Bu yıl Pandemi kısıtlamalarının getirdiği bir olumlu değişim de okumaya ve yazmaya daha çok vakit ayırmam oldu. Nihayetinde son yıllarda gezginlik ve yazmak yaşamımın çok önemli bir parçası olmuşken pandemi döneminde gezmeye ayırdığım vakti de yazmaya katarak çok daha farklı bir yaşam tarzı sürdürmeye başladım.

Yazmak eyleminin her şeyden önce bir yaşam tarzı olduğunu çok erken yaşlarımdan bu yana biliyorum. Yazmak ile bilgi birikimi arasında da çok ciddi bir bağlantı olduğu su götürmez. Bilgi birikimi yazının yakıtıdır deyişi fazla iddialı mı olur acaba? Bilgi birikimi olmadan yazılabilir mi? Bu soruların cevapları yazma eylemi sırasında ortaya çıkmasa bile okuyucu tarafından değerlendirildiğinde mutlaka cevaplanacaktır. Yazarın yazma eylemi sırasında farkındalığının arttığı da söylenebilir. Antik dünyada insanların nasıl bir entelektüel faaliyet içinde oluğunu hep merak etmişimdir.  

Hellen ya da Grek  topluluklarının arkaik ve klasik dönemlerde  yaşadığı kent devletleri düzeninde hiç şüphesiz “gnothi seauton” (kendini tanı), “epimeleia heautou” (kendine  özen göster)  gibi iki temel kavramın insanların yaşam biçimleri ve düşünce yapılarında önemli roller oynadığı söylenebilir.

Bu kavramlar sadece Hellen topluluklarının değil o kültürel iklimden etkilenen tüm insanlar için geçerli olmalıdır. Bin yıl süren Hellen dönemini bin beş yüz yıl süren Roma dönemi takip eder. Roma medeniyeti Hellen mirası üzerine kurulmuş olduğu için bazı temel kavramlar değişiklik gösterse de özünde aynı kalmış olmalıdır.

“Parrhesia” da bu kavramlardan biridir.

“Parrhesia”[1] konusunda daha önce bir yazı yazmıştım. Beş yıl kadar önceydi. Antik tiyatrolarla ilgili araştırma yaparken tiyatrolarda “parrhesia oyunları” oynandığına ilişkin bir makaleye rastlamıştım.  

Anadolu’daki antik kentlerin çoğunda kamusal binalar arasında önemli bir yer tutan kent nüfusuna göre inşa edilmiş antik tiyatrolara rastlanır. Batı Anadolu antik kentlerinin MÖ. 8. Yüzyıldan itibaren inşa edilmeye başlandığı konusunda araştırmacıların hemfikir oldukları söylenebilir. Bu tiyatrolar zaman içerisinde tamir görmüş zamanın şartlarına göre de değişikliğe uğramıştır. Örneğin Hellen tiyatrolarında   tiyatro gösterileri amaçlanırken Roma döneminde gladyatör dövüşlerinin de aralarında bulunduğu sportif gösteriler için bir mekan olarak kullanılmış.  Hellen tiyatrolarında oynanan oyunlar komedya, tragedya ve drama olarak belirleniyordu. MÖ. 6. Yüzyıldan itibaren tiyatro oyunları bir koro ve bir aktör biçimini kullanırken daha sonra dramatik öğelerin kullanıldığı mitoslardan esinlenilerek oyunlar yazan yetenekli yazarların trajedi ve komedya oyunlarına dönüşmüş.

 Aiskhylos, Sofokles ve Euripides gibi tiyatro yazarlarının eserlerinde mitolojinin geniş çapta kullanıldığı “parrhesia oyunları” revaçtaymış..[3]

Antik Yunan uygarlığında her kent vatandaşının doğal hakkı olan “parrhesia”, doğuyu söylemek ve doğruyu konuşmak yani hakikat olanı seslendirmek tiyatrolarda da dile getirilirdi.

Antik çağda  hakikatin tanrılar tarafından söylendiğine inanılırmış. Tanrılara sorular sorulur, tanrılar da bu soruları cevaplarmış.

Hakikati ancak tanrılar bilebilirmiş. Parrhesia  oyunları kent devletlerinde  kamu hayatının vaz geçilmez unsurlarından biri imiş.  

Tiyatroda Parrhesia yöntemini kullanan oyuncu  kandırma ,sahtecilik , yaltaklanma, çıkarını koruma yerine, “mutlak  dürüstlüğü” tercih etmek zorundaymış.

Muktedire yağ çekmek için övgüler düzmek yerine hakikatleri sorgulamak esasmış.

Hakikat nedir? Hakikat’i duymaya hazır olmayanlara hakikatler söylendiğinde acaba tepkileri ne olur?

Kimi idareciler hiyerarşik pozisyonları gereği gerçeğin söylenmesine tahammül edemezler. Etraflarındaki insanların sürekli ona sürekli yaltaklanmasıyla körleşip  gerçeklerden uzaklaşırlar.

Bu tür yöneticilerin ya da muktedirlerin hangi gerekçeyle olursa olsun gerçeklerden uzaklaşarak sahte gerçekler üzerine inşa ettikleri  ilkçağlardan bu yana bilinmektedir. Şehir devletlerinin çoğu demokrasiyle kurulup zaman içinde dikta rejimlerine geçiş yapmışlardır.

Anadolu antik kentlerinin hemen hemen hepsinde ortak üç ana kamu binası  var. Tiyatro, tapınak ve  agora.

Bu üçlü bir şehri şehir yapan üç temel unsur olarak karşımıza çıkıyor. Şehir devletlerinde bu üç mimari yapı kamunun vaz geçilmez unsurları olarak idare tarafından halka hizmet etmek üzere yapılırmış.

 Günümüzde olduğu gibi varlıklı insanlar kamunun yararına tapınak, okul, iş hanı vb. yaptırıyorlar. İki bin yıl önce de şehir  zenginlerinin  kamu yararına yaptırdıkları binalara konan kitabelerden anlıyoruz bunu. Antik kentlerin çoğunda birileri adına yaptırılan binaların duvarlarındaki ithaf yazıt veya kabartmalarını görüyoruz.

Dolaştığım antic kentlerde  parrhesia oyununun nasıl oynandığına ilişkin hiç bir ipucu bulamadım. Görünen en bariz şey; şehirlerin korunaklı yerlere yapıldığı.

Bunun nedeni de bitmek tükenmek bitmeyen savaşlar.

 Geçmiş kanlı savaşlarla dolu. Savaşların nedenleri de çoğunlukla daha zengin olan kent devletine daha fakir olanın saldırması ile başlıyor. Bronz Çağı ve daha sonra Demir Çağı çok kanlı savaşlarla dolu. Zenginleşen şehirlere mutlaka birileri saldırıyor. Bu saldırıları  önlemek için kent idaresi kayalıkların, derin kanyonların içine saklıyorlar şehirlerini. Köle olma korkusu her yerde karşınıza çıkıyor.

Güçlü olan güçsüz olanı köleleştiriyor. Kölelerin hiçbir şekilde kurtulma şansları yok. Antik çağın en araştırılmamış konusu bence  kölelik.

 Savaşlarda esir edilenler, doğumdan köle olanlar, köle pazarından satın alınanlar olarak üçe ayırabileceğimiz bu sınıf her kültürde farklı kurallara uymak zorunda. Bir kez köle olan birinin kurtulması isde çok zor. İlkçağda ikinci büyük olay ise kadın kaçırmalar. Kadınlar ganimet olarak alınıp satılabiliyor. Bazı yazarlara göre köle nüfusunun yurttaş nüfusundan kat be kat üstün olduğu biliniyor.

Şimdi geçmişin kültürel değerlerinin nasıl yok edildiğini daha iyi anlıyorum. Muktedirler yani krallar, despotlar, tiranlar ve onları destekleyen din adamları gerçeklerden, gerçek kültüründen ve eleştiriden hoşlanmazlar.

Dünya üzerinde sadece kendilerinin fikirlerinin doğru olduğunu düşünürler. Eleştiriye hiç gerek yoktur. Övgü hak ettikleri şeydir. Övgünün dışında bir bakış açısı kabul etmezler.  Kendilerini tanrı yerine koyarlar ve bir imparator olarak ya da bir tanrı olarak halka eziyet ettiklerini değil halka hizmet ettiklerini düşünürler.

Doğruyu söyleyenler yavaş yavaş şehri terk etmeye başlarlar. Diktatör ise etrafındaki dalkavuklarıyla kurmaca dünyasında küçük tanrı rolünü oynar. Bir gün  güçlü bir orduyla gelen yeni bir kral surlardan içeri sızar ve küçük tanrıyı öldürerek yerine geçer. Bir süre hakikat oyunu oynanır sonra yeni kral da küçük tanrı kral olmaya heveslenir. Oyun sona erer. Bu döngü böyle sürüp gider.

Antik Yunan uygarlığında MÖ. 5. Asırda Atina nüfusu yirmi bin köle sayısı kırk bin olarak veriliyor. Her evde en az iki üç köle bulunduğundan söz eden etnologlar var. Atinalı vatandaş Parrhesia hakkına sahip. Dışarıdan gelenler vatandaş da olsalar bu hakka sahip olamıyor. İkinci kriter ise “bilge insan” olma özelliği. Atina aristokrasisi ”demos” yani halkın çoğunluğunu seçkin olarak kabul etmiyor. Halkın çoğunluğu bilgisiz olarak kabul ediliyor.

 Cahil çoğunluk olarak nitelendirilen bu kitlenin söz sahibi olmasını eleştirenler de var. Bilgisiz bir kitlenin gözüne girmek için yalan söyleyen politikacılardan oluşan idarecilerin şehre faydalı olamayacağı görüşü var. Bugün popülizm olarak nitelendirilen çoğunluğun nabzına göre şerbet veren usul o zamanlar antik dünyada daha da yaygınmış. Demos yerine seçkinler tarafından yönlendirilen demos veya tanrılar tarafından seçilmiş kralın tebası olmak gibi seçenekler var.

Günümüzde siyasi iktidarların halkın çoğunluğunun oyuyla seçildiğini biliyoruz. Demokrasilerde seçim sistemi ne olursa olsun çoğunluğun seçtiği parti iktidar yolunda ilerliyor. Düşüncesini ortaya koyan çoğunluk bir yerde kendi isteğiyle ve hür iradesiyle oyunu kullanıyor. Buraya kadar bir sorun yok. İktidar olan kişi ya da zümre devletin idaresini ele geçirdikten sonra iki seçenekle karşı karşıya kalıyor.

Bir:  Parrhesia oyununu oynayacak . İki: Parrhesia oynayanları yok edecek.

Aslında  söz ile düşünce arasında bir denge kurulmaya çalışılıyor. Söz yani logos insanın düşündüğünü söyleme özgürlüğüne göre anlam kazanır. Düşündüğünü söyleme hakkına sahip olanlarla olmayanların dengesi hiç te kolay değil. Bugünde kolay değil geçmişte de kolay değilmiş.

Agorada alış veriş yapan şehir halkı, askerler, idareciler, rahipler  ve kölelerden oluşan bir kentte demokrasi dengesi nasıl işleyecek?

Kendi fikirlerinden başka fikri tanımayan despotu seçenler ne zaman seçtikleri kişinin onların menfaatini korumadığını sadece kendi çıkarlarını düşündüğünü anlayacak?

Günümüz demokrasilerinde köleler yok. Vasat çoğunluk var. Vasat çoğunluğun bilgi aldığı medya organları muktedir tarafından yönlendiriliyorsa seçmenin gerçekleri görme şansı ne kadar?

Antik tiyatrolarda basamakların üzerine oturur bir Parrhesia oyunu hayal ederim.

[1] Parrhesia kavramı en kapsamlı bir şekilde Michel Foucault’un  Kalifornia Ünivesitesi’nde  1983 senesi Sonbahar Dönemi’nde verdiği ders notlarında izah ediliyor. Ayrıntı Yayınları tarafından “Doğruyu Söylemek”  adıyla yayınlanan kitap “Fearless Speech”  adıyla 2001 yılında ABD’de yayınlanır.

[2] Pisidia Bölgesi’nin antik kentlerinden biri olan Adada, Isparta ili, Sütçüler ilçesine bağlı Sağrak köyü yakınındadır. Adada’nın adı ilk kez M.Ö. I. yüzyıl yazarlarından Artemidoros tarafından verilmiştir (Strabon XII, 570). Sonra Ptolemaios (V 5, 8) ve Bizans tarihçisi Hierokles’te (674, 4) de “Odada” olarak geçer. Ancak kentin tarih sahnesine çıkışı Termessos’ta bulunan bir atlaşma metni dolayısıyla M.Ö. 2. yüzyıla kadar inmektedir.

[3] Turizmci İsmail Altınçekiç’in  bloğundan bir alıntı yaparak Hellen  Roma tiyatroları karşılaştırmasını  yapalım. Yunan – Roma Tiyatrosu karşılaştırması

Y/ Yunan Tiyatrosu, onu çevreleyen kent ve manzara ile bütünleşmişti.Sahne binası küçük bir kulübe,hatta bir çadır şeklinde.Bu seyircinin görüşünü etkilemiyor.

Y/ Tiyatro yapılarında enstrümanların geride, aktörlerin onların önünde yer aldığı alanı çeviren oturma yerlerinin ilk sırası ile oyun alanı aynı yükseklikte bulunuyor. İlk sıradakiler yatay, tiyatro yüksek olmadığından en arka sıradakiler de kuşbakışı oymayan yataya yakın bir eğik görüş açısı ile oyunları izleyebiliyor. Oturma yerlerinin tümü, merkezde yer alan sahneyi eşit düzeyde görme olanağına sahip bulunduğundan, oturma sıralarının yarım daire (180 derece) den daha geniş açıda yerleşmesi optik bir sakınca oluşturmuyor. Bu dönem tiyatroları daha fazla oturma yeri kazanma amacına yönelik olarak yarım daireden büyük olabiliyor.

R/ Roma tiyatrosunda sahne binası, seyirci oturma yerleri ile aynı yükseklikte.Bununla seyirciler kendilerini dış dünyadan ayrılmış buldular.Bu durumda artık tamamıyla gösteriye yoğunlaşıyorlardı.

Seyirci oturma yerlerinin üst kısımları revaklıdır.Sahne binası ve revakların aynı seviyede olması akustik yönünden avantaj sağlar. Tiyatrolar, birden çok orta yollu(diazoma) olarak büyüyünce, orta yolun(diazoma) arkasındaki destek duvarının içine bronz küpler yerleştirdiler. Ayrıca ses yansıtıcı panoların düzeneğini geliştirip malzeme seçimine özen gösterdiler. Bu önlemlerle sorunlara çözüm bulmaya çalıştılar. Daha sonraki yüzyıllarda Romalılar, bu sorunları (Aspendos Tiyatrosu örneği gibi) sahne binası ile izleyici koyağını(cavea) 180 derecede yapışık hale getirerek birlikte inşa edip büyük oranda aştılar. İzleyici koyağının(caveanın) üst sırası ile sahne binası çatısı aynı yükseklikte yapılınca yankı sorunu azaldı. Bu durumda tiyatro, tam kapalı bir yapı olarak dışarının gürültüsünden arınmış, sesin yapı içindeki çınlaması  kolaylaşmış oluyordu.

R/ Roma İmparatorluk döneminin gösterilere getirdiği en büyük yenilik, insanların birbirleriyle ölümüne çarpıştırıldığı gladyatör dövüşleri, venationes (vahşi hayvanlarla insanların ya da hayvanların birbirleriyle yaptıkları dövüşler) oldu.

Birbirinden çok farklı iki gösteri türü vardı. Bunların birincisinde profesyonel gladyatörler, kuralları son derece disiplinli biçimde belirlenmiş olan kavgalara girişiyorlardı. Ölüm oranının 20’de 1 olduğu bu oyunlar günümüzün boks karşılaşmalarından çok da farklı sayılmazlardı.Roma döneminde gelişen bir başka gösteri türü ise Venationes’ti. Bu gösterilerde gladyatörlerle aslan, kaplan, leopar, ayı gibi vahşi hayvanlar ölümüne mücadele ederlerdi.

Uzun Roma barış döneminde mühendisler halkı eğlendirmek için yepyeni gösteriler tasarlarken, orkestra çukurunu suyla doldurup boşaltacak şekilde yeni teknolojiler ürettiler. Bu teknoloji sayesinde kara savaşlarının kanlı betimlemelerine ek olarak deniz savaşlarının da yeniden canlandırılması mümkün oluyordu. Bir başka gösteri, su içindeki güzel yüzücü kızlar tarafından yapılan senkronize hareketlerdi. Belirli bir koreografik düzenleme ve müzik eşliğinde yapılan bu gösteriler izleyicileri kendinden geçirirdi. Anadolu’da Ksanthos, Myra, Ephesos ve Nysa, Hierapolis gibi kentlerin tiyatrolarının tabanları bu oyunlar için mermerle kaplanır, suyun doldurulup boşaltılması için gerekli su kanalları hazırlanırdı.

Y/ Yunan tiyatrosunun başlangıcı, Dionysos ayinlerine uzanır. MO 7.

R/ Roma tiyatroyu Yunan’dan alır.

Y/ İlk tiyatrolar son derece basitti.Düzeltilmiş toprak bir alan, tahtadan yapılmış seyirci basamakları ve gene tahtadan bir sahne.Taştan yapılan tiyatrolar ilk defa MO 4. yüzyıldan itibaren görülmeye başladı.

Y/ Yunan tiyatrosu daima denize veya dağlara bakar. Bu manzara dekorun doğal bir parçasını oluşturur.

R/ Yapılacak tiyatronun yeri, hava şartlarına uygun, alanı güneye bakmayacak şekilde ve akustik şartlara elverişli, bir yer olarak özenle seçildikten sonra, aşağıdaki şekilde tiyatronun mimari planı hazırlanır.

Sahne bölümünün (proskenion) uzunluğu, başlangıçta seçilen daire çapı CD’nin iki katıdır. Sahne platformunun yerden yüksekliği, orkestra çapı CD’nin on iki de biri kadardır.Bu  durumda :

  1. Sahnenin eni .r’dir.
  2. Sahnenin uzunluğu  4r’dir
  3. Sahnenin orta noktası M’nin, tam karşısındaki daire uzerindeki orkestra noktası H ya uzaklığı r’dir.
  4. Sahnenin eni ile boyu arasındaki oran 1/8’dir.
  5. İzleyicilerin oturma yerlerinin basamaklarının yuksekliği, bir ayak ve bir avuctan az, bir ayak ve altıparmaktan fazla olmamalıdır. Derinlikleri de, iki bucuk ayaktan fazla, iki ayaktan az olmayacak şekilde secilmelidir.

 R/ Roma devrinde tiyatroya girmek kadın  erkek her vatandaş için serbesttir.

 Y/ Tiyatro festivalleri tanrıların şerefine düzenlenir.

 R/ Tiyatro her türlü gösteri halkın eğlenmesi içindir.

 Y/Yunanda tiyatro yamaçlarda seçilir.

 R/ Kemerli duvar yardımıyla düzlükte bile tiyatro inşaa edebilmişlerdir.

 Y/ Tiyatro yüksek olmadığından yarım daire(180 derece) büyük olabiliyor.

R/ Sahne yapısı, oturma sıralarının sağ ve sol başlarındaki izleyicilerin görüşünü engelleyeceğinden Roma İmparatorluk dönemi tiyatro yapılarını 180 derece daha büyük açılı olamıyor.

Y/ Tiyatrolar, her gün izleyici toplamak zorunda değildi. Çünkü o dönemde tiyatro oyunları, yılın her günü değil, özel günlerde oynanırdı. Büyük merkezlerde, özel günlerde sergilenen oyunlar, daha sonra bir anlamda turneye çıkar ve kırsal kesimde, küçük merkezlerde sergilenirdi.

Y/ Tiyatro gösterileri gün doğumundan günbatımına dek sürerdi. Her gün beş oyun sahnelenirdi. (İlk gün beş komedi, diğer günler trajediler ve birer satir.)

Y/ Eski Yunan’da tiyatro önce yalnız korodan oluşurdu. İ.Ö. 543’de, yazar Thepis, oyunlarına koroyla diyaloga giren bir aktör aldı. İ.Ö. 480’de, Aiskhylos’la, ikinci bir oyuncu ortaya çıktı. Yunan resim ve yontu sanatlarında üçüncü boyutun ortaya çıktığı yıllarda, İ.Ö. 470’de, Sofokles oyunlarında üçüncü oyuncuya da rol verdi.

Y/  Eski Yunan tiyatrosu oyunlarında, yaklaşık 30 kişi görev alırdı. Bir oyundaki oyuncu sayısı dördü geçmezdi. Oyuncular dışındaki kadro, yaklaşık onbeş kişilik koro, flüt ve saz çalanlar, öğretmenler ve sahne çalışanlarından oluşurdu .

Y/ Eski Yunan’da, kent bütçesinden tiyatro giderleri için yapılan harcama, toplam bütçe harcamalarının yüzde beşini oluştururdu.

“Parrhesia”

Yavuz Çekirge


Freelancer


Post navigation