Wisteria Sinensis

Nisan ayı sonuna doğru İstanbul’da  bir çiçek şöleni başlar. Erguvan ve  mor salkım (Wisteria sinensis)  ağaçları (sarmaşıkları) hemen hemen aynı dönemde çiçek açarlar. Bu çiçek şöleni iki bitki türüyle de sınırlı değildir. Binlerce tür bitki türü akla hayale sığmaz renklerle, şekiller ve kokularla doğayı süsler. O gri renkli günlerden sonra ilkbahar tüm renkleriyle ve kokularıyla etrafınızı sarar.  Ardından “Hıdrellez” gelir. Söylenişi de yazılışı kadar zor bir kelime hıdrellez.

Wisteria sinensis olarak bilinen  mor salkımın Anadolu’ya nereden geldiğini bilmiyorum ama Avrupa’ya 1816 yıllında bir İngiliz çay tüccarı tarafından getirildiği konusunda makaleler var. İsim de veriliyor. Thomas Nuttall ve Dr. Casper Wistar. Wisteria adının da doktor kaşiften kaynaklandığı söylenebilir. Nuttall Çin’den getirdiği ağacı Londra’da bir parka  diktiriyor. Bu ağaçtan alınan tohumlarla wisteria tüm İngiltere’ye yayılıyor. Günümüzde bu 200 yıllık ağacı Londra’da görmek mümkün. Japonya, Kore, Çin ve Hindistan’da binlerce yıldır endemik olarak  bulunan Wisteria’nın yirmiden fazla türü olduğu biliniyor. Japonya’da özel olarak tasarlanmış bahçelerde sergilenen wisterianın çiçek açma mevsiminde bahçeye rehberli turlar düzenlendiğini öğreniyoruz.   

Özellikle dini ayinlerde ve düğünlerde kullanılan wisteria (mor salkım) doğuda sembolik olarak aşk, dürüstlük, sabır, hikmet anlamlarında kullanılıyor. Çin ve Kore’de düğünlerde çiftlere  bereket ve bolluk getirmesi için kullanılan mor salkım çiçeklerine her kültürde farklı bir sembolik anlam yüklenmiştir. Mor salkımların İstanbul’a gelişi de Avrupalılar sayesinde olmuştur. Yalıların ve konakların bahçelerinden başlayarak tüm Türkiye’ye yayılmıştır. Mor salkım çiçeklerinin doğrudan doğruya hıdirellez ritüelleriyle bir alakası olup olmadığı zaman içerisinde yapılacak çalışmalarla ortaya çıkacaktır.     

 İlkçağda doğa canlanırken çok çeşitli kutlamalar yapılırdı. Bu kutlamaların yapıldığı coğrafyalarda halk özel ritüellerle inandıkları tanrıya dua ederlerdi. Tek tanrılı döneme girildiğinde bu kutlamalara dinsel anlamlar yüklendi. Bu bağlamda azizler ve nebiler aracılığıyla kutlamalar kurumsallaştırıldı.   Sünni İslam’ın “Leduni Alimleri”nin  yorumlarına  göre “Hızır” ve “İlyas” peygamberlerin buluştukları gün olarak ilan ediliyor.  Hızır suların İlyas ise karaların peygamberi olarak görevlendiriliyor. Kimin, hangi amaçla bu görevi verdiği de ise açıklanmıyor.  Nasıl peygamber olduklarına dair bir hikaye ise ortada yok. Kutsal kitaplarda sözü geçiyor mu? Kimine göre evet kimine göre hayır. Doğrudan bir referans yok ama hadislerde sözü ediliyor diye konuyu değiştiriyorlar. Hadisler konusu bilindiği gibi yüzlerce yıl boyunca İslam teologlarının uğraştığı bir alan. Öte yandan hadislere ehemmiyet vermeyen teologlar da yok değil.

Hıdırellez’e atfedilen  kutsallık Sünni İslam inancından mı kaynaklanıyor? Kesinlikle hayır. İslam öncesi dönemden kalan bir çok inancın sentezi olduğuna dair  güçlü emareler (belgeler)  var. Her şeyden önce tarımın en önemli yaşam alanı olduğu ilkçağda mevsimlerin döngüsünün insan yaşamındaki etkileri hiç şüphesiz son derece önemliydi. Baharın gelişi insanların soğuk kış günlerinden sonra donan toprakta diktikleri tohumların yeşermesinin de bir habercisiydi. Kış mevsiminde tüm yiyecek stokunu tüketen insanların kurtuluş ışığıydı ilkbahar.  Tarlalarda  filizlenen tohumlar, çiçeklenen ağaçlar için kutlama ritüelleri düzenlenirdi. Mevsim döngüsünün farklı kültürlerde farklı gizemleri  vardı.

Uygarlığın başladığı coğrafya olarak kabul edilen Mezopotamya’da baharın gelişi Sümer, Asur, Akad, Babil dönemlerinde (MÖ 4 binlerden itibaren) de kutlanırdı. Hıdırellez geleneğinin  köklerinin “Tammuz”  ve Istar” , “Demeter”, “Kybele” kültlerinin bir sentezi olduğunu söylemek yanlış olmaz.  

 Tek tanrılı dinler çizgisine göre  “caiz” olmayan bir gelenek olarak adlandırılan bu günde hiç te azımsanmayacak bir kitle ritüel gereği yastık altlarına, gül ağaçları altına  niyet koyup  dilek tutar, su kenarlarına taşlar dizerler. Özellikle de su kenarlarında sabahlayan inananlar güneşin doğumunu dua ederek beklerler.  Doğa döngüsü binlerce yıldır az da olsa dönüşerek sürer gider. Bu geleneğin 6 mayıs gününe Rumi takvime göre 23 nisana rastlaması tesadüf değildir. En katı dindarlar bile bu eski geleneğe burun kıvıramaz. Halk inanışlarının dönüşümü emirle komutayla, yasakla olmuyor. Hiçbir zaman da olmamıştır.

 Eleusis Gizemleri[1] gibi mevsimlerin dönüşümü Anadolu inanç haritasında iki bin yıl süren önemli bir ritüel olarak kutlandı. İşte Hıdırellez de bu gizemlerden etkilenip binlerce yıldır farklı inanç ve kültürlerin yoğurduğu bu toprakların yani Anadolu’nun kadim bir geleneğidir.  “Hızır” Anadolu hiyerofanilerinde farklı adlarla yer alsa da ölümsüz bir kutsal kişilik olarak tüm inançlarda karşımıza çıkmaktadır. Halk nezdinde Hızır Ali Abbas Çınar’ın özetlediği gibi kutsaldır:

“Halk inanışlarda Hızır; umudun, geleceğin, kimsesizliğin simgesidir. Hızır ermiştir, derviştir, kurtarıcıdır. Zordaki canın yardımcısıdır. Yolda kalmışların rehberidir. Kötülüklerin cezalandırıcısıdır. Ölümsüzlük suyu içmiştir, nurdur ve ölümsüzdür. Hızır, halkın inanış dünyasında var ettiği sosyal olgu, olabilirlik, umut dünyası ve beklentilerin adıdır. Hızır düşüncesi ve inancının temelinde yoksullara, kimsesizlere, gariplere yardım vardır. Yaşanılan hayatın düşüncede tohumlanmasıyla oluşan toplumsal çığlık, inanca dönüşerek binlerce yıl halk psikolojisinde yer eder. Bu haliyle Hızır yoksul ve garibin, kimsesiz, öksüz ve yetimin sesidir.  Hızır adına adanmış Hızır orucu, Hızır cemi, Hızır kurbanı, Hızır lokması, Hızır kavutu, Hızır niyazı, Hızır dilekleri, Hızır ziyareti, Hızır semahı vb. ritüel inanış ve uygulamalar ile onun adına adanmış kutsal günler ve ay vardır. Bütün bunlar Aleviler arasındaki Hızır ve Hızır kültünün, düşünülenin çok ötesinde Tanrısal özelliğinin varlığını göstermektedir. ”[2] 

 İslam kaynakları Hızır kültünü hadislerle  İslam inancına bağlama çabası gösterirken Ortodoks  Hıristiyan teologları da Aya Yorgi ya da Aziz  Georgeus’a   referans verir. Her iki dinin ortak bir alegori kurduğu da söylenebilir. Aya Yorgi Ortodoks Hıristiyanların çok sevip saydığı bir azizdir. Literatürde Filistin’de MS. 280 yılında doğduğu MS. 303 yılında da Romalı askerler tarafından infaz edildiği bilgisi veriliyor. Doğum yeri olarak Filistin Lod şehri belirtiliyor. Ölümünün ise MS. 303 yılının 23 nisan tarihinde  Musul’da (veya Lod şehrinde) çarmıha gerilerek infaz edildiği ifade ediliyor. [3] Hıristiyanlığın yayılmasında önemli bir rol oynayan Aya Yorgi’nin ejderhayı(canavarı) öldürmesi metaforu ikonalara da konu olmuştur. Aya Yorgi beyaz (doru) atının üzerinde elindeki mızrağı dört ayaklı, iki kanatlı ejderhaya saplayarak öldürür. Efsaneye göre güçlü ejderha kraldan ve halkından her gün bir insanı kurban etmelerini istemektedir. Aksi taktirde ejderha şehri yakıp yıkacak herkesi öldürecektir. Kent ahalisi ejderhaya verilecek olan kurbanları kura ile belirlemektedir. Kurada kralın kızı çıkar ve tam ejderha kralın kızını öldürecekken  Aya Yorgi atıyla gelip ejderhayı öldürür. Bu mucizeyle kurtulan kralın kızı elinde ejderhanın başıyla saraya döner. Kral kentin anahtarını Aya Yorgi’ye verir.

Sembolik olarak bu metaforun çok tanrılı dinleri temsil eden ejderhanın öldürülmesiyle Hıristiyanlık dinini kabul eden kral ve ahalisi yorumunu yapan Hıristiyan teologlar, Rumi takvime göre 23 nisan yani 6 mayıs tarihini Aya Yorgi kutsal günü ilan ederler. Ejderhanın öldürülmesi metaforu ilkçağ mitolojik hikayelerinde de anlatılagelmiştir. MÖ. 3 binlerden itibaren ejderha öldürme metaforu kullanılır. Girit Miken imparatoru Minos’un oğlu  Minetaur adlı canavarın Atinalı kahraman Theseus tarafından labirent içindeki öldürülüşü de alegorik olarak  resmi din ile halk dini arasındaki gerilimleri sembolize eder. Resmi dini empoze eden krallar halk inançlarını hiçe sayarak kendi siyasi ihtiraslarını öne almışlardır. Bu bağlamda halk inanışlarının yani “pagan” dinlerin tek tanrılı dinler tarafından öldürülüşünü, yok edilişini sembolize eden ejderhanın öldürülmesi metaforu dinler tarihinde önemli bir yer tutar. Mitraizmin ana teması da  boğanın öldürülüşü gizemine dayanır. Mitraizm yani güneş dini Hindistan ve İran kökenli olup güneşi Mitra’yı  tanrı kabul eder. Bu din Roma imparatorluk döneminde askeri birlikler arasında yaygınlaşmış hatta Hıristiyanlıkla başa baş bir din olarak kabul görmüştür.   

Konumuz “Hızır” olduğuna göre Hızır’ın kutsallaştırılması Alevi inancında da belirgindir. Binlerce yıldır zor durumda olanların dualarıyla sığındıkları bir limandır Hızır. “Yetiş ya Hızır.” Çaresiz kalan insanın yakarışıdır. Hızır kültünün Alevi ocakları arasında farklı yorumları da olduğu ileri sürülmektedir. Dersim Aleviliği ile farklı inançların  Hızır kültü arasında  farklılıklar göze çarpar. Binlerce yıldır bu topraklarda yaşayan insanların ortak kültürüdür Hızır kültü. Dersim inanç yapısı “Reya Heg ya da Raa Hag” olarak bilinen bir inanç üçlemesinin sentezi olarak izah edilebilir.[4] Türkiye’de resmi din olan Sünni İslam ne Aleviliğe ne de diğer heterodoksi inançlara hoşgörüyle bakmıyor. Bunda siyasi iktidar tercihlerinin de rol oynadığı söylenebilir.

Oysa fikir ve vicdan özgürlüğü anayasal bir hak olarak tüm Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına verilmiştir. Devletin bünyesinde bulunan ve bütçeden silahlı kuvvetlerden sonra en büyük payı alan Diyanet İşleri Başkanlığı giderek daha da katılaşan Sünni İslam  çizgisinde tüm farklı inançları bir dışlama gayreti içindedir. Başkanlık Sünni İslam dışındaki tüm inançları maddi olarak desteklemediği gibi aksine  inkar edip din dışı ilan eder, yok sayar. Bu uygulanan yok sayma siyaseti açıkça söylenmiyor ama kaynakların kullanımında bariz bir biçimde ortaya çıkıyor. Osmanlı İmparatorluk döneminin dini azınlıklara uyguladıkları “millet” siyaseti örneğin Aleviler için geçerli değildi. Aleviler Sünni İslam olarak kabul ediliyor, onların ibadet biçimleri yani cemevleri, dedeler ve diğer inanç kurumları yok sayılıyordu. Bu ayırımcılık Osmanlı imparatorluk döneminden bu yana süregitmektedir.

Osmanlı sarayı Nakşibendi tarikatı etkisinde Sünni Hanefi yolunda ilerlemiş öte yandan halk bu resmi din yorumunu tam olarak benimsememiştir. Bu nedenle İslam dininin iki farklı yorumu ortaya çıkmıştır. Devletin resmi İslam dini ve halk İslam dini. Halk kendi geleneklerine göre İslamiyeti yaşarken iktidarlar siyasi anlamda daha farklı bir hale gelmiş olan belirsiz bir İslam dinini halka dayatmışlardır.  

Bu yıl Pandeminin ikinci yılını yaşıyoruz. Geçtiğimiz yıl salgın bu kadar yaygın değildi. Kısıtlamalardan ötürü doğaya çıkamıyoruz. Oysa virüsün açık havada, doğada bulaşmayacağını bilmek için mikrobiyoloji uzmanı olmak gerekmiyor. Pandeminin tüm kararlarını almaya kendini yetkili gören idarecilerin aldıkları yanlış kararlardan ötürü zor günler yaşanıyor.

Ülkenin önde gelen mikrobiyoloji uzmanları aylardır tam kapanmadan söz ediyorlar. Oysa yetkililer her ne gerekçeyle bilinmez bu tavsiyeye uymuyorlar. Ekonomik destek programının GSMH’nın yüzde biri seviyesinde kaldığı Türkiye uygar dünyanın yüzde yirmilere varan destek paketleriyle karşılaştırıldığında pandemi dönemi halka destek veren sıralamada en dipte yer alıyor. Son on beş ayda alınan yanlış kararlar trajikomik sahnelere neden oluyor.  Yetkililer “tam kapanma” diye adlandırıyor ama  çalışan nüfus muaf, servis sektörü muaf, idari personel muaf derken nüfusun yüzde yetmişi kapanmadan muaf tutuluyor. İstanbul’da spor amaçlı yürüyüş yapılan tüm sahiller, parklar yasak kapsamında öte yandan siyasi parti kongreleri, cenaze törenleri, camilerde ibadet yasak kapsamında değil. Bilimsel olarak virüsün bulaşacağı alanlar yasak değil, bulaşmayacağı kesin olan açık alanlar yasak. Bu ters uygulamayı empoze eden güvenlik güçleri pusuda bekliyor ve ceza yazıyor.

Bu yanlışlardan ne zaman dönülecek bilen de yok. Bu Pandeminin ikinci yılını da kısıtlamalarla korku içinde geçireceğiz galiba. Seyahat kısıtlaması olduğu için doğaya çıkamıyorum. En zor olan şey de bu. Doğa bir kez daha uyanırken Taşeli platosunda laleleri, Dersim’de, Hakkari’de  ters laleleri, Kaçkar dağlarında, Aladağlar’da, Sat dağlarında  buzları eriyen gölleri, Datça’da badem ağaçlarını göremiyorum. Yolları açılan yaylalar şimdi bin bir çiçekle süslenmişken gidip fotoğraflarını çekemiyorum. Virüs zaten bu doğal alanlarda değil kapalı mekanlarda bulunuyor. Benim de kapalı mekanlarda olma isteğim zaten yok.  Dağlara, yaylalara insan ayağı basmayan yerlere doğru yürüyüp doğal güzellikleri keşfetmek istiyorum. Bakalım bu yıl bu mümkün olacak mı?    


[1] Tahıl tanrıçası Demeter ve kızı Persephone onuruna her yıl düzenlenen Eleusis Gizemleri, eski Yunanistan’daki tüm ritüel kutlamalarının en kutsalı ve en saygı duyulanıydı. Bu şenlikler, Atina’nın batısında bulunan Eleusis kentinden başlardı.

[2] https://atif.sobiad.com/index.jsp?modul=makale-detay&Alan=sosyal&Id=cN1aB3UBu-adCBSEwV4Q

[3] http://www.dusunuyorumdergisi.com/aziz-georgios-aya-yorgi-ve-ejderha-destani/

[4] Dr. Dilşa Deniz, Dersim İnanç Sembolizmi, Doktora Tezi, Yeditepe Üniversitesi, İstanbul, 2011

Mor Salkım

Post navigation