“Tarih boyunca öncelikle Hristiyanlara sonrasında Azınlıklara ve Türklere ev sahipliği yapmış adada özgün bir fiziksel çevre oluşmuştur. 19. ve 20. yüzyıl kentsel ve mimari özelliklerini yansıtan bu çevre 20. yüzyılda mübadele ve varlık vergisi sonucunda azınlıkların Adalar’ı terk etmesiyle zarar görmeye başlamıştır. Günümüze kadar devam eden bu tahribat Burgazada’daki doğal ve tarihi çevre açısından bir tehdit oluşturmaktadır.” Şehir Plancısı, Mimar Selin KARSAN

Adalara gitmek biraz nefes almak için bir İstanbullu’nun yapacağı en kolay şeylerden biri.  Pandemi nedeniyle seyahat kısıtlaması var. Neredeyse bir yılı dolduruyoruz. Apartmanlara sıkışan yaşamlar “angst” üretiyor.

Angst eski kuzey  dillerinden (cermen) gelen bir kavram. Türkçeye çevirisi de çok kolay değil. Bir çok yazar “endişe” olarak çeviriyor. Almancadan çevirenler ise “korku” olarak çeviriyor. Psikoloji kavramı olarak açıklandığında ise “ölüm korkusu” olarak kullananlar var. Varoluşçu filozofların da  geniş anlamlarda kullandığı bir kavram.

Danimarkalı Søren Kierkegaard’ın detaylı olarak incelediği “Begrepped Angest” kavramı.[1] düşünüldüğünde buna varoluş korkusu ya da yok olma korkusu da denebilir. Daha sonra Nietzsche, Sartre ve Freud gibi düşünürlerin de üzerinde durduğu “angst” çağdaş düşünen insanın bir karabasanı olarak  Covid-19 pandemisi ile  ölüm meleği azrailin tırpanına dönüşüyor.

Özellikle kuzey ülkelerinde çok iyi bilinen bir kavram. Sosyal ilişkileri daha seyrek olanlarda görülüyor. Eğer İsveççe söylemek isteseydik: Ångest (ongest) olarak söylerdik; bir resmini yapmak isteseydik her halde Norveçli ressam Edward Munch’un 1893 yılında Oslo’da yaptığı “skrik” çığlık adlı tablosunu düşünürdük.

Munch bu tabloya Almanca bir isim de vermiş: “Der Schrei der Natur”

Doğanın çığlığı.

Oysa bu tablo bana hep izole olan insanın hissettiği “angst” kavramını düşündürür. Doğanın çığlığı ise doğa katliamlarını çağrıştırıyor. Munch’un katledilen doğanın resmini yapmış olması da mümkündür.

Yüz yıl önce de doğa ve çevre bilinci vardı. Özellikle de doğanın görsel olarak baskın olduğu kuzey ülkelerinde. O muhteşem “huş” ağacı (björk) ormanları geceleri ay ışığında pırıl pırıl yolunuzu aydınlatır. Yaz kış bir başka güzellik sunar insana. Stockholm’de yaşadığım yıllarda kış aylarında huş ormanlarında kar üzerinde çadır kurduğumuz günleri ve geceleri hala hatırlarım.

Salgın nedeniyle seyahat kısıtlaması var. En son geçen yıl şubat ayı ortasında Bergama’da bir fotoğraf gezisine katılmıştım. Çok verimli ve  keyifli geçen bir seyahat olmuştu. Pandemi sürecinde yine geçen yıl  kasım ayında Maşukiye, Yedigöller, Abant, Pürenli  yılın ikinci seyahati idi.

Hepsi bu.

Kısıtlamalar devam ediyor ama bir türlü virüsün yayılması durdurulamıyor.  Kurallara hiçbir koşulda uymayan geniş bir kitle var. Sürekli yanlış bilgi üreten bir diğer kitle ile bu kitle yarış halinde.

Neyin doğru neyin eğri olduğunu anlamak kolay değil. Siyasi rüzgarlara göre haber yapan medyanın günlük olarak verdiği istatiksel sayılara bakılırsa ve bu sayılar doğru kabul edilirse “normalleşme” olarak adlandırılan değişimin ne zaman olabileceğini söylemek zor.

Zaten siyaset kurumlarına ve medya kurumlarına olan güven duygusunu yitireli çok ama çok uzun zaman oldu. Bir yandan kısıtlamalar sürerken karar alıcı mevkilerde olanların toplantı, tören, kongre, vb. gibi kitlesel etkinlikleri non-stop kapsam dışı olarak devam ediyor.

Ne diyelim? “Primus inter pares”[2] olarak Latince deyimin işaret ettiği çarpıklığın bir başka yönü demek daha doğru.

Eski İstanbul ahalisi bu tür salgın hastalık dönemlerinde adalara sığınırlarmış. Hangi ahali diye merak edenlere, adada evi ya da imkanı olanlar cevabını vermek gerekir. Tüm adaların kapasitesini  düşünsek bile  sığınacak ev sayısı çok az. Şanslı bir azınlık diyelim. Ada ahalisi son yüz yılda büyük değişikliklere uğradı. Eski nüfus yapısı artık yok. Osmanlı’dan geriye kalan nüfus yapısı cumhuriyetin ilk yıllardan itibaren “Jakoben”[3] akımın etkisindeki idareciler tarafından bilinçli olarak değiştirilmiş durumda.

Günlük kısıtlamalar her gün yürüyüş yapanlar için büyük bir sorun. Günlük yürüyüş güzergahlarımda değişiklikler yaparak aşı sıramı bekliyorum. Eğer aşı olursam bu üzerime abanan Covid-19 karabasanından kurtulacağımı daha rahat hareket edeceğimi düşünüyorum.

Aşı konusu da bir başka muamma. Binlerce soru var ama cevaplar tatmin edici değil. Öncelikle aşı türleri arasındaki farkların yeterince bilinmediği gerçeği var. Pfeizer aşısı mı Sinovak aşısı mı, yoksa diğerleri mi daha etkili sorularının cevabını Türk doktorlar (elde var hüzün) şarkısını söyleyerek  veriyor.

Üçüncü faz sonuçları açıklanamıyor bir türlü. Söylendiği kadarıyla yeterince denek bulunamamış. Böyle bir aşı için savunma yapıyor doktorlar.

Türk halkının bu “kul” paradigmasından artık gına geldi. Bu teslimiyet bu yüzyılda görülmüş iş değil. Savunulacak bir yanı da yok.

“Sinovak Çin aşısını tercih ettik çünkü daha ucuz.”

“Ne yapalım devletimiz bunu öngörmüş.”

“Çaresi bunu kabul edeceğiz .”

Toplumun hiç bir kesiminden canları tehlikede olmasına rağmen ses çıkmıyor. Neden benim başka seçeneğim yok, sorusu sorulamıyor. Devlet serbest ticarete engel oluyor. Her şeyin ithalatı serbest, covid-19 aşısı yasak.

Neden?

Cevap var ama tatmin edici ve inandırıcı değil. Böylesine çaresiz kalmış bir toplumun gittiği yön de belli esasında.

Yürüyüşlerimi önceleri evden çıkıp rıhtım, Moda kulübü , Moda Caddesi üzerinden yapıyordum. Hareketsiz geçen günler, sıkıntıdan yenen yemekler aşırı kilo olarak geri dönünce bende alarm zilleri çalmaya başladı. Ne yapıp yapıp hareket etmek gerekli.

İlk parkura ilaveler yaparak ikinci parkurumu hayata geçirdim. Sahilden Kadıköy-Bostancı parkurunu yürümeye başladım. Yeldeğirmeni’nden çıkıyorum Yoğurtçu parkı üzerinden Kalamış, Fenerbahçe sahiline ulaşıyor sonra belediyenin kırmızı yürüyüş yolunu kullanarak Bostancı’ya kadar yürüyorum. On kilometre.. Dönüş ya trenle ya da dolmuşla. Treni tercih ediyorum. Hem daha kısa sürüyor hem de sosyal mesafe daha avantajlı.  

Her gün aynı parkuru yürümek bazen sıkıcı olabiliyor. Bu nedenle üçüncü parkurumu adalar üzerinden yapmaya açmaya  verdim.

İlk ada doğal olarak daha önce de defalarca yürüdüğüm Burgazada parkuru. Burgazadadaki  yürüyüş parkuru işaretli değil. Aslında hiçbir adada yürüyüş parkur işareti yok. Bilerek mi konmuyor yoksa daha farklı bir nedeni mi var bilmiyorum. Oysa bazı doğa grupları adalarda yürüyüş, bisiklet etkinlikleri düzenliyorlar.

Burgazada yürüyüş parkurum yaklaşık 7 kilometre.  Parkurun  170 metre irtifadaki  tepeye (Hristos Tepesi) tırmanış ve iniş ihtiva etmesiyle, panoramik deniz ve adalar manzarasıyla  da çok keyifli olduğunu söylemek mümkün.[4]

Yürüyüşe genellikle adanın Heybeliada’ya bakan batı kıyısından başlıyorum. Hristos tepesine kadar toprak yoldan tırmanarak kaslarımı iyice açıyorum. Tırmanış iki yanda katırtırnakları ve birkaç tür maki bitki örtüsüyle doğa yürüyüş parkuru tanımına çok uygun. Mevsim itibariyle mimozaların açtığı zamanlardayız. Adalarda şubat ortasından itibaren mimozalar patlayıp açıyorlar. Ada mimozaları aslında endemik mi değil mi bilmiyorum ama güneyde örneğin Antalya çevresinde görülen mimozalardan daha farklılar.

Tepede eski bir manastır ve kilise kalıntısı varmış. (Özhan Öztürk blog yazısı)[5] Orada kızılçam ağaçları arasındaki açıklıktan geçerek seyir noktasına  çıkılabiliyor. Yanımda getirdiğim meyveleri yerken Burgazada tarihini düşünüyorum.

Adaların tarihini birkaç aşamada incelemek daha doğru. Öncelikle “Byzantion” dönemi olarak adlandıracağımız Troya sonrası Akka ve İyon koloni çağından başlayarak Yunan, Pers, Roma, Bizans, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerini de dikkate alarak geçmiş yılları altı yedi döneme ayırarak incelemek daha doğrudur. Bizans Tarihçisi Ioannes Zonaros adanın tüm rüzgarlara karşı korunaklı olması nedeniyle Burgaz adasına “panormos” adını vermiş. Gerçekten de öyle. Sert poyraz ya da lodos estiğinde ada oldukça sakin.

Bizans Tarihi boyunca imparatorlar, prensler ve din adamlarına sürgün yeri olmuş  Burgazada manastır ve kiliseleriyle İstanbul’un önemli yerleşimlerinden birini oluşturmuş.  Adanın nüfus yapısını değiştiren önemli siyasi olayları da incelemek gerekir. Savaşlar, işgaller ve göçler dikkate alındığında en önemli nüfus hareketleri olan  İstanbul’un işgalleri (Haçlı seferleri sırasında ve 1918 yılında) , Lozan sonrası “Mübadele Dönemi”, “6-7 Eylül olayları”, “varlık vergisi dönemi” gibi özellikle “gayrimüslim” nüfusa yönelik “Jakoben” devlet müdahalelerinin etkilerini de düşünerek günümüzdeki durumu açıklamak mümkündür.[6]

Burgazada da dahil olmak üzere azınlıkların Adalar’ı terk etmesiyle adadaki mimari özellikler ve doğal alanlar zarar görmeye başlamıştır. Yeni gelenlerin ekonomik ve kültürel yetersizliği adalara zarar vermiştir. Günümüze kadar devam eden bu tahribat Burgazada’daki doğal ve tarihi çevre açısından büyük bir tehdit oluşturmaktadır.         

Adaların tarihi konusunda çok az kaynak var. Bu kaynaklardan yararlanarak bir analiz yapmayı daha doğru buluyorum. Bu pandemi döneminde adalarda yapacağım yürüyüşlerde eski ile  bağını koparmamış adalılardan  biraz daha bilgi toplamaya çalışacağım.[7]  Ne kadar bilgi toplarsam toplayayım ada coğrafyasının geniş çapta hasar gördüğü o kadar belli ki.

Şehir Plancısı, Mimar Selin KARSAN’ın yüksek lisans tezinden bir çok bilgiye ulaşıyoruz. Karsan, “Prens Adaları “ diye adlandırılan coğrafyayı tanımlıyor.[8]

İstanbul’un güneydoğu Marmara kıyı açıklarındaki Adalar, beşi büyük dördü küçük olmak üzere dokuz adadan ibarettir. Adaların uzun yıllar boyunca kullanılan Rumca ve Türkçe adları şöyle sıralanıyor.   

  • Büyükada (Prinkipo),
  • Heybeliada (Halki),
  • Burgazada (Antigoni),
  • Kınalıada (Proti)
  • Sedefadası (Terebinthos)
  • Yassıada (Plati)
  • Sivriada (Oxia)
  • Tavşanadası (Neandros)
  • Kaşıkadası (Pita)

Burgaz Adanın eski ismi Rumca  Αντιγόνη – Antigoni, Söylenceye göre  İskender’in komutanlarından Demetrios adaya Hristos tepesine bir kale yaptırıyor ve babasının adından (Antigone) esinlenerek adaya verilmiş bir isim olduğu ileri sürülüyor. Bu kalenin kalıntılarını bugün görmek mümkün değil. Adanın bir diğer adı ise “Pyrgos”. Rumca “burç” anlamına gelen Pyrgos Türkçe konuşan halk arasında zaman içerisinde Türkçeleştirilerek günümüzdeki “Burgaz” halini alıyor.

Adanın Prenses adaları arasında en en küçüğü olduğu söylenebilir. Adanın  genişliği  yaklaşık 2 kilometredir. Ada üzerindeki tek tepe Hiristos tepesi yani yeni ismiyle Bayrak Tepe’dir. Ada bir kısmı 2003’te kundaklama sonucu yanmış olan endemik bir kızılçam ormanıyla kaplıdır. Ada coğrafyasına büyük zarar veren bu yangının nasıl çıktığı  konusunda çeşitli rivayetler var.  Adanın 5 metre yakınında, adaya deniz altından kayalarla bağlı olan “Kumbaros” adı verilen bir adacık da yer almaktadır.[9] En az 1 kilometre genişliğindeki boğaz Heybeliada’yı Burgaz (Antigoni) Adası’ndan ayırır. Antikçağ yazarları bu adaya Erebinthus, Bizanslı yazarlar ise Therebintos ya da Panormos adını vermişlerdir. (Vikipedia)

Ortadoks  kilisesinin en saygın patriklerinden biri olan Metodios’un adadaki bir mahzende yedi yıl hapsedildiği söylenmektedir. Bugün bu mahzenin üzerinde Ayios İoannis Kilisesi bulunmaktadır.

Burgazada’nın tarihini incelerken öncelikle geçmişten gelen izlere bakmak gerek. Hristos tepesinde kale olduğunu söyleyen  Evliya Çelebi (1611-1682) bakalım neler söylüyor:

“Ada sahilinde kireçtaşı kayalıkların üstünde küçük ama sağlam bir kale var. Çevresi 17 km. olan Ada’da güzel bahçeleri ve kuyularıyla üç yüz adet ev bulunmaktadır. Halkın tamamı Rumlar ve zengin tekne sahipleri. Ada’da çok sayıda keçi ve yabani tavşan bulunuyor.”[10]

EÇ’nin bu bilgileri nasıl elde ettiğini bilmiyoruz. EÇ yazılarında genellikle “sözlü tarih” yöntemi kullanıyor olduğunu tahmin ediyorum.  Büyük bir olasılıkla EÇ bu bilgileri bir adalı gayrimüslimden dinliyor. Üç yüz adet ev diyor. Keçi ve tavşan varlığından, yani bir yaban hayatından söz ediyor. Bahçeler ver, kuyular var ve üç yüz ev. Bu yaklaşık her evde dört kişi olsa 1200 kişilik bir nüfus demektir. Balık, sebze ve meyve üreten ve kendine yeten bir ekonomi.  Adanın kış ve yaz mevsimlerinde değişen nüfus yapısı günümüzde de devam etmektedir. Mübadele sonrasında sınır dışı edilen Rumların evlerine Balkan göçmenleri yerleştirilmiş, dolayısıyla adanın Türk nüfusu artmaya başlamış. Gelenlerin adanın doğal yapısına pek saygı gösterdikleri söylenemez. Doğal çevrenin sit alanı olarak tescillendiği Burgazada, yangınlarla bitki varlığının büyük bir kısmını yitirmiş.durumda. Adada önceki yaşayan halk gibi üretim yapmak yerine rant peşinde koşanların  kasıtlı olarak  çıkarttıkları  yangınlarla  adadaki doğal ve ekolojik denge tahrip olmuştur. Kızıl çam ormanı  ve makiliklerin kapladığı sahil şeridinde turizm amaçlı açılan yollar bariz bir tahribata yol açmıştır. Turistlerin ve inşaat firmalarının  yarattığı molozlarla, çöplerle dolan ada sahillerinin  doğal yapısı büyük ölçüde değişmiştir.(Karsan, s.93)

Burgazada yürüyüşlerimde yine de  geriye kalan doğal alanların tadını çıkarıyorum. Çok az kalmış olsa da mimoza, katır tırnağı, meneviş, yaban eriği ve diğer bitki türleri dikkatimi çekiyor. Adalarda martı ve karga dışında kuş görmek çok zor. Yaban hayatının geniş çapta yok olduğunu düşünüyorum. Adalı balıkçıların da Marmara Denizi’nde büyük teknelerle yapılan “vahşi” endüstri balıkçıları nedeniyle balık bulamadıklarını düşünüyorum.

Bir çok kişi için Burgaz Ada ve diğer adalar hafta sonlarında ve uzun yaz akşamlarında sahil balık lokantalarında rakı içilecek bir yer imajına sahip. Adalara rakı içmek için gelenler hafta sonu turizminin çoğunluğunu oluşturuyor. Adada lokanta esnafının çoğunluğu ise doğu illerinden kebap kültüründen gelen yatırımcılar.

Restoran işletmecileri müşterilerin beklentisine uygun olarak masalarında  mavi beyaz örtülü restoranlarda Yunan müziği çalarak bir Yunan tavernası  havası yaratmaya çalışıyorlar. Fiyatlar boğaz restoranlarının neredeyse iki misli. Özellikle hafta sonlarında tıklım tıklım dolan bu restoranlar İstanbul’un yüksek gelir grubuna hitap ediyor. Buna karşın restoranların lezzet barometresi çok düşük.

Bunu neye göre söylüyoruz? Bu yargıya nasıl varıyoruz?

Herhangi bir  Yunan adasındaki balıkçı lokantasına gidildiğinde lezzet, servis ve fiyat farkı ortaya çıkıveriyor. Mübadele döneminde karşı kıyıya geçen Rum ahali beraberlerinde lokantacılık hünerlerini de götürüyorlar. Bugün Atina, Selanik dahil olmak üzere tüm balık lokantalarında “İstanbul ve İzmir”  etkilerini bulmak mümkündür. Balık ve “ot” ağırlıklı  menüler lezzet haritasında müstesna bir yere sahiptir. Akdeniz usulü beslenme literatüründe önemli yere sahip olan Girit, Sakız, Sicilya, Sardunya adaları tarzları lezzet coğrafyasında önemlidir.

 Oysa bugün İstanbul boğazındaki ve adalarındaki  balıkçı restoranları alkol ağırlıklı servis yapıyorlar. Önce size ne içeceğinizi soruyorlar ona göre soğuk mezeler, sıcak mezeler ve balık sırasıyla hizmet sunuyorlar. Eğer karşılaştıracak bir referansınız yoksa bu hizmet size mükemmel gelebilir. Fiyat konusu da sorun değilse ada seyahatiniz başarılı geçmiş sayılır.

Adaya nefes almak ve yürüyüş yapmak için gelen bizler için ise durum tümüyle farklı. Her şeyden önce yanımızda getirdiğimiz yiyecekleri tırmanış sonrasında Hıristos Tepe’de denize bakarak tüketiyoruz. Zaten saatlerce restoranlarda oturmaya da vaktimiz yok. Kalpazankaya ‘da bulunan kebap ağırlıklı restorandan da uzak durmaya bakıyoruz. Kuyruk yağı kokusu orman içinde hiç te hoş olmuyor. Yürüyüşü tamamladıktan sonra vapur iskelesine yakın bir çay bahçesinde yorgunluğumuzu attıktan sonra adaya veda ediyoruz.

Burgaz Ada her şeye karşın çok sevdiğim bir ada. Eğer doğal alanları yok etmezlerse yürümeye devam edeceğim.


[1] Sözcüğün nihilist imlemi Kierkegaard’ın çalışmasında vurgulandı. Begrebet Angest (Alm. der Begriff der Angst) ya da Korku Kavramı Kierkegaard’ın 1844 kitabının başlığıdır. Angst, modern ruhsallığın olağan bir yüklemi olarak, belirli bir nesneden duyulan korkuyu değil, ama belirsizlik karşısında yaşanan ‘büyük korku’yu anlatır. Doğal korku şeylerin düzeninde yeri olan bir duygudur. Salt varolmaktan gelen ve nedeni belirsiz korku ise varoluşun kötü tasarlanmış olabileceği, egonun yabancı bir evren içine soğrulduğu, insanın amaçsız, anlamsız, saçma bir biçimde dünyaya fırlatılmış olduğu düşüncesine götürür.Kaynak: http://www.xn--ideayaynevi-5zb.com/konular/agnst.html

[2] https://www.merriam-webster.com/dictionary/primus%20inter%20pares

[3] Jakonem akımlar  çok tartışmalı bir konu olması itibariyle iyice incelenmelidir. https://www.dunyabulteni.net/jakobenlik-uzerine-makale,11735.html

[4] GEEAYK’nun 10.12.1976 gün ve 9500 sayılı kararıyla Adalar Doğal Sit olarak tescil edilmiştir. Taşınmaz Kültür ve Tabiat Varlıkları Yüksek Kurulu’nca 2891 sayılı kanunun 6. maddesine göre yeniden incelenerek “Marmara Takım Adaları Sit Alanları bütünü” olarak ilan edilmiştir.

[5] https://ozhanozturk.com/2017/09/01/burgazada/

[6] İstanbul’un Büyükada, Heybeliada, Burgazada, Kınalıada, Sedefadası, Sivriada, Yassıada, Kaşık Adası ve Tavşan Adası adlı 9 adadan oluşan ilçesi. 2010 nüfus sayımına göre nüfusu 14.221’dir. Adalar ilçesinin merkezi Büyükada olup, ilçe 5 mahalleden oluşmaktadır; Büyükada’daki Maden ve Nizam mahalleleri, Kınalıada mahallesi, Burgazada mahallesi, Heybeliada mahallesi.

[7] Mimar Selin Karsan, Burgazada Kentsel SİT alanı koruma önerisi. Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Teknik Üniversitesi, İstanbul, 2007

[8]Adalar İstanbul’dan 13-22 km, Anadolu kıyılarından ise 4-8 km uzaklıkta yer almaktadır. Büyükada 5,4km², Heybeliada 2,3km², Burgazada 1,5km², Kınalıada 1,3km², Sedefadası 0,157km², Yassıada 0,052km², Sivriada 0,45km², Tavşanadası 0,008km², Kaşıkadası 0,08km²’dir. (Karsan)

[9] İlkçağlarda ada Panormos olarak bilinirken, Bizans döneminde Antigoni ismini aldı. Bu ad, Rumlar tarafından hala kullanılmaktadır. Yunanca bir kelime olan ve “kule” anlamına gelen “pyrgos”, Evliya Çelebi ve 19. yüzyıl öncesinde yaşamış diğer gezginler tarafından bahsedilen ve adanın zirvesinde yer alan bir gözetleme kulesinden gelmektedir. Türkler tarafından kullanılan Burgaz ismi ise “pyrgos”un zamanla şekil değiştirmesiyle oluşmuştur. 1794 senesinde Cosimo Comidas tarafından yapılan gravürde de bu gözetleme kulesi adanın zirvesinde yer alır. Bu gravürde ada, bir meyve bahçesi ve tepenin yamacında yer alan iki ya da üç ekili araziden ibaret görünmektedir.

Bizans döneminde, adada en az iki manastır vardı. Bunlardan biri Yahya Peygamber’e (Hagios Ioannis Prodromos), diğeri ise “Hz. İsa’nın Başkalaşımı”na adanmıştır. Yahya Peygamber Kilisesi’nden tarihte ilk defa Rev. John Covel’in günlüğünde bahsedilmektedir. 2 Mayıs 1675 tarihli yazısında: “Antigono üzerinde bir manastır vardı; ama şu anda harabeye dönmüş ve Yahya Peygamber’e adanan küçük bir kilise haline getirilmiş.” Adayı 2 Nisan 1677 senesinde tekrar ziyaret eden Covel, günlüğüne bu kez şunları yazdı: “O akşam saat 5 civarında Pera’dan yelken açtık ve Antigona’ya vardığımızda kötü bir hana yerleştik. Kasabanın kayda değer hiç bir özelliği yok. Şarap gayet sıradan… suyu çok kötü; ekmek pahalı olmasına rağmen çok da iyi değil.”

Bizans zamanında, Burgazada’ya sürgüne gönderilmiş tek ünlü kişi Konstantinopolis’in Patrikliği’ni yapmış (842-6) Aziz Methodios’dur. Kaynak: https://www.adalarturizm.org/cms/tr/neler-gorulur/burgazada-antigoni/92-turkce/tarih?fbclid=IwAR2ud9_uynSENwgZQekJEv5fWmlUEaQWr0_PDdSIcIBk2__MSTBnD-_TGg8

[10] https://www.adalarturizm.org/cms/tr/tarih/seyyahlarin-dilinden

Burgaz Ada

Post navigation