Çarpıtılmış doğrulardan oluşan sahte haberler, aldatmacalar, politik yalanlardan, ölüm korkusundan(Covid-19) oluşan yeni bir dönemi yaşadığımızı bir çok kişi kendince nedenlerle kabul etmek istemeyecektir.

Kabul etmeyenleri kendi haline bırakıp post-truth çağına girdiğimizi kabul edenlerle sohbet edelim. Burada somut bir  örnek vermek istemiyorum. Okuyucu zaten kendi çıkarımını yapacaktır. Amacım kavramın derin anlamları ve insan psikolojisindeki yerini tartışmaktır.

Ralph Keyes’in  “Hakikat Sonrası Çağ: Günümüz Dünyasında Yalancılık ve Aldatma” (The Post-Truth Era: Dishonesty and Deception in Contemporary Life) adlı kitabı Post-truth konusunda neredeyse başucu kitabı oldu. Keyes, batı toplumlarında meydana gelen  siyaset yapma geleneğinin değişimini  analizini ediyor. Bu kitap hakkında bir makaleyi okuyabileceği linki meraklı okuyucu için aşağıda veriyorum. [1]

Batı doğu şeklinde bir ayırım yapanlar genellikle gelişmiş ülkelerin kültürel birikimini vurgulamak için var-yok, orada öyle burada böyle analizleri yapmaya bayılıyorlar. Ben bu ayırımı yapmanın gereksiz olduğunu düşünenlerden olduğum için bu analizi günümüzde tüm dünya halkları olarak okumak gerektiğini söylemeliyim.

Hiçbir dönemde yalan söylemek bu kadar hafife alınmamıştır. Yalan söylemenin neredeyse kim daha iyi yalan söylüyor rekabetinin yaşandığı bir kamusal alandan söz ediyoruz. Keyes’in işaret ettiği alanlar siyasi ortamları ön plana alarak herkesin bilip te göz yumduğu alanlar esasında.

Keyes neyi işaret ediyor?

Siyasi rejimlerle insan ilişkilerinde  yeni bir döneme girildiğinin işaretlerini vermektedir.

Bu aşamada Yalın Alpay’ın “Yalanın Siyaseti” adlı kitabından da burada söz etmek gerekir.  

“Artık kimse modernizmin yıllar içerisinde kazandırmış olduğu eleştirel bakışı, olaylara rasyonel yaklaşımı kullanmaya gerek duymuyor, verileri kontrol etmeyi, doğrulamayı ya da yanlışlamayı düşünmüyor.

 Onun yerine tamamıyla duygularla ve inançlarla hareket ediliyor… Artık liderlerin söylediği her şey bu kitle için hiçbir eleştirel süzgeçten geçirmeye gerek kalmadan sarsılmaz birer hakikate dönüşüyor.

 Siyasette inançlar, kanaatler ve önyargılar, aklın çok önüne geçiyor. İşte böylesine sakatlanmış bir dünyada bugün hakikatin önemsizleşmesi (post-truth) dönemi diyoruz.”

İçine girdiğimiz yeni çağı çok güzel tarif ediyor. İnanç, önyargı, kanaat gibi sübjektif çıkarımların revaçta olduğu bir dünyayı anlatıyor. Bugün içinde yaşadığımız “Yalan Dünya” yı.

“Olgular” (facts), duygular (feelings) ve inançlar (bliefs) üçlemesi psikolojide bir  hiyerarşi oluşturur. Bu hiyerarşinin bozulması ya da birinin eksik olması bazı beklenmedik sonuçlar doğurur. Algılama yeteneğine sahip olan her kes gözlem yapabilir. Yapılan gözlemlerden de bazı psikolojik sonuçlara varılır. Eğer sadece duygularla yola çıkılıyorsa aldanma katsayısı, yalanlara karşı hassasiyet bozulabilir ve insan kararlarında duygular dünyasına dayalı olarak   kaypak bir zemine oturur.

Bu zemini en iyi analiz edenlerden biri de Fransız düşünür Michel Foucault’ dur.[2] ,

Foucault, iktidar ve insan arasındaki ilişkiyi en iyi inceleyen bir düşünür olarak antik Yunan filozoflarının izini sürer ve “parrhesia”nın, “özgür konuşma”, “dürüst konuşma”, “açık sözlülük” ve konuşanın bir şey saklamadan “her şeyi söyleme”sini anlamında kullanıldığı dönemleri enine boyuna analiz eder.

Antik Hellen kent devletlerinde kelime anlamı olarak bir vatandaşlık hakkı olan söz hürriyetinin kullanımı belirli koşullara bağlıdır. Parrhesiazomai, “parrhesia kullanmak”, parrhesiastes ise “parrhesia kullanan kişi”dir. Foucault’ya göre parrhesia, hakikati konuşmak için gerekli dürüstlüğe ve cesarete sahip olmak demektir. Çünkü hakikati konuşmak belirli bir riski de beraberinde getirir. Muktedirlerin doğu olana yani hakikate tahammüllerinin kat sayısının düşük olduğunu bilerek bu riskin ölüm tehlikesine kadar gittiğini söylemeliyiz.  Türkçedeki ata sözü gibi: ”Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar.”  Üstüne üstlük elinde neyi varsa neyi yoksa hepsini alıp çırılçıplak kapının önüne koyarlar. Muktedirlerin her dönemde adının karıştığı kanunsuz işlemlerin olduğu su götürmez. Hele günümüzde bu işlemleri gözler önünde arsızlıkla sürdürenlerin kuyruklu yalanlara ihtiyacı olduğunu ileri sürebiliriz.

Antik kent devletlerinde vatandaş yani  Parrhesiastes  dürüstlüğe göndermede bulunur fakat kavramın asıl niteliği konuşanın, hakikati dile getirirken üstlenmesi gereken risktir. Foucaolt’a göre hakikati söylemek, en uç biçimiyle, yaşam ve ölüm oyununun bir parçasıdır. Ucunda ölüm olan hakikat oyunu.  

Parrhesiada vatandaş konuşmacı özgürlüğünü kullanır, kandırma yerine dürüstlüğü, sahtekarlık yerine hakikati, hayat  yerine ölümü, yaltaklanma yerine eleştiriyi, kendi çıkarını koruma ve ahlaki kayıtsızlık yerine ahlaki ödevi tercih etmesi gerekir.

Foucault, antik çağda “parrhesia” kavramının kent devleti yaşamında etkili olduğu dönemlerle ilgili  olarak üç farklı  paradigmanın ortaya çıktığına işaret eder.

 İlk paradigma, trajediler döneminin ünlü eseri Europides[3]’in Ion’unu ve Perikles’in söylevini ele aldığı MÖ. 5.yüzyıldır. Bu dönemde iyi ve kötü parrhesia olarak adlandırılabilecek bir paradoks ortaya çıkar. Kent  demokrasisi, varlığını sürdürebilmek için yönetme sorumluluğunu alabilecek olan parrhesiastes’e ihtiyaç duyarken,  kötü parrhesiayı temsil eden  yönetici demokrasinin içinde hakikati söyleme pratiğini tehdit ederek demokrasiyi engellemektedir. Burada  demokrasi ile parrhesia dengesi idealize edilmektedir.

İkinci paradigma için Socrates’in sapkın olarak suçlanması ve yaptığı savumayla ortaya çıkan  Socrates’in tutumudur. Foucault’ya göre  “Soktratik parrhesia”yı bir önceki iyi ve kötü parrhesia paradigmasından ayıran esas nokta ise,  hakikati söyleyenin aldığı  risk değil, Sokrates’in yaşamını söylediklerine bağlaması yani yaşamını parrhesia ile kaplaması  ve herkesin de parrhesiayı böyle  uygulamasını istemesidir.  Sokratik parrhesianın hedefi yönetici olmak ya da kent meclisini  ikna etmek değil, bir kent vatandaşını  kendisi ve başkaları için endişe duymaya ikna etmektir; bu da o insanın hayatını tümüyle farklı bir paradigmaya doğru değiştirmesi parrhesiastes olması anlamına gelmektedir. Sokrates kendisi için değil herkes için parrhesia istemektedir.

Üçüncü paradigmanın açıklanmasında  Foucault, Sokrates’le başlayan hakikat ile yaşam arasındaki bu kesintisiz ilişkinin, üçüncü paradigmayı oluşturan ve o dönemde çok yaygın olan Kinik felsefeye göre yaşayanların düşünce yapısı olduğunu işaret eder. Nedir bu Kinik felesefe[4]_   Foucault, Kiniklerle,  parrhesianın “skandal” biçimini aldığını belirtir. Yasaları ve âhlakî ilkeleri umursamamak, rahatlığı reddetmek, ruhun ve bedenin iradesini yükseltecek egzersizler yapmak, utanmamak, acıya dayanıklılık göstermek gibi özelliklerin Kinik felsefenin temel taşları olduğunu ileri sürer.  Ayrıca Kinik yaşam, zenginliğin ve refahın reddidir; gizli olmayan, bağımsız  yaşam tarzıdır.  Kamusal ve özel yaşam ayrımları yoktur. Yoksulluk, çirkinlik, kölelik, dilencilik gibi düşkün yaşam tarzı da Kiniklerin tercih ettiği özellikler olarak üçüncü paradigmanın kapsamına girer.[5]

Günümüzde yaşadığımız coğrafyada vatandaşların  parrhesia  hakkı olup olmadığı siyasi bir tartışmanın kapsamına girer. Kimine göre siyasiler ve medya hakikatleri anlatır, kimine göre yalanları. Yalan söylemenin bin bir gri tonu olduğu da su götürmez. Medyayı izlemek zorunda olan kitlenin yalanla hakikati birbirinden ayırmak için elinde yeterli veri yoktur. Referansla sürdürülen bir hakikat oyununun tam ortasında yer alan temellerinden sarsılmış geleneksel kurumların da halk nezdinde itibarı  kalmamıştır.    

Kamu oyunda etkili olan iletişim yöntemi zamanla değişti mi?  İnsanlar bilimsel verilere dayalı olmayan gerçekleri yani kurma gerçekleri mi daha inandırıcı buluyorlar? Yalanlara inanmak daha mı kolay? Yetersizliklerini inançlarıyla mı aşmaya çalışıyorlar? Yoksa kolay yolu seçerek Kinikler gibi hedonist bir yaşam sürmeye mi çalışıyorlar?

İncelenmesi gereken  bir diğer konu da  bazı siyasetçilerin kolayca halk kitlelerini istedikleri yöne döndürmelerinin  neden bu kadar kolay olduğudur.  Burada gerçeğin nesnel varlığı değil de   insanların duygularına kapılarak referans yoluyla tercih  ettikleri sonucu ortaya çıkıyor.  

Şimdi günümüzde kent yaşamının Covid-19 yasakları arasında on ikinci ayı doldururken  her tür medyayı izlemek neredeyse bir zorunluluk oluyor. Kendi evinizin  sınırları içinde tecrit oluyorsunuz. İnternet, telefon, TV ve radyo vasıtası ile dış dünyaya bağlanıyorsunuz. Arkadaş, dost ve akrabalarınızla  yüz yüze görüşme  imkanınız yok. Sosyal izolasyonun tam ortasındasınız.

 Platon, bilginin yanılmaz olduğunu söyler. Bunu mitoslar çağında bilgi ve inanç arasındaki farkı belirtmek için söylemiş olabilir. Bilginin insanı yanlışa götürmeyeceğini  ifade ederken, inancın yanılabilir olduğunu, insanın yanlış yapabileceğini 2500 yıl önce akademide ders olarak okutur. Platon ayrıca devletin nasıl bir kurum olduğunu ve devlet ve birey arasındaki farkları da ortaya koyan uzun diyaloglar yazar. Devlet felsefesinin ne olduğunu da açıkça anlatır.

Bilgi ve inanç günümüz hakikat sonrası çağda yani kurmaca gerçekler çağında örneklerini çok sık gördüğümüz siyasi olayların değerlendirmesi açısından iki farklı kulvar olarak karşımıza çıkıyor.  Platon diyaloglarında doğru  bilgiye baş vuran insanın yalan söyleyen siyasiler tarafından ikna edilmesinin zor olduğunu öte yandan her ne kadar güçlü inanç sahibi olursa olsun o insanın  doğru bilgi ile ikna edilebileceğini söyler.

Medya ve medyadan bize ulaşan bilgilerin doğru olup olmadığını teyid etmek giderek zorlaşıyor. Hem yeni hem de eski bir kavramla karşı karşıyayız. Anglosakson kültürünün hüküm sürdüğü ülkelerde  bir çağı anlatmak üzere kullanılan prefiksler (kelime önüne gelen ekler)   ”Pre” ve “post”  bir dizi felsefi kavramı da beraberinde getiriyor. “Öncesi” ve “Sonrası” gibi tamlamalarla yeni isimler ya da sıfatlar üretiliyor. “Hakikat Sonrası Çağ”, “Hakikat sonrası siyaset” tanımlarıyla da çok daha farklı bir paradigmanın hüküm sürdüğü zaman dilimleri  anlatılmak isteniyor.

“Post” eki bir şeyin sonrası anlamını taşıması gerekirken “post-truth” kavramında nasıl olmuşsa anlam değişimine uğramış, tamamladığı sıfatı (hakikati) olumsuzlaştıran bir anlam kazanmıştır. Post truth aslında hakikatin zıt anlamına, olumsuz hale getiren bir ek haline dönüşmüştür. Daha basit söylersek, doğru olmayan, hakikat olmayan anlamına bürünmüştür.   

“Modernizm” ve “Postmodernizm” olarak adlandırılan  dönemler ,19.- 20. Yüzyıllarda felsefeden edebiyat ve sanata, ekonomiden siyasete kadar bir çok alanda en azından batı uygarlığının kültürel gelişimini yansıtır.

Modernizm  karanlık çağdan yani din baskısından aydınlanma çağıyla gelinen laik düşünce yapısına geçiştir.  Bu çağda geleneksel sanatlar, edebiyat, toplumsal kuruluşlar ve günlük yaşamın artık zamanını doldurduğu ve bu yüzden bunların bir kenara bırakılıp yeninin aranmasıdır.

Batı toplumları 2500 yılda demokrasi konusunda çok yol aldı. Türkiye ise daha “aydınlanma” çağını tam olarak yaşayamadı. Mustafa Kemal ve arkadaşlarının kurduğu modern ve laik bir cumhuriyet fikrini hiçbir zaman benimsemeyen kitleler tarafından engellenmeye çalışıldı. Cahil kitleleri  inancı ön plana çıkararak boş vaatlere yönlendiren  kişisel çıkarlarını ön plana alan sözde milli ve tutucu siyasi hareketler toplumda hep kargaşa yarattı. Yıllar boyunca bir ileri iki geri yol alan Türk demokrasisinin kişisel özgürlükler, bireysel temel hak ve özgürlükler, fırsat eşitliği, sosyal devlet konularında dünya liginde son sıralarda yer alması büyük bir talihsizlik. AB kriterlerine daha doğrusu Kopenhag kriterlerine uyum sürecinde yapılan yanlış iç ve dış politika stratejileri ülke insanını fikren ve ekonomik olarak geriletmiş burada sözünü ettiğimiz modernizm, postmodernizm akımı halkın büyük bir kısmının farkına bile varmadığı entelektüel kelimeler olarak kalmıştır. Toplumda yaygınlaşma fırsatı bulamayan bu batıdan gelen fikri akımların önemi kavranmamıştır.

Modernizm kavramını çağdaşlaşma anlamıyla değerlendirerek akla hep yeni, yeni olan, eskiden uzaklaşmış anlamına geldiğini ve kavramın yakın zamanın eş anlamlısı olarak kullanıldığını söylemek mümkündür. Bu felsefi kavramları tartışırken ne yazık ki Türk insanının fikri gelişimi olarak değil de batılı insanın fikri gelişimi olarak düşünmek gerekir.

Modernizmle birlikte insan eleştirel, sorgulayıcı bir özne olmaktan çok üst varlık konumunda kalmaktadır. Bu da modernizmin giderek dogmatik hale dönüşen, sert bir ideolojiye bürünmesine neden olmaktadır.  Modernizmin ardından postmodernizm akımı gelmiştir. 

Postmodernizm düşüncesi modernizmin eleştirisidir; hakikatin, adaletin, demokrasinin tek bir versiyonu olmadığını tekil bir düşünce yapısı yerine çoğulcu bir düşünce yapısı gerektiği J.  Derrida’nın deyimiyle, postmodernistlerin asıl amacı modernizmle birlikte kurulan, işleyen kurumlar ve kavramları yapı bozumuna uğratmaktır.

Postmodernizmin modernliği eleştirmek üzerinden oluşturduğu çerçeve bu yeni akımın da temel hareket alanını oluşturmaktadır. Postmodernizm, modernizmin oluşturduğu Aydınlanma, Bilimsel ve Sanayi Devrimlerinin getirdiği kalkınmacı anlayıştan ve bilimsel bilginin kutsallığından ciddi bir kopuşu da ifade etmektedir.

Postmodernizm genel geçerlik iddiaları taşıyan kuramlarının  reddedildiği, çoğulculuğun öne çıktığı, bilginin edinilmesinde değişen teknolojinin hız faktörleri, eşitlikçi yatay ilişkileri arttırmış ve siyasal kimliklerin yok olmasına, ideolojilerin sınırlanmasına ulus devlet anlayışında değişen görünümlerden dolayı sınırların zorlandığı buna ek olarak kişinin kendi kimliğini konumlandıracak alanın yok olmasını da beraberinde getirmiştir.

Postmodernizm  bireyselleşmenin kutsandığı genel değerlerin yapı taşlarının ayrıştırıldığı farklı bakış açılarını önemser. Hiçbir şey göründüğü gibi değildir.

Giderek artan bilgi ve teknolojik gelişmelerin ışığında toplumsal karmaşıklığın da arttığı, insanın  kontrolden çıktığı varsayımıyla modernizm sonrası yeni bir arayışın ortaya çıktığı da söylenebilir.

Postmodernistlerin   oluşturduğu simülasyon kuramı, tüketim kültürü üzerine yazdıkları, gerçekliğe dair düşünceleri, medya ve kitle iletişim araçlarına yönelik getirdiği eleştiriler ile günümüz modern insanını ve siyasetçilerini etki altına almaktadır.

Postmodern medya kuramcıları modern medya araçlarının   iletişimi yok ettiği, gerçeğin yerini simülasyonun aldığı ve yaşadığımız evrenin temelde bir simülasyon evreni haline dönüştüğünü ileri sürerler.

Modernizme geçiş yapmamış ülkelere baktığımızda,  modern anlamda gerçeklik ilkesinin varlığına dair bir şeyler bulmak mümkün değildir. Halan ilkel kökenlere sahip geleneklerinin gündelik yaşamı düzenlediği görülmekle birlikte, alın yazısı ve yazgıya olan inanç kolektiften çok kişisel bir talih anlayışını doğurmaktadır. İnsanı çevreleyen fiziksel gerçeklik onlar için, talihin modern bir toplum olma yolunda önlerine çıkardığı en büyük engeldir.

Modern bir toplum olma yolunda ilerleyen   ülkeler için ise;  sosyal, politik, ekonomik ve kültürel açıdan en önemli hamle olan zihinsel dönüşüm, paradigma değişimi toplumun genelinin eğitim düzeyinin yeterli olmaması nedeniyle anlaşılamamaktadır.

 Gerçeklik, hakikat  ilkesi, modernleşen toplum içindeki bireyin toplumsal, politik, ekonomik ve kültürel yaşamı karşısında bir tür duygu halini almaktadır. Bu gerçeklik bir tür metafizik, ya da zihinsel bir süreçtir.

 Modernizm ve postmodernizm üzerine yapılan  çalışmalar toplumlardaki dayanıklı sosyal yapıların hasar görmesi sonrasında  kısa ömürlü, geçici sosyal yapıların ortaya çıkmasıyla  “akışkan modernite” adı verilen bir çağa evrildiğini göstermektedir.  

Modernizmin önem verdiği “akıl” ve “olgu”  postmodernizm sürecinde tedavülden kaldırılmasa bile değeri düşürülmüş, yerini yalanlara sahte ya da kurmaca  gerçeklere bırakarak  tartışılır olmuştur.

Felsefede “gerçeklik” ve “hakikat” farklı anlamlar taşır. Gerçeklik var olandır. Görünen meyse odur.  Hakikat ise gerçekliğe uygun olan zihinde üretilen  düşüncedir. Zihinsel bir aktivite gerektiren hakikat, bu aktiviteyi gereksiz gören çoğunluk ve onları etkileyen unsurlar nedeniyle içinde bulunduğumuz dönemde değersizleşmiştir.

 Hakikati üreten zihin faaliyeti neden değersizleşmiştir?

Hakikat sonrası çağda söylemlerin toplumun duymak istediği biçimde tanzim edildiği ancak arkada çok farklı bir gerçeklik olduğunu belirtmek gerekmektedir. Toplumlar siyasi anlamda yalanlarla yönlendirilmektedir.

Fransa’da “parlament” kelimesinin parla(konuş)-ment(yalan) olarak ikiye bölündüğünde siyasetle yalan arası bağın ortaya çıktığı belirtilmektedir.

 Hakikat sonrası çağda siyasette yalan söylemek için doğrudan demokrasilerde olduğu gibi etkili bir retoriğe de ihtiyaç kalmamıştır. Sahtelik, yalan, riyakârlık (riya-Arapça, kâr-Farsça: Türk Dil Kurumu sözlüğünde ikiyüzlü anlamında kullanılan bir kelime) gibi konular ahlâken negatif bir anlam içermesine rağmen bazı düşünürler bu tür kelimelere olumlu özellikler atfetmekten geri durmamıştır.

 Nietzsche, yalan söylemenin toplumsal gereklilik olmasının yanı sıra sanatsal bir haz kaynağı olduğunu savunmaktadır. Ayrıca Nietzsche yalanın ve hayalin insanın yaşama karşı en büyük motivasyonu olduğunu belirtir. Toplumda değer gören filozofların fikirleri yalanı normalleştirme adına etkili olmaktadır.

 Sahte imajlar, toplumsal yapıda hızla çoğalmakta olup filmler, diziler, gazeteler, sosyal medya ve nihayetinde siyaset bu değişimi hem üreten hem de etkileyen olarak önemli bir rol oynamaktadır.

Kant “yalan söylemek yanlıştır” diye ileri sürerken, Montaigne, Voltaire ve Bacon bunun duruma göre değişeceğini ifade etmektedir. Diğer yandan ise Machiavelli, Nietzsche ve Wild “iyi bir yalan için söylenecek çok şey var” şeklinde düşünmektedirler.

Yalanın insanın varoluşundan kaynaklandığını savunan antropologlar genel olarak aslında hakikatten çok yalan içinde yaşandığını ve bunun da kanıksandığını öne sürmektedirler. . Hakikat sonrası çağda insanların birbirine olan güveni ortadan kalkarken yalanlara inanma eğiliminde de artma gözlenmektedir. Toplumda yalanın artması yozlaşmayı getirmektedir. Toplum içindeki bağlar zayıfladıkça bireyler benmerkezci düşünme ve davranma eğilimi göstermektedir.

Postmodernizmin geldiği son noktadan itibaren de iktidarla halkın değişmeyen çelişkisi ve buna bağlı olarak bir güç mücadelesi başlar. Muktedir siyasetçi post-truth çağında gerçekleri çarpıtmayı öğrenmiştir. Gerçekleri çarpıtmak kazançlı bir işlemdir.  

Post-truth; teknolojik aletlerin de yardımıyla, rasyonel akıl yürütme yetisinden, muhakeme yapmaktan, kuşkulanmaktan ve hakikate ulaşabilmek için ihtiyaç duyulan ipuçlarını aramaktan bireyleri uzaklaştırmıştır.

Bununla birlikte post-truth, gerçek ve ona içkin yargılar arasındaki alışverişi kopartmış, bunun sonucunda oluşan gerçekliğin değersizleşmesi de, yalanın farkına varılsa bile, gerçekmiş gibi kabul edilmesi sorununu doğurmuştur.

Gerçekliği değersizleştiren neden ise; sadece yalanın kendisinde değil, post-truth çağ ile birlikte kazanılan ve tamamen duygulara yönelik etkide bulunan, doğru ya da yanlış olduğuna bakılmaksızın inandırma girişiminin kendisidir

Post-truth çağ ve sahip olduğu değerler, medya değerleriyle bütünleşerek kendi gerçekliğini oluşturmuş ve bu gerçeklik dahilinde oluşan yalanlar, daha yıkıcı ve yaşamın temelini sarsan alternatif etik normları inşa etmiştir. Bunun sonucunda; gerçek ve gerçekle bağlantılı düşsellik ortadan kaybolmuş, nesnel gerçeklik yerini her şeyin gerçekleşmesinin mümkün olduğu “bütünsel gerçekliğe” bırakmıştır.

Haber kaynaklarındaki artış, yalanların, söylentilerin ve dedikoduların dolaşabilme fırsatı bulduğu çevrimiçi platformların çoğalması, post-truth dönemin ortaya çıkmasındaki bir başka önemli işaretlerdendir.

 Ana akım medyadaki kaynaklara kıyasla, içinde yaşanılan network’te paylaşılan yalanlar, anında gerçek görünümüne bürünebilmektedir. Bireyler köklü inançlarını sarsabilecek bir kanıtla karşılaştıklarında ise, kanıtı kabul etmekten ziyade, gerçekliğe sırt çevirmektedirler. Post-truth çağda artık, haber kuruluşları için söz konusu içeriğin doğru olup olmadığı değil, haberin kitlelere yayılması daha fazla önem arz etmektedir. Bu durum günümüzde; yalanların, çarpıtmaların ve asılsız söylentilerin, gerçeklerden daha çok yayılma ve okunma imkânı bulmasına sebep olmuştur.

Medya ortamlarında yalan haberlerin, gerçeklere göre daha derinlere sızdığını ortaya koyan araştırmalar, yalan haberlerin özellikle sosyal medyada gerçeklere göre kat be kat daha uzun süre görünür olduğunu ve gerçeğe dayanan bilgileri içeren haberlere göre daha fazla insana ulaştığını ortaya koymuştur.

Gerçek olmayan   haberler genellikle; insanların görüşlerini, tercihlerini etkilemek, belli bir ideolojinin gündemini teşvik etmek veya seçenekler arasında kaosa neden olmak için belirli uzmanlarca oluşturulmaktadır. Gerçek olmayan haberler aracılığıyla gündemin yeniden üretilmesinde çok elverişli bir ortam olan sosyal medya platformları ise bir değil bir çok alternatif hakikat üreterek, kaypak anlatımlarla kaos oluşturarak, toplumsal anlamda gerçek olanın önemini yitirmesine sebep olmaktadır.

Sosyal medya platformlarında alternatif gerçek içerik üretme maliyetinin çok daha düşük olması sebebiyle muktedirlerin ideolojik hedefleri doğrultusunda saygın bir kamusal görünüm elde etme çabası giderek kolaylaşmıştır.

————————————————————————–

Kaynaklar:

Koruk, Ersel,  GERÇEKLİK-ÖTESİ ÇAĞI HEGEMONYA VE İKLİM KRİZİ ÜZERİNDEN ANLAMAK, Yüksek Lisans Tezi, Marmara Üniversitesi, İstanbul, 2020

Hafızoğlu, Yeşim, HAKİKAT SONRASI ÇAĞDA KADIN ve SİYASET, Doktora Tezi, Mersin Üniversitesi, Mersin 2020

Alpay, Yalın. Yalanın Siyaseti (3. Baskı). Destek Yayınları (2018)..

Uzun, İmran, FOTOĞRAF SANATINDA SOYUTLAMALAR, Atatürk Üniversitesi, Erzurum, 2019

Karaarslan, Aslı, POST-TRUTH VE MEDYADA GERÇEKLİK, Yüksek Lisans Tezi, Marmara Üniversitesi, İstanbul, 2018

Orak, Büşra Gizem, SOSYAL MEDYADA HAKİKAT ÖTESİ (POST-TRUTH) KAVRAMININ ELEŞTİREL KURAMLAR ÇERÇEVESİNDE İNCELENMESİ, Yüksek Lisans Tezi, Ege Üniversitesi, İzmir 2020

Özden Önder, YALAN, YEMİN VE SİYASET: “HAKİKAT-SONRASI” SİYASETE İLİŞKİN BİR SORUŞTURMA, Doktora Tezi, Ankara Üniversitesi, Ankara 2018

Arendt, Hannah (1958), “Totalitarianism”, Meridian,

 Arendt, Hannah (1972), “Lying in Politics: Reflection on the Pentagon Papers”,

  Arendt, Hannah (2014), Kötülüğün Sıradanlığı, çev. Özge Çelik, İstanbul:Metis

Eco, Umberto (2011), Prag Mezarlığı, çev. eren Yücesan Cenday, İstanbul:Doğan Kitap

Foucault, Michel (2001),“Bireylerin Siyasal Teknolojisi”, Kendini Bilmek

içinde, Michel Foucault ve diğ., çev. Gül Çağalı Güven, İstanbul:Om Yayınları.

Foucault, Michel (2005), Doğruyu Söylemek, çev. Kerem Eksen,

İstanbul:Ayrıntı.

Foucault, Michel (2011a), The Government of Self and Others: Lectures at the

Collège de France, 1982-1983, çev. Graham Burchell, USA: Picador.

Foucault, Michel (2011b), Felsefe Sahnesi, çev. Işık Ergüden, İstanbul:Ayrıntı.

Foucault, Michel (2012), The Courage of Truth: The Government of Self and

Others II; Lectures at the Collège de France, 1983-1984, çev. Graham Burchell,

USA: Picador.

Foucault, Michel (2014), On the Government of the Living; Lectures at the

Collège de France, 1979–1980, çev. Graham Burchell, USA: Picado

Habermas, Jürgen (1979), “What is Universal Pragmatics”, Communication and the Evolution of Society içinde, çev. Thomas McCarthy, Boston:Beacon Press, 1-68.


[1] https://www.cumhuriyet.com.tr/amp/haber/ralph-keyesden-hakikat-sonrasi-cag-877936

[2] Paul-Michel Foucault) (15 Ekim 1926 – 25 Haziran 1984), Fransız  düşünür, sosyal kuramcı, tarihçi, edebiyat eleştirmeni, antropolog, psikolog ve sosyolog.

[3] Atinalı tragedya yazarı. MÖ.480-406

[4] Kinik Felsefe insanın özgürlüğü ve kendi iç bağımsızlığı ile yaşamını sürdürmesidir. İnsan, her tür gereksinmeye olan bağımlılığından kurtulmalıdır. Dolayısıyla böyle bir erdem anlayışı, bilgi ile temellendirilir; yani, insan ancak bilgilenme aracılığıyla kendisini kuşatmış olan gereksemelerden sıyrılabilir. Onlar açısından bilgi ve ahlaki ilkeler bu nedenle salt soyut bir bilme meselesi değil, somut yaşamda yaşanması gereken şeylerdir. Kinik filozoflar, bütün bu yaklaşımlarına uygun bir kişilik örneği olarak Sokrates’e işaret ederler. Kinizme göre, insan kendi kendisine dayanmalıdır, ki erdemli, yani kendine yetebilen bir kişi olabilsin. İnsanın doğaya karşı geliştirdiği toplumsallık, büyük ölçüde gereksiz ve yozlaştırıcı nitelikler arz eder; kinikler buna karşı doğal ve sade yaşamı öne çıkarırlar.

[5] https://guides.lib.berkeley.edu/c.php?g=901488&p=6487003

“Post-Truth” III

Post navigation