Pandeminin ikinci yılındayız. Kısıtlamalar, ölümler, korkular, baskılar, skandallar içinde geçen günlerin ağırlığı her gün daha fazla hissediliyor. Fırtınada yalpalayan bir köhne şilep gibi bata çıka ilerlemeye çalışıyoruz. Toplumun bir bölümü evde karantinada: diğer bölümü işte, yazlıkta teknede.

 Seyahat edemiyorum. Seyahat yasağı var. Tüm yayla yolları açıldı, çiçek denizleri oluştu, buzul gölleri erimeye başladı ama oralar gitmek yasak. Bu kararları alan yönetimi eleştirmek de yasak.

 On yedi aydır sanki suçluymuşuz gibi ev hapsindeyiz. Özgürlük alanımız da kısıtlı. Yasakların türü ve kapsamı giderek yaşam alanımı daraltıyor. Bütün bu yasaklar aslında önlenebilirdi. Programlı bir mücadele ile bu kadar kayıp yaşanmayabilirdi. Pandemi ile mücadele etmek üzere devlet bilim kurulu adı verilen bir kurum oluşturuyor. Kurulun başkanlığını da sağlık bakanı yapıyor.  Kimin hangi liyakat gerekçesiyle üye yapıldığı, hangi yetkilerle donatıldığı  belli olmayan  bir kurul. Devlet uygulamalarında  şeffaf  değil. Buram buram siyaset kokan kararları alanlar bilim kurulu üyesi değil. Sağlık bakanı da değil. Kim acaba?

Bu alınan kararlar sonucunda her gün yüzlerce insan ölüyor. Salgın önleneceğine daha da yaygınlaşıyor. Kısıtlamalarda istisnalar siyasi olarak veriliyor. Belirli bir kitle kısıtlamalardan muaf tutularak normalleştirilirken sokaktaki vatandaş ağır para cezalarıyla  bunalıyor. Uygar dünya normale dönerken Türkiye ev hapsine ısrarla devam ediyor. Daha ne kadar sürecek bilen yok. Yürürlüğe konan çarelerin hiç biri akılcı hatta mantıklı değil. Açık alanlar, parklar, sahiller, plajlar vatandaşa  yasak alanlar olarak ilan ediliyor. Turistlere ise serbest. Turistlerin virüs taşıyıcısı olup olmadığı konusunda bir şeffaflık da yok. Öte yandan kentlerdeki sokaklar, marketler, ibadethaneler, ve daha çok toplu alışveriş yapılan yerler açık tutuluyor. Hangi gerekçeyle belli değil. İnsanların hareket etmesi, spor yapması engellenerek sağlık problemleri yaratılırken bilimsel olarak hiçbir geçerliliği olmayan kısıtlamalarla vatandaş taciz ediliyor.

 Çözüm de üretilemiyor. Türkiye liyakatsiz bir yönetimin esiri olmuş durumda. Her alanda skandallar birbiri ardından sökün etmeye başlıyor. Gündemdeki konulara şöyle bir bakmak yeterli:

Birinci sırada aşı konusu var. Aşı temini, zamanlaması ve ücretlendirilmesi  konusunda devletin açıkladığı bilgilerin doğru olmadığı konusunda iddialar var.

İkinci sırada Merkez Bankası’nın uygulamaları var.  128 Milyar dolarlık döviz rezervinin nerede olduğu sorusu muhalefetin sürekli gündeminde olan bir konu. Yetkililer tarafından mantıklı bir açıklama da  yapılmıyor.

Üçüncü sırada yolsuzluklar, ihaleye fesat, gümrük kaçakçılığı, mafya bağlantıları, derin devlet, usulsüz işlemler var. Her gün bir başka skandal patlıyor. Devletin önemli mevkilerinde bulunan bürokratların adının karıştığı usulsüz akçeli işlerin hesabını tutmak mümkün değil.

Dördüncü sırada enflasyon, işsizlik, fukaralaşan halk tabakaları var.

Beşinci sırada ise doğa katliamları yer alıyor.

Bu ülkede gündem o kadar hızlı değiştiriliyor ki eğitimsiz birinin kafasının karışması çok doğal. Bilinçli olarak yaratılan gündemleri kurgulayan trol orduları her yere sızmış durumda.

İşte on yedi aydır suni gündemlerle “post truth” demeçlerle ve kısıtlamalarla yaşıyoruz. Edebiyat, sanat, doğa, sosyal konular önemsiz hale geldi.

Aldığım notlara bakıyorum.

  • Labirentler,nedenleri,
  • Constantinopolis and religion,
  • Pergamon Krallığı,
  • Lydian Cults,
  • Attalos Dynasty,
  • Mübadele,
  • 6-7 Eylül Olayları,
  • Sabahattin Ali,
  • Araf kavramı,
  •  Lethe Irmağı,
  • Kubaba,
  • Hızır Kültü,
  • Aya Yorgi

Liste uzun. Tüm bu konuları araştırmak, izlerini sürmek zaman alan bir uğraşı. Seyahat kısıtlaması tüm bu konuları araştırmama engel oluyor. Sadece elektronik ortamda çalışarak ne kadar verimli olabilir ki insan? Sosyal medyada doğa yürüyüşçülerinin ve manzara fotoğrafçılarının paylaştıklarını gördükçe ruhum daralıyor. Dersim, Gönen, Antalya, Burdur, Bursa, Hatay, Hakkari, Rize, Muş, Artvin ve daha bir çok yöreden fotoğraflar paylaşıyorlar. Belli ki bu fotoğrafların çoğu yeni. Geçmiş yıllardan değil. Ama ters laleler, Aybastı yaylası, Taşeli platosu fotoğrafları yeni çekilmişe benziyorlar.

Rize İkizdere’den bir doğa katliamı haberi geldi. Uzun süredir Rize ve Artvin yaylalarında doğa katliamı haberleri geliyordu. Bu kez pandemi kısıtlamalarını fırsat bilen inşaat şirketleri ağaç katliamlarını hızlandırmışlar. İkizdere Kaçkar sıradağlarının orta bölümünde yer alan derin vadiler arasında bir cennet köşesi. Tüm kamu ihalelerinin değişmez adresi olan bir holding uzun süredir bu bölgede çalışmalar sürdürüyor. Tüm bölgedeki ırmaklara neredeyse bir parmak suya bile HES projeleri yapıp devlet desteği aldılar. Binlerce yıldır bu vadileri sulayan Kaçkar kar sularından oluşan dereler ve kırmızı benekli alabalıklar  artık can çekişiyor. HES projelerinden sonra sıra taş ocaklarına gelmiş demek ki. Rize ili sınırları içindeki İkizdere, Çamlıhemşin ve Ardeşen yaylaları son yıllarda gerek turizm firmalarının gerekse de maden arama şirketlerinin ilgisini çekiyor. Her yaz doğa yürüyüşleri yaptığımız “Laz Alpleri” birer birer tahrip ediliyor.   HES projelerinin tahrip ettiği Fırtına, İkizdere, Çoruh  akarsuları artık daha az akıyor. Derin Kaçkar vadilerinde “yeşil yol” projesinin yarattığı olumsuzluklar  doğanın ciddi anlamda hasar görmesine sebep oluyor. Kesilen ağaçlar, açılan yollar heyelana zemin hazırlıyor ve   bazı köylerin zarar görmesine sebep olmuş durumda. Cendere, Homeze, Sivrikaya, Çağırankaya, Anzer,  Vaşa, Elevit, Pokut, Hazindag, Samisdal, Ambarlı yaylaları ve buzul gölleri ve ormanlar ciddi bir tehdit altında. Bölge halkı ve yerel idareciler  bu tahribata  göz yumuyor, milli parkların, koruma altındaki doğal alanların, dağların, bazı vadilerin ve akarsuların koruma statülerini kaldırıyorlar. Yapılaşmanın, taş ocaklarının  ve maden arama ruhsatlarının HES projelerinin son yıllarda ihalesiz bir şekilde yandaş firmalara verilmesi akla bazı sorular getiriyor. Ayder yaylası Arap turistlerin gözde mekanı olmuş durumda. Bölgede Arap turistlerin yarattığı bir ambalaj kirliliği var. Piknik yaptıkları dere kenarlarına çöplerini atan Arap turistleri ikaz eden de yok.  Yaz aylarında Arap ülkelerinden gelen turistler tüm dengeleri değiştiriyor. Esnaf Arap turiste hizmet etmekten mutlu. Yeter ki para gelsin. Çöpleri toplamak da belediyelerin görevi diye düşünüyorlar.   

Bu coğrafya binlerce yıldır bir değil bir çok halka yurt olmuş. Buraları yurt tutanların kimler olduğunu MÖ: üç bin yıllarından itibaren buralarda yerleşen ama doğayı tahrip etmeden geçimini temin eden, tüm dünyayla ticaret yapan insanların kimler olduklarını biliyoruz. Altın Postun hikayesinde de adı geçen Kolhis krallığı topraklarıdır buralar. İlkçağın ünlü Argonotlar destanı bu topraklarda yazılmış ve söylenmiştir. Ünlü Medea operasının kaynaklandığı topraklardır. Medea ,Kolhis Kralı Aietes’in kızıdır, Arganotlardan Jason ile evlenmiştir. Ksenophon’un ünlü Anabasis On binlerin Dönüşü adlı kitabında anlattığı halktır.  Derin vadilerin, yüksek dağların, kesif orman örtüsünün, gürül gürül akan akarsuların  olduğu yerdir.  Bugünkü Ordu ili ile Batum arasında kalan geniş bir coğrafyadır. Karçal ve Kaçkar dağlarının sınırlarını oluşturduğu bu coğrafya bugün binlerce yıldır görmediği tahribatı son on yılda görmüştür.

Bürokratların şuursuzca onayladıkları yıkım projeleriyle altın yumurtlayan tavuk kurban edilmiştir. Yapılan bu doğa katliamını telafi etme imkanı maalesef yoktur. Kendisine verilen yetkiyi hangi gerekçeyle olursa olsun doğa tahribatına sebep verecek şekilde kullanan bürokratların bir gün yargı karşısında hesap vermeleri gerekir. Bu bürokratların öylesine gözü dönmüştür ki 12 bin yıllık buzul gölü olan Dipsiz Göl’ün dibinde hazine var diye kazı izni isteyenlere cüzi bir rüşvet karşılığı izin vererek gölün kuruyup yok olmasına sebep vermişlerdir. Aldıkları birkaç kuruş için 12 bin yıllık gölü kurban etmekten çekinmeyen bu yaratıklara söylenecek söz yok.  Böyle bir aymazlık görülmemiştir. Bu tahribata izin veren bürokratlar yargılanmamış görevden alınmakla bırakılmışlardır. Yönetimin doğa tahribatları konusunda hiçbir hassasiyet göstermediği aksine teşvik ettiği de tarihe geçecek bir konudur. Bu tahribat salgını tüm Türkiye’de artarak sürmektedir. Hangi birini söyleyeceğimi şaşırıyorum. Yıllardır bu konuyu yazıp çiziyorum ama çevre farkındalığı artmıyor. Yazıp çizmenin, medya marifetiyle hasarları göstermenin de bir faydası yok. Yönetim konuya duyarsız kalınca akar sular duruyor. Tarım ve Orman Bakanlığı koruması gereken doğal alanları cüzi bedeller karşılığında inşaat şirketlerine ihale ediyor, yaban hayvanlarının avlanma izinlerini onaylıyor.

Dağlara tırmanmanın, yaylalarda, ormanlarda hiking veya trekking tanımına uygun etkinlikler yapmanın insan ruhuna iyi geldiği artık tartışmasız olarak kendini bilen herkes tarafından kabul ediliyor. Yürüyüş insanın kültür tarihi kadar eski bir eylem. Yürüyen insanın düşünceleri bir noktaya odaklanabilir. Özellikle felsefecilerin tercih ettiği bir etkinliktir yürümek. Tek başına sessizce yürürken dağınık olan düşünceler yoğunlaşıp bir düzene giriyor. Herkeste farklı olması itibarı ile genelleme yapmak da mümkün değil. Benim tercih ettiğim yürüyüş tarzı orman içi patikalarda günübirlik ya da kamplı birkaç günlük yürüyüşler.  Henry David Thoreau ismini ilk kez yıllar önce bir toplantıda konuşan doğa yürüyüşçüsünden duyduğumda not almıştım. Daha sonra merak edip araştırdım. Amerikalı filozof, şair, aktivist, yeşil anarşist, natüralist, harita uzmanı ve öğretmen. Thoreau 1817 doğumlu. ABD’nin  New England olarak bilinen bölgesinde yaşamış bir entelektüel. New England yani Boston’un başkent olarak bilindiği altı eyaletten oluşan ABD’nin kuzey doğu ucudur. Özellikle zengin doğal örtüsü, ormanları gölleri ve ırmaklarıyla bir doğa cenneti olarak biliniyor. Thoreau hali vakti yerinde bir ailenin çocuğu olarak iyi bir eğitim görür. Harward’da Klasik Yunanca, Latince, Fransızca, İtalyanca, Almanca ve İspanyolca okur. Boston’da “The Dial” adlı dergide doğa üzerine yazılar yazmaya başlar. Zamanın düşünce akımı olan “Transcendentalism” deneyüstücülük olarak Türkçeleştirilen fikir akımının önemli temsilcileri arasına girer. Emerson, Fuller ve Ascott gibi ABD’nin önde gelen entelektüelleriyle birlikte makaleler yayınlar, konferanslar verir. Doğada tek başına yürümenin erdemlerini savunur bu konuda uygulamalı dersler verir.

Yıl 1854. O yıllarda bu topraklarda Osmanlı padişahı Sultan Abdülmecid’in “Islahat Fermanı” konuşulmaktadır. Osmanlı Rus savaşları kıyasıya sürüp giderken Kırım muhacirleri de akın akın İstanbul’a gelmektedir. Tanzimat fermanının özellikle azınlıklara tanınan hakların  uygulanmasında ciddi problemler ortaya çıktığı için İslahat fermanı yayınlanmak zorunda kalınmıştır. Esasında Tanzimat Fermanı hiçbir zaman bir “Magna Karta” olmamıştır. Sahip olduğu toprakları ve halkları kontrol edemeyen bir yönetimin İngiltere ve Rusya gibi zamanın güçlü devletlerinin baskılarına karşılık yaptığı göstermelik bir ilk hareket özelliği taşır. Aradan geçen on beş yılda uygulamalarda bürokratlarda görülen isteksizlik, kaytarma ve baştan savma bir fermanın daha yayınlanmasını gerekli kılmıştır. Batılılara göre fermanın yayınlanmasıyla uygulamanın da gerçekleşeceği varsayımının hatalı olduğu anlaşılmıştır. Osmanlı yüksek bürokrasisinin gayrimüslimlere karşı uyguladığı politikalar “soykırım” kavramı etrafında dönüp durmaktadır. Nüfusunun büyük bir bölümü Rum ve Ermeni olan bir ülkenin aradan geçen elli yılda nasıl olup da bu Hıristiyan nüfusu sınır dışı ettiği de tartışmalı bir konudur.

Bu bağlamda Thoreau’ya dönersek aynı çağda iki farklı toplum ve iki farklı düşünce yapısının bariz bir şekilde ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Bu fark günümüzde daha da kalın çizgilerle belirgindir. Walden Pond adlı göletin kıyısındaki bir kulübede iki yıl yaşayan Thoreau doğa ile insan ilişkisini incelediği kendi deyimiyle “deneyi” tamamlamış ve kitap olarak yayınlamıştır. Sürekli olarak batı kültüründen şikayet edip küçümseyen, Osmanlı’yı göklere çıkaranların iki yüz önce Thoreau eserlerinde   yansıyan doğa bilincine varmalarının hemen hemen imkansız olduğunu görüyorum.

Bugün siyasi ya da ekonomik nedenlerle doğa katliamlarına ses çıkarmayan yöre halkının anayasal hakları ve kanunları uygulamayan yargı erkinin içinde bulunduğu durum apaçık ortadadır. Birkaç ay önce Düzce yaylalarında gördüğüm ağaç katliamlarını ve o ağaçları ellerindeki motorlu testerelerle kesen işçilerin doğal yaşama ve yaban hayatına en ufak bir saygıları olmadığını görmek beni şaşırtmıyor.

Dersim’de Munzur Vadisi’nde fotoğraf çekerken Munzur’un karşı kıyısında sarp kayalıklarda dağ keçileri otluyordu. Bunlara “Şamua” adı veriliyormuş. Kutsal kabul edilirlermiş. Hızır’ın keçileri olarak bilinirlermiş. Onları öldürenler şiddetle cezalandırılırmış. Hızır inanışı Dersim’de kutsal suları, ormanları, ağaçları, dağları ve yaban hayvanlarını da kapsıyor. Kadim bir geleneğin devamı bu kült. İslam öncesi dönemin sembol ve alegorileri de bu inancın içinde kendine yer bulmuş. Kimse de bunu yadırgamıyor. Çengel boynuzlu dağ keçilerinin kutsallığı kadar Munzur’un suyu da kutsal. Bir ölçüde inanç yoluyla koruma altına alınmışlar denebilir.

 Türkiye cumhuriyeti kanunlarına göre Munzur Milli Parkı koruma altında ama bu korumaya şamualar dahil mi bilen yok. Ormanlar, dağlar dahil mi sınırlar ne tam olarak belli değil. Dersimliler geleneklerine önem veriyorlar. İnançlarına aykırı bir şey yapmıyorlar. Dersim inancında mazdeizm ve şamanizmin de etkileri olduğunu reddedenler de var. Sadece İslam etkisinin varlığını belli bir ölçüde kabul etmekle gerçek ortaya çıkmış olmuyor. Suların efendisi Hızır, şamuaların babası Hızır kanatlı boz atının üzerinde Düzgün baba dağının eteklerinde dolaşırken taliplerin ikrarlarını işitir. Pirler taliplere yol gösterirler. Binlerce yıldır süregelen bu adetlerin zaman içerisinde nasıl değiştiğini anlamak kolay değildir. Binlerce kilometre uzakta Japon rahiplerin dağlarda günler boyunca ibadet amacıyla yürüdüklerini, buz gibi şelale sularında meditasyon yaptıklarını da unutmamak gerekir. Doğaya en yakın dinler arasında kabul edilen Hinduizm ve Budizmin akarsulara, dağlara ve ağaçlara atfettiği kutsallık  da bir anlamda insanın doğayı koruması gerektiğini  hatırlatır.

Kitapta Anadolu tanrıça kültlerinden söz ediyorum. Bu toprakların tarihini anlamak  için ana tanrıça kültlerinin ne anlama geldiğini  iyice araştırmak ve öğrenmek gereklidir. Antik kentlerde görülen kutsal yapıların kaç yıl süreyle insanların ibadetlerine hizmet ettiğini anlamak için biraz araştırma yapmak gereklidir.

Çerkesler kimdir? Çerkeslerin bu topraklara ne zaman ve nereden geldiklerini de öğrenmek farklı kültürdeki insanları anlamak açısından önemlidir. Resmi tarih her zaman gerçekleri yansıtmıyor olabilir. Tarihsel olaylara merak duyuluyorsa mutlaka araştırılacaktır. Çerkes Ethem adını her halde herkes duymuştur. Kurtuluş savaşı sırasında isyan eden bir çete reisi mi? Etrafı haraca kesen bir vatansever mi? Yoksa bir milliyetçi mi? Bunu öğrenmenin birkaç yolu var. Öncelikle belgelere ulaşmak gerekiyor. Sözlü tarih anlatımlarının yanlı olma ihtimaline karşılık yazışmaları ve olayları takip ederek bir sonuca varmak mümkündür. Bugünkü algı Çerkes Ethem’in kurtuluş savaşı sırasında bazı cephelerde faydalı işler yaptığı ve Ankara Hükümeti ile işbirliği içinde olduğu ama daha sonra bazı anlaşmazlıklar neticesinde arasının açıldığı ve tüm çabalara rağmen anlaşma sağlanamayarak Yunan güçlerine teslim olarak yurttan kaçtığı doğrultusundadır. Çerkes Ethem birinci kuşak Kırım göçmeni olarak doğduğu Bandırma bölgesinde karmaşık siyasi olaylar içinde farklı taraflara sürüklenmiş olabilir. Liderlik yeteneği ve eğitimiyle Çerkesleri etrafında toplayan Ethem’in hain ilan edilmesi talihsiz bir olaydır. Bugün aradan neredeyse 100 yıl geçmiş ve kim bilir kaçıncı kuşak Çerkesler topluma entegre olarak yaşamaktadırlar. Bugünkü siyasi konjonktür gereği milliyetçi bir Çerkes hareketinin ne kadar mümkün olduğu konusunda şüpheliyim.  Sakarya’da Çerkes köylerini dolaşırken yörede yaşayanların aşırı dindar tavırları dikkat çekmektedir. Bazı tarikatların bu bölgelerde yoğun faaliyetleri olduğu  amacı belli olmayan bir İslam damarının Çerkes gençleri arasında yaygınlaştığını görmek mümkün. Belki de bu Kafkas göçleri sırasında göç edecek olanların Müslümanlar arasından seçilmiş olmasından da kaynaklanabilir. O dönemde Kırım   üç dine mensup farklı halklardan oluşan insanların yaşadığı bir coğrafyaydı. Bitmek tükenmek bilmeyen Osmanlı Rus savaşlarında kaybeden taraf hep  Osmanlı İmparatorluğu olmuştu. Kırım Hanlığı Çarlık Rusyası’nın güçlenmesiyle giderek daha fazla tehdit altına giriyordu. Karadeniz’in korunaklı limanı ticaret hacmi zayıfladığı için her geçen gün daha da fakirleşiyordu. İngiltere ve Rusya’nın süper güç olduğu yeni dünyada Osmanlı “hasta adam” dı artık. 1783 yılında Kırım Savaşı  sonrasında Ruslar Kırım’ı ilhak etmişlerdir. İlhak sonrasında bir dizi göç yaşanmıştır. Değişen siyasi dengeler sonucunda dalga dalga göçler yaşanmıştır. Kırım ve civar coğrafyada yaşayan Müslüman ve Yahudi Kırımlılar Anadolu’ya göç etmişlerdir. Çarlık Rusya yayılmacı politikası bölgede ciddi nüfus hareketliliğine sebep olmuştur. Kafkas bölgesinde yaşayan diğer Müslüman ve Yahudi topluluklara uygulanan soykırım sonucunda  Abhaz, Oset ve Çeçen halkları Anadolu’ya  göçe zorlanmışlardır. 1864 yılından itibaren yoğunlaşan baskılar sonucunda iki milyona yakın Çerkes yurtlarını terk etmek zorunda kalmışlardır. Göç kayıtlarına göre 1773 yılıyla 1900 yılları arasında üç buçuk milyon Kırım Tatarı, Çeçen, Abazi, Oset, Abhaz, İmguş, vb. gibi halklar dalgalar halinde Kırım üzerinden gemilerle İstanbul’a, kara yoluyla batı ve doğu sınırlarından Anadolu’ya göç etmişlerdir. Genel ad itibariyle Çerkes adı verilen bu halklar aradan geçen süre içinde topluma entegre olmuşlar ama kültürel kimliklerini korumuşlardır. Bugün iki federasyon halinde dernek çalışmalarını yürüten Türkiye’deki bütün Çerkes boylarının (Adığeler)  Anadolu’da yoğun bir şekilde yerleşik bulunduğu iller şöyledir:

Kaynak: Vikipedya.

Hipi Yolu elli yıl öncesinin en gözde seyahati. Günümüzde Hindistan’a her yıl giden fotoğrafçı arkadaşlarım var. Özellikle dini festivaller zamanında çok renkli fotoğraflar almak mümkün. 1.3 milyar nüfusu ile dünyanın ikinci kalabalık ülkesidir. 20 den fazla dil konuşulan ülkede Hinduizm en yaygın dindir. Hindistan ayrıca büyük bir Müslüman nüfusa da sahiptir. Bu iki dinin dışında Hıristiyanlık, Janizm, Zerdüştilik, Bahai ve bir çok yerel kült ülkeyi çok dilli ve çok dinli bir demokrasi olarak görmemizi sağlar. Hindistan’a bir kez gittim. Yıllar önce bir iş gezisiydi. İnsanlar arasındaki sosyal mesafenin sıfır olduğu bir ülkeden söz ediyoruz. Alışık olmayanlar için bir kabus bu. Nereye giderseniz gidin her yer insan. İngilizceyi çok hoş bir aksanla konuşuyorlar. Zaten İngilizce ikinci resmi dil statüsünde.

Festivallere gelince öncelikle Diwali Festivali’den söz etmek gerekir. Ekim ayı ortalarında başlayan bir ışık festivali. Işığın karanlığı yeneceğine inanılan bir festival. Dussehra Festivali en yoğun katılımı olan festival. Ramayana destanından kostümler giyiliyor, oyunlar oynanıyor. İblis kral Ravana’nın ölümü kutlanıyor. Kötülerin yenilgisi ilgi çekiyor. Durga Puja festivali tanrıça Durga adına düzenleniyor. On gün sürüyor. Navaratri Festivali de tanrıça Durga adına düzenlenen bir dans festivali. En ilgi çekici festivallerden biri de ilkbaharın gelişinin kutlandığı Holi Festivali. İnsanların birbirinin yüzüne renkli boyaların attığı eğlenceli ve renkli görüntüleri yanı sıra büyük ateşlerin yakıldığı festival yabancı turistlerin gözdesi. Janmashtami Festivali, Kumb Mela festivali  belki de dünyanın en büyük dini festivali olarak kabul edilebilir. Yaklaşık 50 milyon insanın Ganj nehrinde yıkanıp günahlarından arındığı festival 12 yılda bir tekrarlanıyor. Hindistandaki dini festivaller bunlarla sınırlı değil. Yerel bir çok kült festivalin kutlandığı ülkede her gün festival.

 Hindistan covid 19 pandemisinden en ağır etkilenen ülkelerden biri oldu. Hastane sisteminin yetersiz olduğu ülkede çok yüksek sayıda ölümler var. .  Eğer dünya sağlık örgütü yardım elini uzatmazsa önümüzdeki on yıl Hindistan variyantı pandemiler görebiliriz.

 Pandemiye rağmen büyük Hindu festivali  Kumb Mela yine 50 milyon inananın  katılımla kutlandı. Bu dini festivalin on iki yılda bir tekrarlanmasının anlamı büyüktür. Hinduizmin iki büyük yaradılış destanı olan “Mahabarata” ve “Ramayana”da  tanrılarla iblisler arasında süren 12 günlük savaş anlatılır. Ölümsüzlük iksiri “Amrita” bir kova içinde okyanusların köpüklerinden elde edilir. İblisler Amritayı tanrılarla bölüşmek istemezler ve çalmak isterler. Gökyüzünde kıyasıya bir savaş olur. Bu savaş sırasında kova içindeki Amrita dört yerde yeryüzüne dökülür. Bu yerler Allahabad (Prayag), Haridvar, Uccain ve Nasik’tir. Buralar aynı zamanda nehirlerin birleştiği noktalardır. Kutsal topraklardır.  

Bundan sonrasını seyahat yazarı Sarp Özkar’dan dinleyelim.

“Kumbh Mela, bu dört şehirde üç yılda bir olmak üzere 12 yılda bir gerçekleştirilir. Gerçekleştirileceği zaman ise gökcisimlerinin konumlarına göre belirlenir. Ay, Güneş ve Jüpiter’in konumları dinin önde gelenleri tarafından titiz bir hesaplamayla bulunulur ve buna göre Jüpiter Kova burcuna, Güneş ise Koç burcuna girdiğinde Kumbh Mela düzenlenir. Altı yılda bir Haridvar ve Allahabad’da düzenlenen toplanmaya Ardh Kumbh (Yarım Kumbh), 12 yılda bir Allahabad, Haridvar, Uccain ve Nasik’te düzenlenene Purna Kumbh (Tam Kumbh), 12 Parna Kumbh Mela’da bir yani 144 yılda bir gerçekleşen törene ise Maha Kumbh Mela denir. En sonuncusu 2001 yılında düzenlenen Maha Kumbh Mela’ya toplamda 60 milyon kişi katılmıştır. Festival ve törenler yaklaşık olarak 55 gün sürer.

 Kumbh Mela Hindu inancına göre, bir hac ve arınma festivalidir. Hacı olmak isteyen Hindular Ay, Güneş ve Jüpiter’in konumundan güç alan nehrin kötülükleri yok etme, günahlardan arındırma ve kişiyi kurtuluşa götürme özelliklerinin güçlenmesinden de faydalanarak nehirde yıkanırlar, arınma umar, bu suyla bedenlerini, ruhlarını temizleyerek kötü karmayı ortadan kaldırırlar. Her Kumbh Mela’ya yaklaşık 15 – 20 bin svami, Naga Baba ve guru yürüyerek katılır. Bu festivalde araçların yeri yoktur, bisikletler bile özellikle ritüellerin gerçekleştirildiği yerlerde bulunmaz. Güneşin doğuşu ve batışı sırasında Ganj’da yıkanılır, meditasyon yapılır. Aarti (ateş-ışık pucaları) törenlerine iştirak edilir, ziyaretçiler guruların konferanslarına katılır. Naga Baba’lara sadaka verilir ve guru kamplarına bağışta bulunulur. Bunlara ek olarak festivalde tahıl dolu çömlekler de nehre batırılır. Bu şekilde kutsanan tahıllar tohumlara karıştırılır ve bu yolla hepsi kutsanmış sayılan tohumlarla bereket sağlanacağı düşünülür.[1]

Hipi Yolu moda olduğu 60-70 yılları dönemlerinde Hindu festivallerine batı gençliği ilgi göstermezdi. Batı gençliğinin Hindistan’a ilgi duyması Beatles grubunun Maharishi Mahesh Yogi  ile tanışmalarıyla başladı. George Harrison’un eşi  ünlü manken Pattie Boyd meditasyon seanslarından söz edince grup üyelerinin ilgisi Hindistan’a yöneliyor. Beatles 1968’de Hindistan’a Rishikesh’e gidiyor. Sırayla George Harrison ve John Lennon, daha sonra Paul McCartney ve Ringo Starr gidiyor. Onların haricinde bir çok ünlü batılı da eğitim için aşramda yerini alıyor. Maharishi’nin aşramı dünyanın merkezi haline geliyor. Ta ki film yıldızı Mia Farrow’un Maharishi tarafından cinsel tacize maruz kalmasına kadar. Mia Farrow taciz olayını John Lennon’a anlatıyor. Böylelikle Maharishi’nin gerçek yüzü ortaya çıkıyor. Bugün hala Rishikesh’de aşramlara giden batılılar var. Beatles’in bu aşram tecrübesi hipi yolunun daha da kalabalıklaşmasına neden oldu.

Batı üniversitelerinde okuyan gençlerin 60’lı yıllarda protesto eylemlerine başladıkları bilinir. ABD’de Georgia’dan başlayarak Fransa’da Paris sivil toplum hareketlerine kadar geniş bir yelpazede o zamanki adlandırmayla “New Left Movement” öğrenci ve işçi hareketliliği yaşanmıştır.

Kapitalist düzene baş kaldıran gençlik polisin  sert yumruğuyla cezalandırılınca moraller bozuldu. Devrim umudu bir başka bahara kaldı. Vietnam savaşı ise özellikle ABD’de geniş protesto eylemlerine sebep oldu. İşte bu süreç içinde gençlik kendine Beatles’in de yardımıyla  yeni bir yol buldu:  Hipi Yolu.

Londra’dan başlayarak İstanbul, Tahran, Kabul, Pashavar, Lahore, Delhi üzerinden doğu Hindistan Goa sahillerine uzanan seyahat bu adla anılıyordu. Bu seyahat otobüslerle yapılıyordu. 50 İngiliz Poundu verenler bu yolculuğa çıkabiliyordu. Genellikle üç aylık bir süre için yola çıkılıyor yağmur mevsimi ise  Nepal’e Katmandu’da esrar partileriyle geçiriliyordu.

 Sırt çantaları, uyku tulumlarıyla akın akın bu yolculuğa çıkan gençlerin  esrarın bol miktarda ve ucuz bulunduğu bu yolu tercih etmesinin bir çok nedeni vardı.  Goa plajına toplanan batılı öğrenciler birkaç dolara kiloyla esrar alıp aylarca kaldıkları bu plajda bir tür müzik festivali düzenlerlerdi. Müzik, dans, seks ve esrar Goa plajına ulaşanların ödülüydü. Pazardan birkaç kuruşa alınan bir bez parçası ve iki kazıkla plajda kumlar üzerinde birbirine eklenen derme çatma odacıklarda kalınıyor otel parası verilmiyordu. Yaşam bir yerde  ücretsizdi. Batı gençliği tam anlamıyla özgürlüğü yaşadığı bu plajı uzun yıllar terk etmedi. Londra ve Amsterdam’dan otobüsler dolusu genç Goa plajına akıyordu. Bu gençlerden bazıları ABD’de  1969 yılında Newyork yakınında Woodstock festivalini düzenlediler.

 Aradan geçen elli yılda dünya çok değişti. Artık Goa plajı gençler için cazip değil. Daha farklı  yörelere daha farklı amaçlarla gidiyorlar. Hipi Yolu 70’li yılların ortalarına doğru cazibesini kaybetti. Türkiye, İran ve Afganistan siyasi çatışmalarla çalkalanmaya başladı. Tutuklamalar, adam kaçırmalar, tecavüzler Hipi Yolu’nun güvenli olmadığı mesajını veriyordu. Otobüs yolculuğu imkansız hale gelince birkaç girişimci uçakla seyahati denedi fakat gerek maliyetin yüksek olması gerekse de maceralı yolculuğun eksikliği belirleyici oldu. Ölümden öte köy olmadığı için Hipi yolu da ömrünü tamamlamış oldu.[2]  

Bu son iki yılın covid-19 pandemisi etkisi ile demokrasi, bireysel özgürlükler ve sağlık alanlarında hemen hemen tüm dünya insanlarının  acı tecrübeler yaşadığı bir gerçek olarak karşımızda duruyor. Ekonomik açıdan güçlü ülkelerin pandemiyle mücadelesi ile ekonomisi yeterince güçlü olmayan ülkelerin mücadeleleri arasında bariz farklar olduğu görüldü.

 Gerek sağlık sistemi gerekse de ekonomik destek paketleri açısından GSMH kişi başı gelirinin dağılımı açısından bazı iktidarlar sınıfta kaldı. Aşı temini, aşılama organizasyonu, ekonomik destek paketleri  pandemiyle mücadelede büyük önem kazandı. Karantina önlemlerini  sürdüren batılı ülkeler kapanmalardan zarar görenlere  işçi işveren ayırımı yapmadan ekonomik destek paketleri açıkladılar. Bazı ülkeler GSMH’nın yüzde 20 sine varan güçlü paketler açıklarken Türkiye’de ekonomik destek çoğunluğu işverenlere olmak üzere yüzde birin de altında kaldı. İflas edenler, işsiz kalan milyonlar ağır sosyal problemlere yol açtı. İntihar vakaları çoğaldı. İktidar verdiği yanlış kararlarla hem Pandeminin şiddetinin artmasına hem de ekonomik buhranın tüm ülkeyi sarmasına sebep oldu. Sağlık bakanlığının açıkladığı verilerdeki tutarsızlıklar, çelişkiler Pandeminin gerçek tablosunun ortaya çıkmamasına neden oldu. Gerek ekonomik alanda gerekse de sağlık alanında gerçek olmayan verilerin açıklanması ciddi siyasi sorunlara yol açtı.

Dünya hızla normalleşmeye doğu giderken Türkiye liyakatsiz bürokratların kararlarıyla yüz yılda hazinesinde biriktirdiği döviz rezervlerini yitirdi. Sorumlu yöneticiler yok ettikleri rezervlerin hesabını veremedikleri gibi sanki rezerv yokmuş gibi davranma yoluna seçtiler.

Tüketici enflasyonu yüzde 20 lere dayandı. Döviz kurları sert yükselişlerle tüm ticaret yaşamını ve değer sistemini paralize etti. İşsizlik, iflaslar, tarım sektöründeki dar boğazlar pandemideki insan kayıplarına eklenince ortaya bir felaket tablosu çıkmış oldu.

Yöneticiler her türlü eleştirel görüşü şiddetle cezalandırma yolunu seçtiler. İnsanlar sosyal medya hesaplarında söyledikleri, yazdıkları için  tutuklandılar, göz hapsine alındılar, terörist ilan edildiler. Yöneticilerin gayri meşru eylemleri teker teker ortaya dökülmeye başladı. İktidar bu felaket tablosundan kurtulmak için yine insanların din duygusunu istismar etmek üzere harekete geçti. Muhalefet partileri  ise bu önlerine gelen bulunmaz siyasi fırsatı hiçbir şekilde değerlendiremeyecekmiş gibi duruyor.  Cami hoparlörlerinden yüksek volümde duyulan selalar, dualar, helallik istemelerle kaosun içinden çıkabileceğini düşünen yöneticilerin ve onlara muhalefet edemeyen siyasi partilerin  21. Yüzyılda yönetimde kalması ne kadar sürebilir acaba?

Bu demokrasilerde tamamıyla seçmene bağlı bir karar. Anketlerden görüldüğü kadarıyla Türkiye toplumunun büyük bir çoğunluğu siyaseti takip etmiyor. Kendi derdiyle meşgul. Yaklaşık 15 milyon seçmen geçim yardımı aldığı için yönetime vefa duygusu besliyor. Ağır ekonomik şartlar bu grubun aldığı yardımları değiştirmiyor. Fakat kaynakların tükendiği ya da azaldığı zamanlarda insanların   tercihleri etkilenebilir.

Son kırk yılda vasat standartlara alışmış olan ülkenin çoğunluğu kısa yoldan zengin olmanın yolunun siyasi iktidara yakın olmaktan geçtiğini öğrendi. Şark kurnazı siyasetçilerin başını çektiği evrensel değerlerin yerine kişisel çıkarların daha önemli olduğunu,  yeni arayışlardan çok geleneksel muhafazakar ve dindar ideolojilerin peşinden gitmenin daha karlı olduğunu,  ahlak normlarının Cuma namazı için camilerde boy göstermekle yeterli olduğunu kavramakta gecikmediler. Kısa sürede tüm ahlaki ve dini  kavramların içi boşaltılıp rant ve çıkar ile dolduruldu. Çoğunluğun yürüdüğü bu yol kendine uygun politikacılar da üretti. O yolun yolcuları bir araya gelerek bir güç oluşturdular. Rant ve çıkar temalı bu güç odağı büyüdükçe içine her türlü oluşumu dahil etmeye başladı. Organize suç şebekeleri de bu yolculara katıldılar.

 Rant havuzları oluşturuldu. Sonrasını biliyoruz. Medya operasyonları, kaset operasyonları, şantaj operasyonları, güvenlik operasyonları, istihbarat ve gizli operasyonlar, uluslararası operasyonlar derken devletin içinde kimsenin kontrol etmeye gücünün yetmediği bir yapı ortaya çıktı. Demokrasi, insan hakları hukukun üstünlüğü gibi kırk yıl öncesinin normları birden bire sanki yerçekiminden kurtulup göğe uçtu. Geriye “Post Truth” yani gerçek ötesi bir dünya kaldı. Gözle görülenin bir yanılsama olduğu, verilen sözlerin daha yüksek ideallerin söz konusu olduğu gerekçesiyle tutulamadığı ve bunun için helallik istendiği bir strateji  geçerli olmaya başladı.

Bağımsız medyada şok edici yorumlar görülmeye başladı. Bugün ortaya çıkan gerçeklerin ışığında “kartel devlet” yapısından söz eden akademisyenler var.[3] Devletin içinde “Susurluk” uzantısı yüzbinlerce organize silahlı unsur olduğu iddiası ve bu unsurların uyuşturucu ticaretinden nemalandığı da ileri sürülüyor. Bu iddiaların doğru olup olmadığını bizim araştırmamıza olanak yok. Bağımsız yargı organlarının, medyanın TBMM’nin  bir komisyon kurarak araştırması ve iz sürmesi gereken bir konu bu.

İkinci iddia Türk halkının “reayalaştırıldığı” iddiası. Bu ne demek? Halkın bir sığır ya da koyun sürüsü haline dönüştürülmesi anlamını mı taşıyor acaba? İslam ansiklopedisine göre reaya “sürü” anlamını taşıyor. Osmanlı İmparatorluğu halk sınıflandırılmasında devşirilmiş bir kavram esasında. Reaya kime denir?[4] Osmanlı rejimi halkı iki ana sınıfa ayırıyordu. Asker ve reaya sınıfları. Askerler (din adamları ve ulema dahil) yönetici rolünü üstlenirken reaya sınıfı (köylü, esnaf, gayri Müslim) ise yönetilenleri oluşturuyordu. Yönetilenlerin yani reayanın askerleri yani yöneticileri eleştirme hakkı yoktu. Reaya her türlü yönetimi iyi de olsa kötü de olsa kabul etmekle yükümlüydü.[5]

Bugün halkın yani Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının, bir anayasayla bir arada eşit olarak yaşayan vatandaşların yöneticileri eleştirme hakkı var mı? Eleştirenlere nasıl müdahale ediliyor? Gösteri yürüyüşü, basın bildirisi, basın özgürlüğü gibi konularda polisin, jandarmanın ve yargının uygulamaları kabul edilebilir mi?

Reayalaştırılmanın bir gerçek olduğunu nasıl anlıyoruz?

Bir buçuk yıl yani 20 ay sonra Normalleşme tabir edilen döneme girerken biz yani reaya sınıfı yayınlanan kısıtlamalara, emirlere harfiyen uymak zorundayız. Aksi taktirde para cezaları var, diğer  şiddet cezaları var. Polis ve jandarma dilediği yerlerde rastgele kontrollerle yoklama yapıyor. Sahiller yasak. Parklar yasak. Kontrolü yapan güvenlik güçlerine yöneticiler böyle talimat vermiş. 65 yaş üstü yasakları var, 18 yaş altı yasakları var. Bilimsel temeli var mı bu yasakların ? Kesinlikle yok. Öyleyse bu yasaklar neden var? Hangi gerekçeyle bu yasaklar yürürlüğe konuyor? Dünyanın hangi demokratik ülkesinde bu yasaklar uygulanıyor? Hangi süreyle uygulanıyor? Bu soruları soramıyoruz. Medyanın yüzde 95’ini kontrol eden yönetim, zaten hiçbir biçimde yöneticilerin eleştirilmesine  izin vermiyor. Eleştirenleri terörist eylemi kapsamında veya cumhurbaşkanına hakaret gerekçesiyle   göz altına alıyor. Bu da Osmanlı İmparatorluk dönemindeki toplumsal hiyerarşiyi çağrıştırıyor. Berâyâ ve Reâyâ hiyerarşilerini anımsamakta yarar var:

 Gazeteci yazar Abdullah Damar’ın bir yazısından alıntı yapalım.  Belli ki Abdullah bey konuyu yeterince araştırmış, [6]

“Berâyâ; Yönetici sınıfı oluşturan berâyâ kesiminin özelliği yalnızca Müslümanlardan oluşması ve her tür şer’i ve örfi vergi yükümlülüğünün dışında tutulmasıdır.

 Bu kesim gelişleri yönünden, tıpkı devletin hukuk düzeni gibi “ehl-i Şer” ve “ehl-i örf” olarak farklılık gösterir. Ehl-i Şer bölümünü, Müslüman kökenli ailelerden gelen İlmiye ricâli ile imam, hatip, müezzin gibi din görevlileri, medreseden icâzet almış müderris, kadı ve mevâli, tekke şeyhleri ve devlet kalemlerinde yetişmiş Kalemiye hâcegânı oluşturur.

Ehl-i örf denilen kısım (genellikle devşirme çocuklar) Hazırlık Saraylarında ve Enderun Mektebinden yetişerek gelirler ve devletin en yüksek makamı olan sadrazamlığa kadar yükselebilirler. Ehl-i Şere tanınmış olan vergi bağışıklığı, kazasker tarafından yargılanma gibi ayrıcalıklar tanınmıştır. Ancak Ehl-i örf için bütün bu ayrıcalıkların ağır karşılıkları vardır. Örneğin örfî hukuk karşısındaki işledikleri kusur ve suçlara azil, sürgün gibi ağır cezalar verilmektedir. Üstelik seferlerde bu cezalar daha da arttırılarak idam cezası verilirdi. Diğer taraftan ölümlerinde bütün mal varlıklarına devletçe el konuyordu. Bu işlemin hukukî dayanağı çoğunlukla ya devşirmelikten, ya da kırsal kesimden gelerek başka bir deyişle parasız, pulsuz olarak başladıkları devlet hizmetinde edindikleri mal varlıklarının yine devlete ait olması gerektiği görüşüdür.

Reâyâ ise toplumun geri kalan büyük kısmıdır.

 Reâyânın büyük bölümü irsî ve daimî kiracı konumunda tarımla uğraşan Müslim ve zimmî devletin zimmetinde, yani koruması altında bulunan hür gayrimüslim ahaliden oluşurdu. Bununla beraber on dört ve on altıncı yüzyıllar arasında reâyâ tabiri toprağı bizzat ekip biçen çiftçi kesimi için kullanılır, tasarruf hakkına sahip olduğu toprağı kiralayan ya da ortağa veren şehirliler için kullanılmazdı.

 On sekizinci yüzyıldan sonra ise daha ziyade “Müslüman olmayan ahali” biçiminde anlaşılmaya başlandı. Reâyânın büyük bölümünü oluşturan köylüler, aşağı-yukarı bir çift öküzle işlenebilen toprağın bir yıllık kira bedelini tapu resmi adı altında ödemek ve belli ölçülerde tohum etmek zorundaydı. Öngörülen kadar tohum ekmemişse, belirli tutarda ceza ödemekle yükümlüydü. Ayrıca oranı belli olan öşüe ve yem vergisi ödeme zorunluluğu da vardı. Osmanlı köylüsü yani reayanın büyük bölümü, bir dizi ayni, nakdi ve bedensel yükümlülükle sorumlu olmasına rağmen, kendisine çiftliği ömür boyu kullanma hakkı veren bir hukuki statüye de sahipti. Kendisi ve mirasçıları, devletin koyduğu ve yerel örfe bağlı olarak da belirlenen koşullara uyduğu sürece geçerli dene olmaksızın çiftliği elinden alınamaz, oradan kovulamazdı.

 Tımar beyi ile aralarında ihtilaf olduğunda konu kadıya taşınır, sipahi tarafından cezalandırılma gibi bir durum söz konusu olmazdı.  Her ne kadar reayanın büyük bölümünü köylüler oluşturuyor olsa da ortakçı kulları denilen bir başka yerleşik köylü grubu ve göçerler de reaya grubuna oluşturan kesimlerden bazılarıydı.

Ortakçı kulları, padişah haslarında, bazı vakıf ve malikânelerde çalışan kişilerden oluşuyordu. Bu kişiler çalışmaları karşılığında bazı toprak ve iş hayvanlarına sahip oluyor fakat miras bırakamıyorlardı. Ortakçı kulları sisteminin, Selçuklular ve Osmanlı’nın ilk dönemlerinde uygulandığı, sonraki dönemlerde ortadan kalktığı bilinmektedir.

Sonuç olarak Osmanlı Devleti’nde berâyâ (Yönetici) kesimini, padişah ve hanedanla birlikte hass-ı hümayun sahipleri, serbest tımar sahipleri ve tımarlı sipahi sahiplerinden oluşan blok oluştururken; reâyâ (Yönetilen) kesimini de köylüler, ortakçı kulları ve göçerler oluşturmaktadır.

Kaynak:  Erol Özbilgen. (2009) Bütün Yönleriyle Osmanlı. İz Yayıncılık.s.843-848
Kaynak Linki = https://www.gazeteekspres.com/makale/osmanlida-beraya-reaya-ayrimi-9245””

Yüzyıllar öncesinden Yeni Osmanlıcılar tarafından günümüze taşınmak istenen bu rejim bir ortaçağ rejimidir. Zaten son yıllarda siyasi alanda gördüğümüz değişimlerin yönü de bunu göstermektedir. Bu bağlamda akademisyenlerin “reayalaştırılan halk” tanımı ne kadar doğu sanırım hep birlikte göreceğiz.

Frederick Gross’un Fransızca dilinde yazdığı “Marcher, une Philosophic” adlı 2017 yılında yayınlanan  Albina Ulutaşlı tarafından “Yürümenin Felsefesi” adıyla çevrilen kitabını  okumak son derece öğretici oldu. Tüm yürüyüşçülere tavsiye ederim. Özellikle F. Nietzsche’nin Alplerdeki yürüyüşlerinin olduğu  bölümleri bana ilginç geldi. Nietzsche’nin tutkulu bir solo yürüyüşçüsü olduğunu biliyordum ama nedenlerini yeterince bilmiyordum. 1844 yılında doğan Nietzsche o zamanki adıyla Prusya’nın Bonn ve Leipzig üniversitelerinde klasik filoloji okuduktan sonra 24 yaşında İsviçre Basel üniversitesinde filoloji öğretmenliği görevine atanır. Aiskhylos, Sophokles gibi tragedya yazarlarını, Hesiodos, Homeros, Herakleitos, Anaksimondos, Diogenes gibi antik Yunanlı düşünürlerin eserlerini öğrencilerine anlatır. 1869 yılında Franz Listz’in kızı Corina ile tanışır. Ardından Franko-Prusya savaşı gelir. Nietzsche savaşa Kızlhaç sağlık görevlisi olarak katılır. Savaş sırasında yaygınlaşan dizanteri onu da yakalar. Vücudu ciddi bir hasar görür. Baş ağrıları başlar. On sene boyunca migren ağrılarıyla mücadele eder ama hastalık her gün daha da ilerlemektedir. Nihayet 1879 tarihinde üniversitedeki görevinden istifa etmek zorunda kalır.

Leman Gölü ve Steinabad köknar ormanlarında yürüyüşlere başlar. Emekli maaşıyla geçinmeye çalışır. Ama baş ağrıları giderek şiddetlenir. Masa başında değil, yürüyerek çalışır. Saatlerce süren yürüyüşler ona baş ağrılarını unutturur. Alplerin eteklerindeki şirin   Sils Maria köyünü keşfeder. Oradaki bir pansiyonda bir oda kiralar. On yıl boyunca orada kalır. Dağlarda uzun yürüyüşler yaparken kitaplarını tasarlar. “Gezgin ve Gölgesi”[7] adlı kitabını burada yazar. Kışları Cenevre ve Nis’de geçirir. Yazmayı ve yürümeleri sürdürür. 1889 yılına kadar geçen on yıllık süre içinde hem yürür hem de en önemli eserlerini kaleme alır. Torino’da iken hastalığı giderek ilerler ve delilik alametleri göstermeye başlar. 1894 yılında hafızasını kaybeder ve kısmi felç geçirerek tekerlekli koltuğa mahkum olur. 44 yaşındaki düşünür aklını kaçırmıştır. Annesinin yardımıyla bilinçsiz ve zor bir hastalık dönemi geçirir ve 1900  yılının ağustos ayında Weimar’da vefat eder.

 Gros’un bizlerle paylaştığı büyük düşünürün yaşamı yürüyüşlerle ve yürüyüşün erdemlerini anlattığı satırlarla doludur. Bir diğer Nietzsche uzmanı olan John Hagg “Nietzsche ile yürümek” adlı kitabında düşünürün İsviçre Alplerinde izini sürer.[8] John Kaag, Massachusetts Lowell Üniversitesinde felsefe dersleri veren bir akademisyen. Uzmanlık alanı olan Nietzsche felsefesini daha somut bir temele oturtmak üzere o da “kendin olma” yolculuğuna çıkar ve İsviçre Alp dağlarında yürüyerek düşünürün izini sürer. Sils -Maria köyünde Nietzsche’nin kaldığı pansiyonda kalır. Orası artık bir müzedir. Sils-Maria belediyesi pansiyonu müze haline dönüştürerek düşünürü onurlandırır. Pansiyonda Nietzsche’nin on yıl yaşadığı oda dışındaki odalar turistlere hizmet vermektedir. Batıda önemli yazar, düşünür ve sanatçıların kaldıkları evleri, pansiyonları müze haline getirme geleneği vardır. Türkiye’de de cumhuriyet döneminde bu gelenek başlatılmıştır. Bazı belediyeler bunu çok iyi yapıyorlar. Örnekler çoğalıyor.

Kent yaşamı o kadar farklı sesleri getiriyor ki kulağımıza zamanla bir uğultu halini alıyor. Kentin kıyısından köşesinden  ve  derinliklerinden gelen seslere alışkın olmak lazım. O bitişik düzen apartmanlardan yükselen sesler tahammül edilemez hale geldiğinde doğaya çıkma zamanının geldiğini anlar insan.

Ambulans, polis ve itfaiye sirenleri, çakarlı otomobillerin zırıltısı, helikopter sesi, taksicilerin bağırışması, matkap sesi en kötüsü esasında. Bir yerde bir inşaat varsa günler süren matkap sesi ortalığı inletir durur. Doğaya kaçmak deyimini kullanacağımız yer işte tam da burasıdır. Kent insanları kentin gürültüsüne alışkındır. Flanörler sokaklarda, caddelerde kentin sesini ya da gürültülerini  dinleyerek yürürler. Kaçıp gitmek istemezler. Flanörlük doğada yapılmaz. Eğer gerçek bir flanörseniz doğaya kaçmamanız gerekir. Tüm yaşamı boyunca bir yerden diğerine kaçıp duran biri varsa o ünlü Fransız şair Rimbaud ‘dur.

1854 yılında Kuzey doğu Fransa’da  doğan Rimbaud 1891 yılında 37 yaşında  Marsilya’da vefat eder. Genç yaşta(14) evden kaçan Rimbaud, tüm yaşamı boyunca sürekli bir kaçış halini tercih eder  ve zor yıllar geçirir. Rimbaud’un yaşam hikayesini ve yalnız yürüyüşlerini F. Gross yürüyüşün felsefesi kitabında  detaylı olarak  anlatır. Nietzsche ile çağdaş Fransız  şairin paylaştıkları ortak tutkuları olan yürümek farlı amaçlarla olsa da  o çağda hemen hemen herkesin bir ölçüde ulaşım aracıydı. Rimbaud bir şeylerden kaçmak için Nietzsche ise düşünmek için yürüyordu. Rimbaud beş parasız bir şair olarak biraz da mecbur olduğu için yıllar boyunca Paris’e, Belçika’ya daha sonraları Etiyopya çöllerinde yürüdü durdu. Şiirlerinde bu yürümelerin izlerini görmek mümkündür. Öte yandan Nietzsche kısıtlı emekli parasıyla başının içinden gelen migren ağrılarını hafifletmek için Alp dağlarında yürüdü durdu.  İki yalnız adam doğada, ayrı coğrafyalarda farklı amaçlarla aynı zaman diliminde yürüyordu. Aynı çağda dünyanın bir çok yerinde sanatçılar, düşünürler, şairler, müzisyenler yürüyordu.  Büyük bir olasılıkla onlar yürümenin ortak tutkuları olduğunu bilmiyorlardı. Bilselerdi bile birlikte yürümeleri imkansızdı. Şimdi yıllar sonra F. Gross’un kitabında karşıma çıkıyorlar. Rimbaud’u okumak isteyenler bence “Sarhoş Gemi” ile başlamalı. 1871 yılında Paul Verlaine ile tanışmadan önce 17 yaşında yazdığı bu şiir, Rimbaud’un kaçak ruhunu  yansıtır.[9] Okuması son derece kolay, güçlü imgelerle anlattığı dünya onun dünyasıdır.   

   “Bana ne tayfalardan; umurumda değildi

     Pamuklar, buğdaylar, Felemenk ve İngiltere;

     Bordamda gürültüler, patırtılar kesildi;

    Sular aldı gitti beni can attığım yere.”

Sarhoş Gemi, A. Rimbaud

Herkesin yaşamının bir hikayesi mutlaka vardır ama bazı insanların yaşamının birkaç hikayesi vardır. Rimbaud işte yaşamının bir çok hikayesi olan bir şairdir.

Gross kitabında yalnız yürüme konusuna dikkat çekiyor.

 “Yürüyüşten hakkıyla zevk almak için yalnız yürümek gerekir.” Yürüyüşcülerden çok sık duyduğumuz bir vecize desek yanlış olmaz. Ben de çoğunlukla yalnız yürümeyi tercih ediyorum. Hem grup halinde hem de yalnız. Bir tür gruplara başkaldırır gibi.

Uzun yürüyüşlerde grubun temposuna girmek bana hiç keyif vermez. Neden grubun temposuna girmek gerekli? Rehberin işini kolaylaştırmak için olabilir mi? Bazı doğa yürüyüşü rehberleri nedense bir tür askeri disiplin uygulamak isterler. Onların açısından bakılırsa belki bir mantığı var ama benim açımdan hiçbir mantığı yok. Eğer ip kullanılan bir geçiş söz konusuysa ya da riskli bölgelerden yürünüyorsa, hayati tehlike varsa rehberin talimatlarına uymak şarttır. Ama sırf şekil itibariyle uygun adım yürünüyorsa orada benim uyum sorunum ortaya çıkıyor. Aladağlar’da Yedigöller platosunda üç günlük trekking seyahatimizde grup temposu konusu ortaya çıkmıştı. Kamp yükü katırlarla taşınıyordu. Aramızda tecrübeli dağcılar, antrenmanlı trekkingciler olduğu gibi hiç tecrübesi olmayanlar ve az tecrübesi olanlar vardı. Bu tırmanış sırasında doğal olarak üçe bölünerek yürünecek demekti. Nitekim öyle de oldu. Ön grup koptu gitti. Sonra ben tek başıma kaldım. Arkamdan gelen grupla aramda yarım saatlik bir fark oluştu. Yedi saat süren tırmanış boyunca tek başıma yürümenin keyfini çıkardım. İstediğim yerde durdum, fotoğraf çektim, manzarayı seyrettim. Bu yürüyüş benim için bir başlangıç oldu diyebilirim. Solo yürümenin erdemlerini kavradım.

En önemlisi yürürken düşünmek bence. Bir grupla yürürken düşünmek mümkün değil. Dikkatiniz dağılıyor. Oysa tek başınıza yürürken zihniniz berraklaşıyor, odaklanıyorsunuz. Düşünceler birer birer şekilleniyor, soru işaretleri cevaplar buluyor, ileriye dönük planlar yapılıyor. Her adım attığınızda düşünceleriniz de birer adım atıyor.     
İkinci olarak etrafınızdaki seslerin farkına varıyorsunuz. Ağaç yapraklarının hışırtısı, rüzgarın sesi, kuş cıvıltıları, yaban hayvanlarının sesleri, derelerin su şırıltısı, ve bir çok sesi duyuyor ve dinliyorsunuz.

Kendin olmak ne kadar kolaydır? Herkes kendisi olabilir mi? Bunlar zor sorular. Kendin olmak için insanın kendisiyle hesaplaşması gerekir. İyi yönleriyle, kötü yönleriyle kendini tanımak öncelikle insanın kendi kendine dürüst olması gerekir.

Aydınlanmanın önemli kuramcılarından Jean-Jacques Rousseau (1712-1778) iyi bir yürüyüşçü imiş. Paris’de yaşadığı dönemde “İnsanlar arasında eşitsizliğin kökeni” konusunu araştırırken 1753 yılında sabahları Boulogne ormanında uzun yürüyüşler yaparmış. Yıllar süren toplumsal hayatın sahte rollerini oynamaktan sıkılmıştır. Kendi olmayı öğrenmek isteyen Rousseau uzun yürüyüşlerinde doğal insanın özelliklerini  bulmak için kendine sorular sorar, yalnızlığın içindeki gerçek doğal kişiliğini ortaya çıkarmasını ister. Yürüyüşlerine hiç aksatmadan devam ederken bir yandan da sosyal yaşamda insanların maske taktığını ve oynadıkları  sahte  kişiliğin topluma zarar verdiğini düşünür. Biri olmaya çalışmak yerine kendi olmaya çalışmak daha karlıdır. Yıllar boyunca toplumun kişiye giydirmeye çalıştığı kişilik, örnek alması söylenen insanlar bir anda silinir gider. Kendin olmak fikri insana hoş gelebilir ama kendin olmak zordur. Toplumun insan giydirdiği kişilik kendisiyle mücadele eder. Tutkular ön plana çıkar. Yapay tutkular. Hiçbir zaman gerçek bir tutku olamayacak şiddet, para kazanma hissi, kibir, övülme isteği, kumar, yalan, hile, aldatma,  toplumun insana enjekte ettiği yapay tutkulardır. Polis ve askeri güçle topluma korku veren devlet adalet yerine şiddet, gerçek yerine yalanlar üreterek toplumda yapay tutkular yaratılmasına zemin hazırlar. Rousseau ormanda yürüyüşler yaparken insanlar arasındaki eşitsizliğin nedenlerini düşünür. Aydınlanma üzerine kafa yorar. Nedir gerçek aydınlanma? Katolik kilisesinin söylediği İsa’nın kutsal imparatorluğunu anlamak mıdır? Yağmuru yağdıranın kim olduğunu bilmek midir? Kutsal kitapları ezberleyip yorumlamak mıdır? Din ile siyasetin kesiştiği alanlarda doğru karar verme yeteneği midir? Bu soruları sormak da yanıtlamak da kişinin entelektüel birikimi ile alakalıdır.

Rousseau gençlik yılarında uzun yürüyüşler yapmıştır. 1728 yılından başlayarak önce Annecy Torino arasını yürümüştür. Yaklaşık 250 km. lik bu yolu Katolik dinine geçmek için yürümesi aydınlanma felsefesi ile alakalı olabilir mi? Eğer Protestanlıktan Katolikliğe geçiş bir aydınlanma ise bunu mutlaka Katoliklerin ruhani lideri Papa söylemiştir. Katolik kilisesinin aydınlanma hareketinin önünü kesmek için bir çok siyasi hareketi olmuştur. Din adamları elde ettikleri siyasi gücü aydınlanma hareketinin yaygınlaşmasıyla yavaş yavaş yitirmişler ama tam olarak güçlerini kaybetmemişlerdir. On dördüncü yüzyılın sonlarına kadar süren kabus dolu yıllar tüm Avrupa’yı ortaçağ karanlığına mahkum etmiştir. Aydınlanma hareketi aslında tarım toplumundan sanayi toplumuna geçen batı ülkelerinin sanat alanında başlayarak daha sonra bilim alanına taşınan dinden bağımsız özgür düşüncenin yaygınlaşmasıyla oluşmuştur. Gözleme ve akla dayanan düşünce tarzı toplumları sanayi alanında ileri götüren bir motor görevi yüklenmiş ve yüz yıl içerisinde tüm dünyaya yayılmıştır. Modernite adı verdiğimiz bu yeni çağ kendi toplum düzenini de beraberinde getirmiştir.

Bugün aradan iki yüz yıl geçmesine rağmen Türkiye Cumhuriyeti modern toplum düzenine geçememiştir. Osmanlı İmparatorluğu rejimini öne çıkararak İslam temelli bir ortaçağ düşüncesini yaygınlaştırmaya çalışan din adamları, siyasetçiler ve çıkar grupları modern Türkiye’nin önündeki en büyük engeldir. Cumhuriyet rejimini kuran Atatürk ve silah arkadaşları zaman içerisinde tasfiye edilerek din temelli politikalarla oy toplayan çıkar grupları ilerlemeyi durdurup toplumun dinamiklerini yeniden kurgulamışlardır.

Demokrasi, bireysel özgürlükler, fikir hürriyeti, bağımsız medya, sosyal devlet kavramları zaman içerisinde içi boşaltılarak hamaset edebiyatıyla doldurularak bir “post-truth” gerçeğine dönüştürülmüştür.

Bugün son kırk yılda ülkeyi idare edenlerin yeraltı dünyasıyla olan ilişkilerini deşifre eden videolar yayınlanmaktadır. Suç şebekelerinin organize ettiği ekonomik ve sosyal hareketlerin siyaset alanında bazı güç odakları tarafından kullanıldığına şahit oluyoruz.

Tüm ülkenin iyi niyetli insanlarının kanını donduran ve şok eden bu itirafların adresi bellidir. Önümüzdeki aylarda çok ciddi hukuk ihlallerinin, suçların ve yolsuzlukların ortaya saçılacağı bir dönem bizi bekliyor.

Mayıs 2021    


[1] Kaynak: https://www.hurriyet.com.tr/seyahat/yazarlar/sarp-ozkar/zor-begenen-gezginlerin-efsanevi-festivali-kumbh-mela-41056568

[2] https://www.formidablemag.com/hippie-trail/

[3] https://ahvalnews.com/sedat-peker/state-authority-near-obsolete-turkey-mobsters-step-protect-nation-hamit-bozarslan

[4][4] Osmanlı toplumunun genel yapısını betimleyen berâyâ- reâyâ ya da başka bir deyişle yönetenler-yönetilenler ikilisi aslında halkın bütününü ifade etmektedirler.  https://www.gazeteekspres.com/makale/osmanlida-beraya-reaya-ayrimi-9245

[5][5] https://islamansiklopedisi.org.tr/reaya

[6][6]https://www.gazeteekspres.com/makale/osmanlida-beraya-reaya-ayrimi-9245

[7] Gezgin ve Gölgesi, Çeviren, Mustafa Tüzel, İşbankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2016

[8] Hagg, John, Nietzsche ile yürümek, Türkçesi:Sibet Atam, İstanbul, 2019

[9] https://www.siir.gen.tr/siir/a/arthur_rimbaud/sarhos_gemi.htm

Prologos

Post navigation