Karlı bir Mart ayında Akseki’nin şirin kasabası  Ormana’da düğmeli evler projesini başlatan merhum Mehmet Aydın Özgüven ile sahibi olduğu restoranda  sohbet ediyoruz. Gerçek bir idealist. Bir vatansever Aydın Bey. İstanbul’dan kalkıp Ormana’ya baba yurduna gelmiş. Eski düğmeli konakların harap halini görüp babasıyla birlikte bir proje kurgulamışlar. Konakları orijinal haline göre restore edip turizm alanında değerlendirmek üzere işe başlamışlar. Babasının vefatından sonra o da oğlu Tolga’yı yanına alıp işi devam ettirmiş. Bugün erken yaşta vefat eden Aydın Bey’in projesini oğlu Tolga Özgüven devam ettiriyor. Bir dostumun tavsiyesi üzerine bölgeyi tanımak ve fotoğraf çekmek için oradaydım. Yüz yıllık eski “düğmeli ev” adı verilen Aydın Bey’in restore ettirdiği konakta kalıyorum. Konak  tarihi dokusunu muhafaza ediyor. Geceleri sedir ağacı koklayarak uyuyorsunuz. Mehmet Aydın Özgüven’e bölgede fotoğraf çekebileceğim yerleri sormuştum.     

“Akseki çevresini karış karış bilirim. Hangi yaylada hangi çiçek var, ne zaman kar yağar, yaban hayvanları nerede yaşar bilirim. Uzun kıvrık boynuzlu tekelerin saklandığı kayalıkları bilirim, çatal boynuzlu geyiklerin oynaştığı kuytu ormanlarda gecelediğim çok olmuştur. Hangisini fotoğraflamak istiyorsunuz?” diye sormuştu.

O gece iki gece üç gün için bir gezi programı yaptık. Sahibi olduğu şirketin 4X4 aracı ile şoförünü üç günlüğüne kiraladım. Birinci gün Eynif Ovası, ikinci gün yaylalarda kardelen ve muscati macro çekimleri, üçüncü günü de Beyşehir Gölü’ne ayırdık.

 Mart ayının ortalarındayız ama hala yüksek yerlerde kar çok yoğun. Bazı yaylalara hiç çıkamadık. Yarı yola kadar gidip kardelen ve muscati (Arap Sümbülü) tarlalarında macro çekimler yaptım. Üçüncü gün  Beyşehir Gölü’nü ilk kez göreceğim için çok heyecanlıydım.

Beyşehir Gölü bu bölgenin en büyük gölü. Göl kıyısındaki mavi kayık fotoğrafları hep dikkatimi çekmiştir. Zaten gölün suları da neredeyse boncuk mavisi. Doğa Derneği’nin göl konusunda yapmış olduğu çalışmalarda gölde 12 balık türünün yaşadığını ve tüm bu türlerin tehlike altında olduğu bildiriliyor. Dernek yetkilileri saha çalışmalarında yok olan “göğce balık” konusunda bilgi almak için balıkçılarla konuşuyorlar:

Alıntı yapıyorum:  

“Bir zamanlar bu gölde Göğce balık çoktu. Bazı alaylar birleşir bir araya gelir, martı kuşu alayın içine dalış yapar hooop atlar, alır. Balık yüzeye çıktığında tekrar dalar. Karakaz kuşu (karabatak) tabandan alır alır çıkarırdı. Onların da artık keyfi yok. Siraz balık vardı, kızılkanat vardı, ak balık vardı. Şimdi o ba – lıklar kalmadı. Dişli balık atıldı göle. Tüm balıkların neslini bitirdi. Yılanı bile yer o, yılan bile artık nadir çıkıyor. Göğce balık gölün otunu, kirini temizlerdi. Mal yayılır gibi, koyun davar yayılır gibi yayılırdı. O zamanlarda balık nesli çok idi. Şimdi bir iki balık kaldı. Bu balık bitti, avcılık bitti, her şey bitti. Bir de gümüş balığı saldılar, bu balıkların havyarını yedi. Üreme de yapamıyorlar. Önceden her taraf balıktı. Derdime derman desen şimdi o dediğin göğce balık yok.”

Balıkçı barınağında belki de yüzlerce mavi renge boyanmış, numaralanmış bakımsız kayık var. Yeterince balık olmadığı için ava çıkamayan balıkçılar geçim derdindeymiş. 1980 yılında “aklı evvel” bir idareci göle sudak balığı aşılamaya karar vermiş. “Dişli Balık” da deniyor. Bu terimi ilk kez yıllar önce Eğirdir Gölü’nde kamp yaptığımda duymuştum. Oradaki balıkçılar da aynı problemden söz ediyorlardı. Doğa derneği raporlarında Eğirdir Gölü balık sorununa da değiniliyor.

“ Eskiden aralarında çapak ve çirozun da bulunduğu on farklı tür balık yetiştirilen Eğirdir Gölü için 50’li yıllar ile yeni bir süreç başlamıştır. 1955 yılında Eğirdir Gölü’nde 10 tür balık bulunmaktaydı. Bu türlerden pek çoğunun hem ekonomik değeri yoktu, hem de gölün verimsizliği nedeniyle çok geç büyümekteydiler. Göldeki balık faunasının daha verimli hale getirilmesi amacıyla, göle Avusturya’dan ithal edilen ve tipik bir yırtıcı balık türü olan 10-15 cm boyunda 10.000 adet genç sudak balığı aşılandı. Avcı olan bu balık türü 80’li yılların sonuna kadar gölde hızla çoğaldı, sazan ve eğrez dışındaki türleri yok ederek göl balıkçılığının sazan ve sudak üzerine kurulmasına neden oldu.”[1]

Kapitalizmin hızla geliştiği yıllar. Demokrat parti iktidarı ile bir çok yerde doğa düşmanı projelerin üretildiği yıllar. Bu projelerin verdiği zararlar birer birer ortaya çıkıyor. Gölleri besleyen kaynakları engelleyip sulama kanallarına yönlendiren cahil idarecilerin verdikleri zararlar anlatılmakla bitmez. Bugün göller bölgesinde kırka yakın gölün kuruyup tuzlu çöllere dönüşmesine neden olan yanlış kararları alan popülist siyasetçiler kimine göre başarılı kimine göre de başarısız kabul ediliyor. Vasat halk henüz olup biteni o Beyşehir gölünde balıkçılık yapan mavi kayık sahibi kadar anlayabilmiş değil.

Türkiye’de 14 Ramsar Alanı, 45 Ulusal Öneme Haiz Sulak Alan, 8 Mahalli Öneme Haiz Sulak Alan bulunmasına rağmen, Beyşehir Gölü bu alanlara dahil edilmemiştir. Ancak Beyşehir gölü ve çevresi; Milli Park Koruma Alanı (Beyşehir Gölü ve Kızıldağ Milli Parkı), İçme ve Sulama Suyu Rezervi Koruma Alanı, uluslararası önemi olan A grubu sulak alan, tarihi ve kültürel zenginliği bakımından SİT Alanı olarak belirlenmiştir. Gölün sorunlarını inceleyen uzmanlar temel olarak özellikle göl su kalitesi ve miktarı ile de ilgili olmak üzere; yağışların yetersizliği ve gölden fazla su çekimi, gölün kirlenmesi, biyolojik çeşitliliğin tehdit altında olması ve idari yönden çok başlılığı temel sorun olarak görmektedirler.  

Beyşehir Gölü ve yakın çevresi bugün insan kaynaklı doğal afetlerle boğuşurken antik çağda aynı bölgede imparatorlukların gücüne güç katan işlikler, ekonomik alanda hatırı sayılır üretim yapan tarım ve hayvancılık işlikleri vardı.

Antik adı Caralis/Karalis  olan Beyşehir Gölü, bugün Göller Bölgesi olarak adlandırılan geniş arazinin  en büyük gölüdür. Pisidia olarak bilinen bölgenin tam merkezinde yer alır. Pisidia Bölgesi, bugünkü il sınırları düşünüldüğünde Isparta ve Burdur illerinin tamamı ile Antalya’nın kuzey kesimini kapsayan alan olarak tanımlansa da bu alanın zaman içinde çok daha geniş olduğu söylenebilir.

Anadolu’nun tarihi coğrafyası en zengin bölgeleri genellikle akarsuların ve göllerin yakınındaki ova ve platolarında kurulmuş antik kentler ve bu kentlerde yaşayan çeşitli ırklara mensup, farklı diller konuşan halklardır. On iki bin yıl öncesinden günümüze kadar olan zaman dilimine ait arkeolojik belgelerin ışığında bölgeyi incelediğimizde Pisidia halklarının bir değil bir çok ırktan oluştuğu, farklı diller konuştukları ve farklı inanışlara sahip oldukları görülmektedir.  

Strabon, Pisidia Bölgesi’nin sınırlarını “Pisidialılar, Pamphylia Ovası’nı çeviren dağlık arazide oturuyorlardı” şeklinde açıklamıştır. Etrafını dağların çevrelediği Caralis Gölü/Beyşehir Gölü antik çağda geniş çapta tarım yapılan ovaları da besleyen su kaynaklarıyla hayati bir önem taşıyordu. Killanion Tractus (Killanion Ovası) ve Killanion Pedion (Killanion Tabanı) adı verilen verimli tarım merkezleri Roma imparatorluk döneminde ekonomik açıdan çok önemli üretim alanları arasında sayılıyordu. Beyşehir (Karalis) Gölü’nün doğusunda Manastır Dağı ve Sultan Dağları arasında uzanan, “Lykaonia” sınırına kadar olan saha, antik  kaynaklarda ve epigrafik belgelerde “Orondeis” olarak adlandırılmaktadır.

Bu verimli ova (tractus) ünlü tarihçi Plinius tarafından Tractus Orondicus (Orondicus ovası)  olarak adlandırılmıştır. Gölün doğusunda bulunan Orondicus ovasında kurulu dört kent devleti “tetrapolis” yapısı kurmuşlardır. Bu yapı içinde yer alan antik kentlerin adlarının Killanion, Anaboura, Neapolis, Orondeis olduğu sanılmaktadır. Göl kenarında ve göldeki yedi adada yapılan yüzey araştırmalarında bir çok arkeolojik kalıntıya rastlanmıştır.

Bölgede yaşayan Pisidia halklarının karma bir yapı oluşturdukları Orondeis, Homonadeis ve Gorgoromeis vb. gibi kabile halklarının varlığı  da arkeolojik belgelerden anlaşılmaktadır. Pisidia bölgesi genellikle savaşçı kabilelerden oluştuğu için halkları merkezi idare kurmak isteyen, Pers, Grek ve Roma imparatorlukları için oldukça büyük siyasi problemler yaratmışlardır. Özellikle Roma döneminde çok kanlı savaşlara sahne olan coğrafyada hiçbir zaman barış sağlanamamıştır desek yanlış olmaz.

Zengin su kaynakları ve sahip olduğu verimli araziler Roma yönetimi için bölgeyi ekonomik anlamda cazip hale getirmiştir. Publius Servilius Vatia’nın MÖ 78-74 yılları arasında Torosların iç bölgelerine yapmış olduğu seferin ikinci aşamasında Karalis (Beyşehir Gölü) çevresindeki topraklar ele geçirilmiş ve “ager publicus” yapılmıştır.

 İmparator Augustus döneminden itibaren bölgede koloni kentleri kurulmaya başlanmıştır; Neapolis ve Antiokheia gibi askeri bakımdan önemli kolonilerin yakınlarında tarım yapılan zengin imparatorluk malikaneleri inşa edilmeye başlanmıştır. Bu bölgenin  stratejik öneminden dolayı  kırsal alanlardaki yolların ve malikanelerin koloniler yanında “stationari” atlı birlikleri, “paraphylakslar”, “eirenarkesler” ve “horophylakslar” gibi farklı güvenlik güçleri tarafından sıkı bir şekilde korunmuş olduğu epigrafik belgeler yoluyla doğrulanmıştır.

Beyşehir Gölü de bölgedeki diğer göller gibi büyük bir tehlike altında. Yanlış politik kararlar ve teşviklerle tahrip edilen doğanın alarm verdiği görmezden gelinmektedir. Kısa vadeli kazançlara endeksli projeler doğa katliamlarına yol açmaktadır. Bu yanlışlardan dönülecek günü merakla bekliyoruz.


[1] https://www.wwf.org.tr/?1292

Caralis /Beyşehir Gölü

Post navigation