Flanörlük  Fransızcadan Türkçeye aktarılan  bir kavram. Flanör; Fransızca “flâneur” kelimesinden türeyen Charles Baudelaire’nin “Paris Sıkıntısı” kitabıyla alakalandırılan bir aylaklığa işaret eder. Flanörlük “aylak, başıboş” anlamlarını taşımasının yanı sıra yine Fransızca “flâner” kelimesinden türetilen bir kelimedir. Flâner ise; oyalanmak ve aylaklık etmek anlamlarına gelir. Oğuz Atay’ın “Aylak Adam” ı flanör değildir. Aylak adam tutunacak bir şeyler arar yaşamında bunalır. Türk edebiyatında flanörlük yapan bir yazar var mıdır bilmiyorum. Hiç bu gözle bakmamıştım.  Flanörlük bilinçli olarak yapılan bir aylaklıktır. Bir arayış yoktur. Entelektüel  bir gezintidir. Walter Benjamin’in (1892 – 1940) sözlerinden alıntı yaparsak:

“Flâneur, işi gücü olmayan birinin kişiliğine bürünerek gezinir; böylece insanları birer uzman yapan işbölümünü de protesto etmiş olur. Bunun yanı sıra, insanların iş güç peşinde koşuşturup durmalarını da protesto eder. 1840’larda pasajlarda kaplumbağa gezdirmek, bir süre için kibarlığın gereklerinden sayılmıştı. Flâneur, kendini kaplumbağanın temposuna uydurmaktan hoşlanırdı. Eğer ona kalsaydı, ilerlemenin böyle adımlarla sürmesini isterdi.”

Walter Benjamin modernitenin nasıl anlaşıldığı ile ilgili olarak kent aylaklarının incelenmesi gerektiğini savunmuştur. Flanör adlı bir kitabı da vardır. Araştırmacı  Emre Canpolat  Walter Benjamin’in yaklaşımını şöyle özetliyor:

“O halde flâneur, Benjamin’in durağan diyalektiğinin içinde, olumlu ya da olumsuz bir anlam kazanmaktan çok, “sanayi öncesi dünyanın, yerli iç yapının ve metalaşmamış nesnenin estetize edilmiş vücududur, modern toplumun istediği, yeniden yapılanmış, teknoloji ile imal edilen ve kent yaşamının ani konjonktürüne ve kesintilerine uyumlu bir vücut. Benjamin’in projesi kısaca, yeni bir tür insan bedeninin inşasıdır”

Birinci savaş sonrası Avrupa’da yükselen kapitalizmin ve burjuva sınıfının büyük kentlerde yarattığı kent insanıdır flanör.

Türkiye gibi üçüncü dünya ülkelerinde flanörlük batı toplumlarında olduğu gibi bir insan tipi değildir. Olsa olsa bir “klon” olabilir. Flanör klonu. İstanbul bir kent olarak flanörlerin yaşayabileceği bir kent olabilir. Ama tam olarak flanörlük yapılabilir mi? Bilmiyorum. İstanbul kendine özgü bir kent olarak kendi flanörünü yaratma kapasitesine sahiptir kanımca.  

Bu dönemde Covid 19 karantinaları bana göre iki konuyu ortaya çıkardı. Birincisi özgürce yürümenin ne kadar değerli olduğu, ikincisi ise de 65 yaş üstü olmanın toplumda ayrıştırılarak  dışlanmak için bir vesile olduğu.

İstanbul ve Antalya’da doğa yürüyüşleri organize eden STK’lar  kısıtlamalardan ötürü etkinliklerini haklı olarak durdurdular. Seyahat kısıtlamaları uzun bir süre devam edeceğe benziyor. Yaklaşık bir yıldır doğa yürüyüşlerine katılamıyorum. İstanbul’da tutuklu kalmış gibi hissediyorum kendimi. Antalya’ya da seyahat edemiyorum.

 Dünyada hiçbir ülkede olmayan bir uygulama ile  sağlık bakanlığı yetkilileri 65 yaş üstüne ağır  kısıtlamalar getirdiler. Kimi kimden korudukları belli olmayan evlere şenlik bu uygulama da Türkiye demokrasi ve insan hakları  tarihine kazındı. Benim de dahil olduğum  bu yaş grupları ev hapsine maruz bırakıldı.

14 Mart 2020 tarihinde başlayan kısıtlamalar bir yılını doldurdu. Bu gidişle birkaç yıl daha süreceğe benziyor.

Türkiye son elli yılda (1971 darbesinden bu yana) bir türlü demokrasinin erdemlerini içselleştiremedi. Bunda o yıllarda bilinçli olarak yok edilen aydınlanmış kitle katliamlarının ve halkın büyük bir çoğunluğunun eğitim seviyesinin yeterli olmamasının rolü var.

Son elli yılın siyasi tarihini tekrar etmeye gerek yok. Felaketler ve trajediler tablosu. Üçüncü dünya ülkesi olmanın getirdiği ne kadar olumsuzluk varsa bir biri ardından ortaya çıktı.  Suikastlar, yargısız infazlar, faili meçhul cinayetler, hukuksuz yargılamalar, polisiye baskılar giderek arttı. Ortaya çıkan ne olduğu aşikar.

Türkiye bir yandan doğal kaynaklarını hızla yitirirken yürüyüş yaptığımız dağlar, yaylalar, göller, akarsular  ve ormanlar  ciddi oranda tahrip ediliyor. Yaban hayvanları için açılan ihaleler, maden ve taş ocağı ruhsatları, HES projeleri doğal yaşamı yok etmeye yönelik bir doğrultuda hızla ilerliyor.

Her şeye rağmen günlük yürüyüşlerimi  yapmaya çalışıyorum. Bu kabus dolu günlerden başka türlü kurtulma imkanı yok. Flanörlük yolunda hızla ilerliyorum aslında. Flanör rotaları çizmeye başladım.  

Birinci parkurum Yeldeğirmeni-Moda parkuru. Evden çıkıp İskele Sokak’tan Rıhtım’a iniyorum. Deniz kıyısından beton zeminde yürüyerek Moda Deniz Kulübü’ne kadar gidip oradan Moda sahil, Yoğurtcu Parkı üzerinden ya da Moda Caddesi üzerinden Yeldeğirmeni’ne dönüyorum.

Tarihi Yeldeğirmeni mahallesinde oturmanın ayrıcalıkları var. İskele sokakta yürürken yüz, yüz elli yıllık yapılar arasında yürüyorum. Haydarpaşa Tren İstasyonu’nun siluetini seyrederek ilerliyorum. Sağ tarafta eski Alman Okulu. 1903 tarihinde Alman mühendis ve teknisyenlerinin çocuklarının eğitimi  için yapılmış. Bugün Osmangazi ilkokulu olarak biliniyor. Malzeme olarak kesme taş kullanılmış; kim bilir bu binanın malzemesi nereden getirildi? Biraz ilerde pembe rengiyle göz kamaştıran 1895 yılında inşa edilen Rosaire Kilisesi ve okulu. Kilisenin hemen ilerisinde çok sevimli küçük bir meydan var. Belli ki bir plan dahilinde yapılmış. Kilise meydanı olarak inşa edilmiş de olabilir. Meydanda dört sokak birleşiyor. Sonra Valpreda Apartmanı 1909 yılında inşa edilen ilk apartmanlardan. İtalyan Apartmanı diyenler de var. Alman ve İtalyan aileler için yapılmış olan bina oldukça harap durumda. Özel mülk mü yoksa kamu mülkü mü bilmiyorum. Ama bu binanın ve diğer tarihi yapıların acilen restore edilmesi gerekiyor. Rıhtım caddesine inen  yokuşun iki yanı tarihi binalarla dolu. Çoğu harap durumda. Oysa onların arasında yürümek tarih kitapları arasında yürümeye benzer.

İskele Sokak’ta yürürken yüz yıl geriye gitmek işten bile değil. O binaların ayrı ayrı hikayesi var. Kimler oturuyordu, nasıl yaşıyorlardı, günlük yaşamları nasıldı? Düşünmeden edemiyorum tüm bunları. Oysa geçmişten geriye sadece yapılar kalmış. Bu binalarda oturan halk Birinci savaş sonrasında gruplar halinde göç etmiş. Önce Rumlar ve Ermeniler, sonra Yahudiler ve diğerleri. Onların yerine gelen Balkan ve Anadolu göçmenleri yerleşiyorlar binalara. Tüm kent yaşamı değişiyor. Eskiye göre çok daha farklı bir yaşam biçimi hakim oluyor. Her binada durup iz aramak gerek. Mimari yapı, eşyalar, binalardaki semboller her biri bir şeyler anlatıyor.

İkinci Parkurum Yeldeğirmeni- Caddebostan Parkuru. Fenerbahçe stadı üzerinden sahilden Kalamış Parkı, Fenerbahçe Sahili üzerinden Caddebostan. Dönüş dolmuş ya da tren ile. Bu parkuru da bir flanör olarak yürümek gerekiyor. Sekiz kilometrelik parkurun yarısı kent içi diğer yarısı sahil bandında gerçekleşiyor.

Üçüncü Parkur Yeldeğirmeni-Suadiye parkuru. Evden çıkıp Marmaray ile Suadiye’ye gidiyorum. Sahile inip Fenerbahçe sahilinden geriye Suadiye’ye dönüp Marmaray ile eve dönüyorum.

Üçüncü parkur Kınalıada parkuru. Dördüncü Bozcaada. Beşinci Heybeliada ve altıncı da Büyükada parkuru.

Bu parkurların ortalama uzunluğu 8-9 kilometre civarında. Zaman zaman parkurları uzatarak on on iki kilometrelik hale de getirmiyor değilim. Bu Kadıköy yürüyüşleri doğal olarak orman patikalarında yürümeğe benzemiyor. Zaten şehir dışı parkurlara gidecek zaman da yok vasıta da yok.

Yürüyüşlerimden birinde bir kitapçının vitrininde David Le Breton’un “Yürümeye Övgü” olarak İsmail Yerguz tarafından çevrilen kitabına rastladım. Kitabın özgün adı “Eloge de la marche” . Sel Yayınları 2000-2015 basımı.

David Le Breton yürüyüş duayeni Henry-David Thoreau’dan ve Frederic Gross’dan  alıntılar yapıyor. Yürüme eyleminin tarihsel perspektifini okuyoruz.  

(Devam Edecek)

Flanörlük

Post navigation