Bu sonbaharda da Yedigöller’i fotoğraflamadan yapamadım. Sanki her yıl farklı mı oluyor ne?

Sabah erkenden yola çıktık. Maşukiye’deki otel bozgunundan sonra otelde fazla oyalanmak istemedik. Alel acele çıktık. Her şey uyku değil. Kayın ormanının havası tüm yorgunluğumuzu alacak diye umut ediyoruz. Hava durumu yağmurlu gösteriyor. Bolu ormanlarının arasından geçen yeni Ankara otoyolunun iki yanı da kayın ormanlarıyla dolu. Sonbahar renk cümbüşü etrafı sarmış durumda. Artık havadan mı değil mi bilmem ama renkler çok sönük.

Yedigöller bu bölgede koruma altına alınan ilk park yanılmıyorsam. 1965 yılında bakanlar kurulu kararıyla 2019 hektar alan koruma altına alınıyor. Neden 2019 hektar  da 5000 hektar değil sorusunun cevabını tahmin edebiliyoruz. Özel mülkiyet, ağaların beylerin toprakları. Bildiğim kadarıyla bölgede tarıma elverişli arazi yok. Karma orman yapısı hakim. Milli park sınırları içerisinde yedi adet göl ve bir çok akarsu var. Baskın olan ağaç türü ise kayın.

Yedigöller yolunun levhaları çok gelişigüzel yerleştirilmiş. Bolu büyükşehir belediyesi bu konuya yeterince önem vermiyor anlaşılan. Her yıl Yedigöllere gelen on binlerce insanın en azından Bolu şehir trafiğine girmeden yönlendirilebilir. Her yıl aynı şeyi söylüyorum ama bir gram olumlu gelişme yok. Yetkili kişilerin beceriksizliği, iş bilmezliği ayan beyan ortada. Maalesef şehir trafiğinde kıymetli bir saat harcadıktan sonra milli park yoluna giriyoruz. Pandemi nedeniyle otobüsle gelen turların iptal edildiğini duyduk ama yine de yolda ciddi bir trafik var. Virajların başladığı yerde kalın bir sis tabakası var. Göz gözü görmüyor. Virajlı yolda midem bulanırken ne tür fotoğraf çekebileceğimi düşünmeye başladım.

Yeni moda  “dron” çekimleri yapılabilir. Hiç denemedim. Bilmediğim bir konu. Zaten ekipmanım da yok. Almayı da hiç düşünmedim. Belki ilerde. Son yıllarda dron teknolojisi çok gelişti. Hakkari fotoğraf turunda 2015 yılında Muhammed Kösen çok başarılı çekimler yapmıştı. Sonra o konunun üzerine gitti; çok başarılı profesyonel çalışmalar yapıyor.

Uzun pozlama çekilebilir, yansıma açıları çekilebilir, detay makro çekimler yapılabilir, portre, manzara, orman içi derken yüzlerce farklı çekim tekniği denenebilir. Işık az olduğu için renk filtresi  kullanmak  düşünülebilir.

Bu yıl yeni aldığım Fuji XT-4 gövde ve 55-200 lensi de deneme fırsatım olacak. Geçen yıllardaki çekimlerle ne fark yaratabileceğim göreceğiz. Öncelikle araç trafiğinin dramatik bir artış gösterdiğini söyleyebilirim. Fotoğraf gruplarının ötesinde yeni bir meraklı kitlesi vardı. Cep telefonlarıyla her şeyi kayda alıyorlar. Birisi tripodla çekim mi yapıyor, hemen onun bulunduğu tarafa koşturup cep telefonlarını çıkarıp “beni şöyle çek” pozlarına giriyorlar. Tripodla çekim yapan kişinin kadrajı davetsiz misafir dolu. Gürültülüler, çocukları çığlık çığlığa yaygara koparıyor,  çöp atıyorlar ve etraflarına kaba davranıyorlar. Bir şeyler ispat etmeye çalışıyorlar ama ne olduğunu kendileri de bilmiyor.

Ağaç yapraklarında aşırı yıpranma ve çürüme var. Oysa kayın yaprakları pırıl pırıl parlardı geçmiş yıllarda. Ekolojik raporlarda sulardaki zararlı kimyasalların arttığı yer alıyor. Yedigöllerdeki kayın ormanı  ağır ağır zehirleniyor bana kalırsa. Civar yerleşim yerlerinin atıkları gölü besleyen sulara karışıyor. Tarım ilaçları, kanalizasyon, endüstri atıkları toprağı ve suları zehirliyor. Önlem alınması gerekiyor. AB ülkelerinde doğaya zarar verenlerin “ecocide-criminal” yani suçlu ilan edilmesi ve kanuni yaptırımların devreye girmesi isteniyor. Bugünkü uygulama komik para cezaları olarak uygulanıyor, onun da hiçbir caydırıcılığı yok ki doğa zararları artarak devam ediyor.[1]  Yedigöller yolu iyi durumda ama bazı yerlerde yol kenarındaki yamaçlarda heyelan başlamış.  

Milli parkın giriş gişesinin yerini değiştirmişler. Daha geriye almışlar. Park yetkilileri hafta sonlarında çok ciddi trafik sorunları olduğundan söz ediyorlar. Trafik saatlerce kitleniyormuş. Kavga gürültü eksik olmuyormuş. Milli parkta kamp kuranların bir kısmı  sabahlara kadar müzik çalıp eğleniyorlarmış. Ses ormanda yayılıyor tabi. Kamp yapan diğer  insanlar uyuyamıyormuş. Sorunlar bitmiyor bir türlü. Milli park yönetimi bu ziyaretçi trafiğini yönetemiyor. Neden acaba? Yetki sorunu mu? Siyasi baskı mı? Ticari kaygılar mı? Anlamak zor. Parka Türkiye’nin her yerinden insanlar geliyor. İki tür ziyaretçi var gördüğüm kadarıyla. Park daimi ve geçici personelinin dışında günübirlik gelenler var. Az da olsa Habitat tesislerinde (bungalowlar) konaklayanlar ve kampçılar. Bunların sayılarına bakılırsa çoğunluğu günübirlik ziyaretçiler oluşturuyor. İlk kez ben de günübirlik bir turla gitmiştim Yedigöller’e. Kaç kişi hiç saymadım ama büyük bir otobüstü. Parkın dışında sizi indiriyorlar. O zaman görüyorsunuz trafiğin boyutunu. Kilit. Sıra sıra otobüsler. Özel araçlar. Çift yönlü trafik var ama dinleyen kim. Yayalar ve araçlar aynı parke taşlı yolu kullanıyor. Hangi aklı evvel araç yolunu parkın ortasına inşa etmiş bilmiyorum ama çok büyük yanlış. Araçların egzoz dumanlarının verdiği zararı hiç söylemiyorum. Bu yolun orada olması doğada yürümeyi hiç bilmeyen kitlenin uygun olmayan kıyafetlerle  (topuklu ayakkabılarıyla, abiye giysilerle) AVM’ye gelir gibi doluşuyorlar otobüslere. Parkta iki saat serbest zaman veriliyor, sonrası park çıkışında mangal (sucuk ekmek) ve geri dönüş. Yürümek için mükemmel bir yer olan milli  parkta  yüzeysel ve yeraltı akışlarıyla birbirine bağlı, kuzeyden güneye 1500 m. mesafede sıralanmış 7 göl var. Göl kenarlarında patikalar oluşmuş. Belirli yerlerde piknik yapmaya gelenler için  çeşmeler, çöp konteynerleri, banklar ve tuvaletler var. Parkın kaynak değerlerini ziyaretçilerin vereceği zararlardan korumaya yönelik bir tedbir alınmamış. Büyük gölde yüzen, bira ve meşrubat kutuları, marketlerde et veya tavuk ihtiva eden boş plastik  tavalar en azından ziyaretçilerden parkı korumanın ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Göl çevresinde gelin damat fotoğrafı çeken şirketlerin düzenledikleri turlar da ziyaretçi kalabalığının önemli bir kısmını oluşturuyor. Düğün fotoğrafları her tabiat parkında görülüyor. Evlenecek çiftler mi öyle istiyor, yoksa fotoğrafçılar mı onları yönlendiriyor anlamak zor. Sonbahar renkleri içinde düğün fotoğrafı biraz ters değil mi? Bahar çiçekleri arasında olması daha mantıklı bence. Ölen yapraklardan, solup giden ağaçlardan nasıl bir yeni başlangıç olabilir ki? Türkiye’de evliliklerin hangi koşullarda ve kimlerin kararıyla gerçekleştiğini düşünürsek çiftlerin tercih kullanma şanslarının çok düşük olduğunu da söylemek mümkündür.

İlk gittiğimde de verilen isimler konusunda yörede yaşayan köylülerle konuşmuştum. Göllere isim verme işlemini Anakaralı bürokratlar yapmış anlaşılan. Kimsenin bir şey bildiği yok. Bazı kalemşörler söylenceler üretmişler. Yedi aşık hikayesi, beyaz güvercin kılığındaki peri kızının hikayesi, Bolu beyinin kızı, vb. Bu hikayelerin ne kadar doğru olduğunu bilemeyiz.

Broşürlerden okuduğumuz kadarıyla milli park içindeki göllere belirli isimler verilmiş.  Büyükgöl, Seringöl, Deringöl, Nazlıgöl, Küçükgöl, İncegöl ve Sazlıgöl .  Bu göller aralarında 100 metrelik yükselti farkı varmış. Ortalama 780 m. yükseklikte olduğu bildirilen  platodaki göllerin en büyüğü Büyükgöl. Derinliği 15 m. Büyükgöl’ün güneydoğusundaki Deringöl, ise doğal bir kanalla Büyükgöl’e bağlı.  Milli parkın en yüksek yeri 1488 m. ile Eğrikiriş Tepesi, en alçak yeri ise 465 m. ile Kirazçatı’dır. Habitat bungalowlarında gecelediğimiz biy yıldı. Gece yarısında kaçak avcıların tüfek seslerini duyup korkmuştuk. Park bekçileri eğitimsiz. Öncelikle bu görevlilerin eğitilmesi gerekli. Görevliler esas işlerinin bilet kesmek ve trafiği düzenlemek olduğunu sanıyorlar. Amerika Birleşik Devletleri’nde ve Kanada’da  milli parklarda görev yapanlara “Park Ranger” adı veriliyor.[2] Türkiyede bu görevi yapanlara “Orman Muhafaza Memuru” adı veriliyor.[3] Aşağıda detaylarını verdiğim linklerde de belirtildiği gibi milli parklarda görev yapan memurların eğitimi yeterli değildir. Parkı muhafaza etme görevi yapacak olan memurun çevre, ekosistem, recreasyon, vb. gibi konularda bilgisi yoktur. Dolayısıyla kaçak ağaç kesimi ve kaçak avcılık dışında dikkat ettiği başka bir konu yoktur. Görev tariflerinde zaten başka bir görevi olduğu belirtilmemiştir.

Örnek olarak belirtmek gerekirse Yedigöller baş muhafaza memurunun  elinde bir plan olmalıdır. Her kasım ayında bu parka ziyaretçi akını olduğunu bilmektedir. Bu ziyaretleri planlayarak trafiğin sıkışması, çevreye çöp atılması, pandemi kuralları, yürüyüş güzergahları, vb. gibi ziyaretçi yoğunluğundan ötürü kilitlenen hizmetlerin akışkan hale gelmesi için çözümler üretebilirler. Bu memurların batı ülkelerinde uygulanan eğitim ve çözümleri yakından görme, öğrenme ve uygulama yapmaları gerekir. Bakanlığın artık uluslararası standartlarda park görevlisi  yetiştirmesi zorunludur. Üniversitelerin Orman Mühendisliği bölümlerinde milli park yönetimi dersleri okutulmaktadır ama bir ihtisas bölümü açılmamıştır; böyle  bir bölüm yoktur.

Bartın üniversitesinde yapılan akademik bir  çalışmada araştırma  konusu edilen parkta yönetimin yetersiz kaldığı alanlar maddeler halinde belirtilmiştir.[4] Bu rapor Türkiye’de milli parkların yeterince yönetilmediğini ve ciddi sorunlar olduğunu ortaya  koymaktadır. Belirli aşamada bu araştırmaları yapmak benim görevim değil. Kamu adına çalışan tüm milli park görevlilerinin eğitimi ve mesleki sorumluluğu, parklarda yapması gereken işler çağdaş bir düzeyde değildir. Orman mühendislerinin görev ve sorumluluklarının belirli ihtisas alanlarına göre yeniden belirlenmesi zorunludur. Örneğin batıda bir park rangerin aldığı eğitim şu alanları kapsamaktadır:

  • Park and recreation management
  • Environmental studies
  • Environmental science
  • Environmental management
  • Wildlife and Forestry
  • Wildlife management
  • Horticulture
  • Police science/criminal justice
  • Natural resources management
  • Biological sciences
  • Fisheries and wildlife law enforcement

Bu çok önemli bilimsel alanlarda bir eğitim almayan muhafaza memurlarının kapasitesi parkı yönetmeye ve muhafaza etmeye yeterli değildir. Eğer eğitim sisteminde ve sorumluluklarda bir reform yapılmaz ise  tüm milli parkları ve barındırdıkları ekosistemleri kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyayız. Her şeyden önce park alanına özel araç girişi yasaklanmalıdır. Ziyaretçiler için ekolojik donanımlı toplu taşıma araçlarının ring seferleri yapması daha sağlıklı olacaktır.

Milli park özel ve kamu araç girişlerinin bir kaç zararından söz etmek gerekirse:

  • Trafik sıkışıklığı,
  • Ağır vasıtaların göllerin bulunduğu platolarda yarattığı statik baskı,
  • Özel ve kamu  araçlarının egzoz gazlarının yarattığı hava kirliliği,
  • Yaban hayatının olumsuz etkilendiği gürültü kirliliği,

Bunlar parka araçların verdiği zarardan sadece bir kaçı. Ziyaretçilerin özel arabalarıyla parka gelip girmelerinin milli park kaynak değerlerine, faunasına ve yaban yaşamına  hiçbir faydası yoktur. Ziyaretçiler kendi konforları için özel araçlarıyla giriş yapmaktadırlar.

Bu yıl da Bolu Yedigöller güzergahından parka giriş yaptık. Oysa diğer yoldan yani Mengen, Devrek üzerinden giriş yapmak daha kolay. Yol boyunca gözleme turizminin civarda yaşayan köylüler tarafından kurulan stantları  göze çarpıyordu. Sanki bu yıl sayıları daha da artmış gibi geldi bana. Yolun kenarına konan semaverden kesif bir duman tütüyor. Bu bir şekilde çoğaltılan bir duman. Her halde yaş kayın yapraklarını yakıyorlar. Sisli ve soğuk havada bir bardak çay için duracak olan özel arabalara gözleme ve çay satarak ekonomik çıkar elde edecekler. Plan bu. Sucuk, köfte, meyve satanlar da var. Derme çatma stantlar. Bu stantların arka tarafları çöp dağlarıyla dolu. Gözleme ve çay satan köylü doğayı her şekilde kirletmekten de çekinmiyor. Yedigöller ve içinde yaşadığı dokunulmamış doğa bu ziyaretçi trafiğini yaratıyor. Köylü de bu kaynakları bir şekilde kendi menfaati doğrultusunda kullanmaya çalışıyor. Milli parkların etrafında gelişen bu çarpık yiyecek-içecek sistemi yetkililerin gözleri önünde cereyan ediyor. Ziyaretçi trafiğini düzenleyemeyen park yönetimi bu çarpık düzeni de düzeltemiyor. Bu üçüncü dünya görüntüleri çağdaş bir cumhuriyete yakışmıyor. Feodal paradigmalarla bu sorunların çözülmesi mümkün değildir. Bolu Yedigöller yolu kış mevsiminde karla kapandığı için trafik  alt yoldan Mengen, Yazıcık üzerinden akar. Bu güzergahta hemen park sınırları dışında tur otobüsleri müşterileri için sucuk ekmek , köfte-ekmek ikramı yapan yerler vardır. Her tu şirketinin anlaşmalı mangalcısı farklıdır. Bu stantların bulunduğu yerlerde özellikle dere kenarlarında ambalaj atıkları belirgindir.

 Türkiye’de kaç milli park var? Ne kadarı korunuyor? Tabiat parklarının statüsü nedir? Bütün bu soruların cevabının hiçbir önemi yok. Koruma altında olduğu söylenen doğal alanların çoğuna gittim. Her birinde çoklu teşebbüs edilen ihmaller, uyumsuzluklar var. Milli parklar yönetimi bu işi gerektiği gibi yapamıyor. Yasaklarla, komik para cezalarıyla  işi çözeceğini sanıyor. Eğitimsiz personel hata yapıyor. Kimse farkında değil. Milli parklarda ARGE faaliyeti yürütüldüğünü hiç görmedim.

Tarım ve Orman Bakanlığı verilerine göre 2019 yılı itibariyle 45 milli park, 247 tabiat parkı, 115 tabiat anıtı, 30 tabiatı koruma alanı, 81 yaban hayatı geliştirme sahası, 14 Ramsar alanı, 56 ulusal öneme haiz ve 11 mahalli öneme haiz sulak alan olmak üzere toplam 599 alan, takriben 3.2 milyon hektar alandan söz ediyoruz. Her alanın kendine has kaynak değerleri var. Korunması gereken kaynakları var.      

Yedigöller milli parkında çoğunluğu kayın olmak üzere karma orman yapısı görülür. Kayın dışında  gürgen, meşe, kızılağaç, akçaağaç, karaağaç, titrek kavak, sarı ve kara çam, köknar, fındık, ıhlamur ve dişbudak ağaçları tüm park alanında yayılım gösterir.

Yaban hayatı da oldukça çeşitli türler ihtiva eder. Ayı, domuz, kurt, tilki, sansar, sincap, geyik, karaca ve tavşan ile kuşlardan yabani ördek, yabani güvercin ve kekliğin de aralarında bulunduğu yaban hayvanlarına  100’ün üzerinde kuş türü de ilave edildiğinde çok zengin bir ekosistemin parkta var olduğunu söyleyebiliriz.

Parka giriş yaptıktan sonra biraz hayal kırıklığına uğradığımı söylemeliyim. Kayın ağaçlarının renkleri hiç geçtiğimiz yıllardaki gibi değildi. Sönük, canlılığını yitirmiş yarısı hemen kahverengine dönmüş yapraklar bir şeylerin yolunda gitmediğini gösteriyordu. Yine de farklı açılardan çekimler yaptım ama hiç memnun değilim. Renkler soluk. Yedigöller’in o renk cümbüşü sanki yok olmuş. Fotoğrafçılarla konuştuğumda aynı endişeyi onlarda da gördüm. Kimse memnun değildi. Her yıl farklı renk tonu  olması çok doğal ama bu yıl sanırım ciddi bir ton kaybı oluşmuş durumda. Bana göre bu ağaçlar yeraltı sularına karışan atıklardan ve kimyasallardan zehirleniyorlar. Her yıl biraz daha ton kaybediyorlar. Okuduğum bir çevre raporunda göllerdeki böcek türlerinde de hastalıkların baş gösterdiği, sulardaki metal oranının toleransların üzerine çıktığı ifade ediliyordu.

Milli parkın kaynak değerlerinin sürekli kontrol edilmesi, sulardaki metal oranlarının periyodik olarak gözden geçirilmesi çok önemli. Bu kontrollerin yapılıp yapılmadığını bilmiyorum. Bolu üniversitesi ile işbirliği içinde milli park alanında bir araştırma laboratuvarı kurulması ileriye dönük olarak milli park kaynaklarının sürdürülebilir olmasını mümkün kılacaktır.


[1] https://www.bbc.com/future/article/20201105-what-is-ecocide

[2] https://www.parkrangeredu.org/  

[3] https://www.ogm.gov.tr/ekutuphane/Yonetmelikler/Orman%20Muhafaza%20Memurlar%C4%B1%20G%C3%B6rev%20Ve%20%C3%87al%C4%B1%C5%9Fma%20Esaslar%C4%B1%20Hakk%C4%B1nda%20Y%C3%B6netmelik.pdf

[4] https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/205649

Yedigöller 2020

Yavuz Çekirge


Freelancer


Post navigation