Sosyal ağlarda gerçeği belirli bir amaçla çarpıtarak doğru bilgiye ulaşılmasını güçleştiren bir diğer kavram olan “fake news”, “hoax” (sahte ya da yalan haber), günümüzde çok sık rastladığımız objektif bir haber  gibi görünen, okuyucularını ya da izleyicilerini farklı bir amaçla aldatmak üzere tasarlanmış; yayınlandıktan sonra da elektronik olarak  paylaşanlar aracılığıyla kolaylıkla yayılan özenle kurgulanmış hikayelerdir.

“Fake News” yani yalan habercilik çok karlı bir iştir. Müşterisi çoktur. Bazı medya organları yalan haber yaparak büyük paralar kazanmaktadır. Özellikle elektronik medyanın gelişmediği  geçmiş yıllarda  yazılı basınla ondan önce de kulaktan kulağa yöntemiyle kamuoyunda  yaratılan kaostan beslenen bazı güçlerin bu haberleri finanse ettikleri bilinmektedir.

Türkiye’den en belirgin örnek bazı karanlık güçlerin genel tirajı 20 bin civarında olan İstanbul Ekspres Gazetesi aracılığıyla yarattıkları kaos ortamıdır.  6 Eylül 1955 tarihinde Demokrat partinin üçüncü  siyasi döneminde   “Atamızın Selanik’teki  evine   bomba atıldı” manşeti ile çıkan ikinci baskısı 300 bin adet basılarak İstanbul’da gayrimüslim ahalinin yaşadığı  semtlerde özel kuryelerce dağıtılması sağlanmıştır. Önceden planlanan olaylar sonucunda çok ağır can ve mal kaybı yaşayan yüzbinlerce gayrimüslim Türk vatandaşı  göç etmek zorunda kalmıştır.[1] İşin ilginç tarafı da dönemin muktedirleri bu faciaya göz yummuşlardır.  

Yalan haberlerin üretimi ve yayılımı ne Türkiye’de ne de dünyada yeni bir olay değildir. Dünyanın her yerinde, her dönemde muktedirlerin kullandıkları bir enstrümandır; kitleleri harekete geçiren ve bir silah haline getiren acımasız bir hiledir. Toplumun demokrasi geleneklerine yönelik yıkıcı bir saldırıdır.  Günümüzde elektronik medyanın geometrik gelişimi ve yayılımı ile birlikte şiddeti kat be kat artan “fake-news”    modern demokrasileri “hakikat “ krizine sürüklemektedir. Bu krizle baş edemeyen yığınların neden olduğu kaos despotların yükseldiği atmosferi sağlamaktadır.    

Medyanın topyekün olarak etik davranacağını varsaymak tam bir aymazlıktır. Nihayetinde medya sahiplerinin çıkarlarının medya çalışanlarının objektif haber çabalarıyla çeliştiği zamanlar az değildir. Kamuoyunda siyasi etki yapma potansiyeli olan bir haberin doğru ya da yanlış olduğundan çok yaratacağı yarar veya zarar üzerinden tutum alan kişilerin demokrasi anlayışı da önem kazanır. Gerçek demokrasiden yana olanların “pasif” tutumu muktedirlerin hesaba kattıkları potansiyel bir engel teşkil etmekle birlikte yaratılan “korku iklimi” demokratik güçlerin etkisini azaltmaktadır. Ülke  halkının  zihinlerini   her türlü yanlış bilgiyle dolduran medyanın merkezde, sağda ya da solda durduğu önemli olduğu kadar kime hizmet ettiği de çoğunlukla bir muamma olarak karşımıza çıkacaktır.

Sonuç olarak medya  toplumsal yaşamın yalnızca izleyicisi değil katılımcısı olarak da görev yapmaktadır.  Siyasi güçlerin ana amaçları doğrultusunda  halkla ilişkiler endüstrisi ile birlikte yönettikleri kamuoyu, belirli dönemlerde “fake news” ile şoklanarak istenilen siyasi  amaçlara doğru yönlendirilebilir.

Halkla ilişkiler ve demokrasinin bir arada var olmaya çalışma gayretlerinin kamusal alan ile uyumlu olmadığı durumlarda ortaya çıkan çarpık düzen insanların zarar görmesine neden olur. Bu noktada kamusal alan kuramcısı Habermas’ın tespitleri üzerinde durmak gerekir.

Habermas ‘ın “Kamusal alan” kavramı,  tüm vatandaşların erişimine açık, bir araya gelerek oluşturdukları “kamusal bir gövde” olarak tarif ediliyor. Modern demokrasilerde vatandaşlar  kamusal konulara dair kanaatlerini bu özerk platformda özgürce ifade edip konuşabilecekleri, siyasal yapıların etkisinden uzak bir  biçimde var olabilen, kamuoyuna benzer bir atmosferin  etik bir biçimde olgularla oluşturulabildiği ortak yaşam alanına ihtiyaç duyarlar.

Jürgen Habermas, kamusal alan (public sphere) kavramı üstüne yaptığı çalışmalarda  18. yüzyıl Fransa’sı aydınlanmasından yani  kentlerdeki mahalle cafélerinde yapılan sohbetleri  kullanmıştır. Politik sorunların akılcı biçimde tartışıldığı yer olarak tanımladığı kamusal alanın, burjuva kültürünün hakim olduğu semt  kahvehaneleri, edebiyat salonları, dernekler ve yazılı basın gibi merkezler etrafında gelişmesiyle parlamenter demokrasinin  mümkün olabildiğini ileri sürmüştür.  Bunun da Aydınlanmanın eşitlik, insan hakları ve adalet ideallerini ileri götürebildiği tezini desteklediğini söylemiştir.

Kavramın yaratıcısı  Habermas’ın[2]  sözünü ettiği kamusal alandaki yozlaşma acaba nedir?  20. yüzyılla birlikte “yapısal” bir başkalaşım geçirdiği bariz olan kamusal alanın, “hakikat sonrası” (post-truth)  dönemde kasıtlı olarak neoliberal kapitalizmin hakikati önemsizleştirmesi, yalanın yükselişi ve zihinlerin yönetilmesiyle birlikte bireylerin ortaklaşmadan ziyade kutuplaşmaya yöneltilmesi ile tümden yozlaşarak parçalanması ve artık özgür bir politik ifade alanının var olmadığını söylersek acaba konuyu fazla abartmış olabilir miyiz?

Bu her siyasi akıma ve  etkiye açık  kamusal alanın yozlaşan haliyle yani halkı kutuplaştıran bir ortama dönüşmesine sebep olan neoliberal kapitalizm ideolojisini tanımak için iktidarları ellerinde tutan siyasal muktedirlerin kimleri dost kimleri düşman ilan ettiklerine bakmak gerekir.

Yalanlarla kurgulanmış kamusal alanların  21. Yüzyılın demokrasilerine hizmet edip  toplumları geliştirmeyeceği aşikar olduğuna göre  artık başkalaşmış koşullar altında varlığını sürdüren burjuva neoliberal kamusal alan modellerinin uygulanmasının  mümkün olmadığı rahatlıkla söylenebilir.

Modern demokrasilerin bu döngüden kurtulmak için ne tip kamusal alan formülleri geliştireceğini de zaman gösterecektir. Bireyin hiçbir şekilde kontrol edemediği trollerin hakimiyetindeki sosyal medyanın iki yüz yıl önce Habermas’ın Fransız Cafélerinde işaret ettiği demokratik platformun yerini kesinlikle tutmayacağını söyleyebiliriz.

Hakikat sonrası dönemde saldırı altında bulunan olgulara dayalı hakikatler,  yanılsamalar ile iç içe geçmiş durumda olan medyada boy göstererek  bireylerin zihinlerini bulanıklaştırılmaktadır. Ustaca söylenmiş ve kurgulanmış  yalanlar üzerine inşa edilen yapay politikalarla kördüğüme dönen sosyal ilişkilerin içinden çıkmak artık  mümkün değildir.

Kaos  üreten, acele kararlarla  “doğruluk” ve “liyakat” meziyetinin siyasi erdemler arasında yer almadığını ve kimsenin buna yönelik en ufak bir şüphe taşımadığını belirten Arendt,[3] yalanların yalnızca “demagog” ve kötü siyasetçilerin değil, yeni devlet adamlığının daimi ve temel bir gereci olarak kullanıldığını ifade etmektedir.

Belirsizlik, gizlilik ve kandırma, başka bir deyişle “kurgulanmış sahtekârlık”, “kuyruklu yalanlar”, “asılsız ithamlar”, vb.  siyasi emellerine ulaşmak için artık  siyasal insanın yaşamının bir parçası olmuştur. Her ülkede siyasal ve tanımlanmış kamusal alanlar  “gerçekler”le kurgulu siyasetin yalanlarının çatışmasını ortaya koyan bir mücadele  alanı haline dönüşmüştür.

Kitlelerin hakikate, sağduyuya ve akla yatan nesnelliğe sırt çevirmesi, toplum bağlarının kopması ve özgür toplumsal konumlarını kaybetmelerinin de bir sonucudur.

Hakikat sonrası dönemin yaşadığı kaosun ana nedeni, dünya siyasetinde ön plana çıkan, yozlaşmış bir demokrasi biçimi olarak popülizmin yükselişi ve siyasal iletişim sürecinde popülist söylemlerin hakimiyetidir.

 Hakikat sonrası dönemde siyasal iletişim süreci rasyonel söylemlerden uzaklaşarak, kitleleri “duygusal” olarak harekete geçirecek; kişisel kanaatlerini ve ideolojilerini pekiştirecek söylemlerle şekillenmektedir. Geleneksel ve yeni medya kanallarından boca edilen yalanlarla  halkı pohpohlayan söylemler seçmenleri siyasallaştırarak,  partizan gruplara bölerek,  demokratik kamusal alan sürecinden uzaklaştırmaktadır.

Parçalanmış kamusal alanda popülist siyasal iletişim, olgular üzerinden değil kanaatler, önyargılar ve inançlar üzerinden yürütülerek bir hedef “düşman”a yönlendirme  sağlanır. Ortaya çıkan  temel problem, siyasal söylemlerin olgularla  ne kadar bağlantılı ya da ne oranda bağlı olduğunun önemini yitirerek toplumun çoğunluğu tarafından doğru olarak kabul edilecek biçimde tasarlanmasıdır. Sonuç olarak hakikat sonrası dönemde popülist siyasal iletişim sürecini karakterize eden temel unsur, çıkar gruplarına ayrı ayrı “alternatif gerçeklerin” albenili  bir ambalajda (retorikle) sunumudur.

Değişen dünyamızda dünya kamuoyu da hızla değişiyor. Bu değişimi yaratan iletişim kanalları da bu kanalları kullananlar da değişimin en önemli unsurları olmaya devam ediyor.

Oxford sözlükleri şu açıklamayı yapıyorlar:

“Post-truth is an adjective defined as ‘relating to or denoting circumstances in which objective facts are less influential in shaping public opinion than appeals to emotion and personal belief’

The concept of post-truth has been in existence for the past decade, but Oxford Dictionaries has seen a spike in frequency this year in the context of the EU referendum in the United Kingdom and the presidential election in the United States. It has also become associated with a particular noun, in the phrase post-truth politics.”

Özet olarak çevirirsek:

Kamu oyunu özellikle bazı çevrelerin gerçeklerle değil de duygular ve fikirlerle etkileyerek farklı bir gerçekliğe ulaşma olarak tarif edilebilir. Gerçek sonrası olguların kamuoyu şekillenirken nesnel gerçekliklerin duygusal ve kişisel inanışlara göre daha az etkili olduğu durumların ana nedeni inançlardır.  Gerçek üzerine yürütülen tartışmaların da yalanın siyasetteki varlığı üzerine yürütülen tartışmaların da yeni olmadığı açıktır.

Antik Yunan düşünürleri Sokrates, Platon, Aristoteles’ten başlayarak Machiavelli, Nietzsche, Schopenhauer, Marx’a ve çağdaş düşünürlere değin sayısız düşünür gerçek ve yalan üzerine kafa yormuşlardır.

Bu kavramın özellikle Birleşik Krallık’daki  AB oylamalarında ve ABD cumhurbaşkanlığı seçimlerinde  etkili olduğu ileri sürülmektedir.

Gerçek olmayan olayları sanki gerçekmiş gibi söylemek siyasetçilerin çok sık kullandığı bir yöntemdir. Özellikle de Türkiye’de “post-truth çağına” çok önceden girdiğimizi söyleyebiliriz.  

Sahte haberler, aldatmacalar, politik yalanlardan oluşan bir dönemi yaşadığımızı bir çok kişi kabul etmek istemeyecektir.   Burada somut bir  örnek vermek istemiyorum. Okuyucu zaten kendi çıkarımını yapacaktır. Amacım kavramın derin anlamları ve insan psikolojisindeki yerini tartışmaktır.


[1] https://www.gazeteduvar.com.tr/forum/2019/09/06/6-7-eylul-devlet-planladi-basin-pisirdi-guruh-yagmaladi

[2] Jürgen Habermas (d. 18 Haziran 1929, Düsseldorf), Alman felsefeci/felsefe profesörü, sosyolog ve siyaset bilimci. ürgen Habermas, kamusal alan (public sphere) kavramı üstüne yoğun olarak çalışmıştır.. 18. yüzyılda Fransa’daki “café”lerde (coffee houses) geçen diyalogları kullanmıştır. Politik sorunların akılcı tartışıldığı yer kamusal alanların varlığıyla ilgilenmiştir. Bu   kültürünün kahvehaneler, entelektüel ve edebiyat salonları ve yazılı basın gibi merkezler etrafında gelişmesiyle mümkün olabileceğini ileri sürmüştür. .

[3] Hannah Arendt (14 Ekim 1906 – 4 Aralık 1975), Almanya doğumlu Yahudi kökenli Amerikalı siyaset bilimcidir.

“Post-truth” II

Yavuz Çekirge


Freelancer


Post navigation