Solstice. Gündönümü:
Dünya kültürleri yeryüzünün güneşe bakan o mağrur 23,5 derecelik eğilmesini açıklayacak bir sürü hikayeyle doludur. Uzayın boşluğuna yaslanmış; zamanın buz kestiği, güneşin durup soluklandığı o kadim eşik nerededir? Güneşin gök yüzünde durduğu o nokta nerededir?
Bu yılki gündönümü, sadece astronomik bir devinim değil; ışığın çekilmesiyle insanı kuşatan o “kötülük bileşkesinin” sanki bir savaş ilanı. Işık çekilince bizi saran o koyu tortu neden bu kadar ağır? Kimilerine göre asla var olmayan abartılmış bu tortu neden herkese görünmüyor?
Stockholm’ün o bıçak gibi keskin, -13 derecelik zifiri karanlığında, sokak lambalarının altında, elinde ucuz bir şarap şişesiyle, buz tutmuş kanalın yanındaki kaldırımlarda uzanmış kayıp bir umudu ya da sadece sıcak bir saniyeyi arayan o “yıkık” yaşamlar. İşsiz, parasız sosyal yardımla ve topladıkları sadakalarla yaşayan; birilerinin babası birilerinin eski kocası olan koskoca adamlar.
Karanlık aslında her yerde. Özellikle de şehirlerde sadece bir ışık yoksunluğu değildir. Türkiye’nin ve İstanbul’un üzerine çöken bu karanlığın tortusunun daha sinsi bileşenleri var. Var gücüyle güneşi balçıkla sıvamaya çalışan bir tuhaf medya en önemli katalizör.
Medya, bir fener olması gerekirken, saf ve iyi niyetli zihinleri karartan bir aygıta dönüştü. İnsanlar, post-truth bilmecelerin havada uçuştuğu bir sis bulutu içinde, gerçekle bağı koparılmış birer pasif seyirci artık. Ekranlardan akan polisiye haberler :”uyuşturucu operasyonu”, fuhuş, cinayet görüntüleri birer katarsis nesnesine dönüşürken, tarihi çarpıtan dizilerle kurgulanmış yalanlar dünyasına hapsoluyoruz. Anlaşılmayan siyasi demeçlerin gürültüsü, gerçekliğin sesini boğuyor.
Bu distopyanın en kanlı bileşeni ise doğaya ve insana karşı işlenen kasıtlı suçlar. Depremlerle yıkılan evlerin ardından ağlaşan insanlar, orman yangınlarının külü, sel felaketlerinin çamuru ve her gün bir yenisi eklenen cinayet haberleri; hepsi o “kötülük bileşkesinin” birer parçası. Kötülüğün kapladığı şatolarda kaybolan o gölge-insanlar gibi, biz de kendi trajedimizin içinde kayboluyoruz.
Dublin, Prag, Paris hala o mağrur Art Nouveau siluetini korurken; İstanbul ruhu çekilmiş, göğsü parçalanmış bir kabuğa dönüştü. Yıkılan binaların, kesilen ağaçların yarattığı o kayıp zaman, benim için Rum lokantacı Yorgo’nun nezaketinde, Aleko’nun tabağındaki lüferin kokusunda gizliydi. Şimdi Çiçek Pasajı’nda yankılanan o rafine şarkılar, yerini “arabesk hüngürdemelere” bırakmış. Balık kokulu sabahların asaletinden; her köşe başını saran ağır kebap dumanına, maganda çığlıklarına ve “yeni Türkiye ” esnafının hileli terazilerinde tartılan kalitesiz mallara ve hayata tahvil edilen bir çöküş bu. Bir kentin gürültülü çöküşü bu.
Yeniden göçebeyim. Kaçıyorum. İstanbul’dan kaçıyorum. Şimdi bahçemdeyim. Dünyanın o 23,5 derecelik eğikliğine ve Ceres’in kızı Persephone için döktüğü o kadim yaşlara ortak oluyorum. Bahçeme diktiğim o yüz fidan—akçaağaç, çınar, huş, dut, at kestanesi, akasya, mahlep ve ateş çalıları—benim bu kötülük bileşkesine karşı ördüğüm canlı barikattır. Sobamın çıtırtısında, kuzey rüzgarlarının ıslığını dinlerken Dionysos’un o asil kanı olan şarabı yudumlarken, ağaçlarımın ve diktiğim fidanların sessiz uykusuna kadeh kaldırıyorum.
Goethe’nin o son nefesinde sayıkladığı “Daha fazla ışık!” arzusu, bu gece fidanlarımın sessiz uykusunda gizli. Karanlık bugün zirvesinde. Hakikat, en kurnaz ve en zalim yalanlar dizisiyle örtülmüş durumda. Solstice hem bir son hem de bir başlangıçtır. Işığın, en derin distopyanın ve en organize yalanın içinden bile sökülüp geleceğine dair kozmik bir umuttur.
Apollon geri dönecek. Işık yeniden yükselecek. Ve biz, kadehlerimiz elimizde, bu muazzam kozmik trajedinin sonunda yine güneşe selam duracağız.
![]()

