web analytics

Minimalizmin on iki tonunu incelediğim yazı dizisinin on ikincisi yani sonuncusu Monas / Monad kavramı.  Batı ve doğu düşüncesinde “birlik, tekillik, bölünmez öz” fikrini ifade eden çok katmanlı bir terim. Etimolojisi matematikten metafiziğe, mistisizmden estetiğe kadar geniş bir alana yayılıyor.

Antik Yunanca “μονάς” (monás) kelimesinin kökü : μόνος (monos) = “tek, yalnız, biricik” olarak sözlüklerde yer alıyor.  Anlamı “birlik, tek birim, bölünemez varlık” olup antik matematikte asal sayıların kaynağı olan “bir”dir. Bu nedenle aritmetik ontoloji ile bağlantılıdır. Bir ve birlik anlamı ilk çağlardan bu yana insanların merak konusu olmuştur. 

Latinceye baktığımızda “monas / monad” Grekçeden alınmıştır. Ortaçağ Latincesinde birlik, tek töz,  metafizik atom anlamlarını da almıştır.

İngilizce “monad” 16. yüzyılda Latince üzerinden İngilizceye girer. Modern kullanım alanları metafizik (Leibniz), matematik, bilgisayar programcılığı (functional programming monad) alanlarında olduğu kadar inanç türlerinde de kendini gösterir. 

Arapçada klasik felsefede doğrudan “monas/monad” kelimesi yoktur ancak karşılık olarak şu kavramlar kullanılmıştır: “Bir, tek olan” , “mutlak birlik”. İslam felsefesinde tasavvufta bu kavram özellikle Tanrının birliği, varlığın kaynağı bağlamında kullanılır. Burada “vahdet-i vücut” kavramına da değinmek gerekir. Batıda olduğu gibi din dışı bir anlam yüklenmemiştir.  

Farsça’da da doğrudan “monad” karşılığı yoktur fakat karşılık olarak: yegāne (yegâne) tek, benzersiz, vahdat, birlik kavramları kullanılır. Bu kavramlar da dini referanslarla kullanılır. 

Türkçede kavram üç biçimde geçer: monad, monas, tekillik / birlik özü. Felsefi metinlerde Türkçe söyleyişte çoğunlukla Leibnizci anlamıyla “monad” kullanılır.

Monas ya da monad  kavramının en sistematik kullanımı Gottfried Wilhelm Leibniz’in eserlerinde rastlanır. Leibniz’in 1714 yılında yayınlanan kitabı  “Monadologie” de kavram açıklanır. Leibniz’e göre monad  bölünmez metafizik tözdür ve  evren sonsuz sayıda monaddan oluşur, her monad evrenin bir aynasıdır. Leibniz’e göre monadlar bölünemez, maddesizdir, algı kapasitesi vardır. Yaratan tarafından  uyum içinde düzenlenmiştir (pre-established harmony). Leibniz’e göre evrenin en küçük yapı taşı fiziksel bir madde olamaz; çünkü madde her zaman bölünebilir. Gerçek cevher (töz) bölünemez olmalıdır. Monadlar parçası olmayan “basit” tözlerdir. Fiziksel bir bedenleri yoktur; onlar aslında birer “kuvvet” veya “ruhsal nokta”dırlar. 

“Monadların dışarıdan bir şeyin girebileceği veya çıkabileceği pencereleri yoktur.” Yani bir monad diğerini doğrudan etkileyemez; her şey kendi içselliğinde olup biter. Monadın dış dünyadaki çokluğu kendi içinde temsil etme yeteneğidir. Ama bu bilinçli olmak zorunda değildir (mikro-algılar). Monadın bir algıdan diğerine geçmesini sağlayan içsel dürtüdür. Sadece yüksek seviyeli monadlar (insan ruhu gibi) ne algıladıklarının farkına varırlar. 

Leibniz’in Monadoloji’si, yayınlandığı andan itibaren felsefe dünyasında hem hayranlık hem de sert eleştiriler uyandırdı. “Penceresiz monadlar” ve “Önceden kurulmuş uyum” gibi kavramlar, özellikle rasyonalizmden ampirizme ve eleştirel felsefeye geçiş sürecinde büyük darbeler aldı.

Kant, monadolojiyi en köklü şekilde sarsan isimdir. Saf Aklın Eleştirisi eserinde Leibniz’i “duyulur olanla anlaşılır olanı birbirine karıştırmakla” (Amfiboli) suçlar. Leibniz, monadları saf düşünceyle (numen) kavranan varlıklar olarak görür ve onların uzamsız olduğunu söyler. Kant’a göre ise biz dünyayı sadece uzay ve zaman (fenomen) formları aracılığıyla algılayabiliriz. Uzay ve zamanın dışındaki bir “töz” (monad) hakkında bilgi sahibi olmamız imkansızdır. Kant için monadoloji, deneyimin sınırlarını aşan “dogmatik bir metafizik”tir.

Kuantum fiziği, Leibniz’in “penceresiz” (izole) monad fikrini tamamen yıkar. İki parçacık birbirlerinden evrenin öbür ucunda olacak kadar uzaklaşsalar bile, birinin durumu değiştiğinde diğeri de aynı anda değişir. Burada bir “birlik” mi vardır, yoksa atomaltı seviyede “ayrılık” (tekli olma hali) bir illüzyon mudur? Kuantum kuramı der ki: Nesneler arası boşluk (Kenoma) bir ayrılık değil, enformasyonun aktığı bir sürekliliktir.

Arthur Schopenhauer ise monad fikrini irade metafiziği ile ilişkilendirir. Monadic düşünce yeni biçimler alır. 

Gilles Deleuze monadı iç dünyası sonsuz kıvrımlarla dolu bir özne olarak tanımlar.  Monadın felsefi karakterine gelince bölünmezlik teklik ön plana çıkar. Metafizik atomlardan oluşan  içsel dünyada her monad kendi perspektifinden evreni içerir yani her monad evrenin bir modelidir. 

Monad doğrudan ya da dolaylı olarak birçok yazarda görülür. 

James Joyce eserlerinde bilincin tekilliği monadik bilinç öne çıkar. 

Ulysses, Deleuze’ün “Barok Ev” metaforuna en yakın edebi eserdir. Romanın yapısı, monadın “penceresiz” ama “içeride her şeyi barındıran” doğasını yansıtır.

  • Leopold Bloom Bir Monad Olarak: Bloom, Dublin sokaklarında yürürken aslında kendi içsel labirentindedir. Dış dünya (sokaklar, insanlar, sesler) onun bilincine birer “kıvrım” olarak girer. Bloom’un zihni, tıpkı bir monad gibi, dışarıdan kopuk görünse de o günün tüm Dublin’ini kendi içinde yeniden üretir.
  • Mikro-Algılar: Joyce’un Bloom’un en ufak fiziksel duyumsamalarını (bir sabun kokusu, bir yemek tadı) uzun uzun anlatması, Leibniz ve Deleuze’ün bahsettiği “küçük algılar” (petites perceptions) gibidir. Bu küçük gürültüler birleşerek Bloom’un devasa içsel dünyasını oluşturur.

Eğer Ulysses bireysel monadların hikayesiyse, Finnegans Wake tüm evrenin tek bir monadın (HCE – Humphrey Chimpden Earwicker) rüyasına sığdırılmasıdır.

  • Dairesellik ve Kendi İçine Kapalılık: Kitabın son cümlesinin ilk cümlesine bağlanması, monadın dışarıya kapalı, kendi içinde tutarlı ve sonsuz daireselliğini simgeler.
  • Kenoma ve Doluluk:  Metin dışarıdan bakıldığında “anlamsız bir boşluk” veya “dil karmaşası” gibi durur; ancak içine girdiğinizde (monadın içine adım attığınızda) tüm dillerin, tarihin ve mitolojinin o boşluğun içinde aşırı bir yoğunlukla mevcut olduğunu görürsünüz.

Joyce’un “epifani” dediği anlar, bir monadın kendi içindeki o karanlık odada aniden bir ışığın yanması gibidir.

  • Felç (Paralysis): Kitaptaki karakterler genellikle kendi hayatlarına hapsolmuş, dış dünyayla gerçek bir bağ kuramayan monadlar olarak tasvir edilir. Ancak bir an gelir ki (epifani), o kapalı kutunun içindeki tüm gürültü bir anlam kazanır.
  • “Ölüler” (The Dead): Gabriel Conroy karakteri, hikayenin sonunda kar penceresinden dışarı bakarken (aslında kendi içine bakarken), yaşayanlar ve ölüler arasındaki o ince çizgide tüm insanlığın kaderini kendi monadında hisseder.
  • Joyce’un eserlerinde “gürültü” (noise), bir karmaşa değil, monadın içindeki bilgi yoğunluğudur. Minimalist fotoğraf sanatında bu gürültüyü ayıklayıp “boşluğa” (kenoma) ulaşmak demektir. Joyce ise tam tersini yapar: O boşluğun (bir günlük sıradan bir hayatın) içine tüm gürültüyü sığdırır.Joyce için monad, içine sığamayacağımız kadar büyük bir “tekillik”tir. 

Marcel Proust ‘un eserlerinde ise hafıza monadları gibi çalışan an parçalarını okuruz. Marcel Proust’un başyapıtı Kayıp Zamanın İzinde, Deleuze’ün monad teorisinin en somutlaştığı yerdir. Hatta Deleuze, Proust ve Göstergeler adlı kitabında bu bağı bizzat kurar.

Joyce’ta monad “mekansal bir yoğunluk” (Dublin’in tek bir zihne sığması) iken, Proust’ta monad “zamansal bir kıvrım”dır. 

Proust’un meşhur madlen çikolatası sahnesi, aslında bir monadın kapılarının (veya Deleuze’ün tabiriyle kıvrımlarının) açılmasıdır.

  • Penceresiz Geçmiş: Geçmiş, monadın karanlık odasında saklıdır; dışarıdan iradi bir çabayla (pencereden bakarak) ona ulaşılamaz.
  • İstemsiz Bellek: Çayın yanındaki  kekin tadı, monadın içindeki bir “titreşimi” uyandırır. O ana kadar monadın içinde kapalı (kıvrılmış) duran tüm Kombray (çocukluk kasabası), o tek bir duyumun içinden devasa bir dünya olarak dışarı çıkar.
  • Proust için her birey, içinde tüm geçmişini dürülü bir şekilde taşıyan kapalı bir kutudur. Bir koku veya tad, o kıvrımı açar ve “box”ın içindeki tüm o “gürültü” (hatıralar) bir manzaraya dönüşür.

Proust, romanın büyük kısmını yatağında, mantar kaplı (ses yalıtımlı) bir odada yazmıştır. Bu oda, monadın tam bir fiziksel temsilidir.

  • Dış Dünyanın Reddi: Proust’un anlatıcısı için gerçeklik, dışarıdaki sosyal etkinliklerde değil, o etkinliklerin zihinde bıraktığı izlerdedir. 
  • Kendi Üzerine Katlanma: Aşk (Albertine’e olan aşkı gibi) dışarıdaki bir insana duyulan bir bağ değil, o insanın anlatıcının zihninde yarattığı kıvrımlara duyulan bir saplantıdır. Sevgili, monadın içine hapsedilmiş bir “dünya”dır.

Deleuze, Proust’un dünyasını bir “göstergeler sistemi” olarak görür. Bu göstergeler, monadın içindeki o “mikro-gürültüler”dir.

  • Vinteuil Sonatı: Romandaki hayali bir beste olan Vinteuil Sonatı, karakterler için evrensel bir hakikatin monadik bir ifadesidir. Tek bir melodi (küçük bir algı), tüm bir aşkın veya tüm bir acının özünü içinde barındırır. Proust, devasa bir gürültüyü (binlerce sayfa) tek bir ana (bir anlık kokuya) sığdırır. 

Jorge Luis Borges’un  özellikle” Aleph” adlı eserinde tüm evreni içeren anlatı Leibniz monadına çok benzer. “Aleph” öyküsü, monad kavramının edebiyattaki en kusursuz karşılığıdır.

  • Noktadaki Sonsuzluk: Aleph, bir evin bodrumunda duran, sadece birkaç santimetre çapında bir noktadır. Ancak bu noktanın içinden bakan kişi, evrendeki her şeyi, her açıdan, aynı anda ve tüm netliğiyle görür.
  • Monad Bağlantısı: Aleph tam bir monaddır; “penceresizdir” (kendi başına bir noktadır) ama tüm evreni içinde barındırır.
  • Joyce evreni binlerce sayfada toplarken, Borges onu bir toplu iğne başına (minimalist bir noktaya) sığdırır.

Deleuze’ün “Kıvrım” (The Fold) dediği şey, Borges’te Labirent olarak karşımıza çıkar.

  • Sonsuz Kombinasyon: Kütüphane, tüm olası kitapları (tüm mümkün dünyaları) içerir. Her altıgen oda bir monad gibidir; diğer odalara benzer ama içindeki kitap dizilimiyle benzersizdir.
  • Süreklilik: Kütüphanede boşluk (kenoma) yoktur; her yer kitaplarla doludur. Ancak bu doluluk, insanın içinde kaybolduğu bir sonsuzluğa dönüşür.

“Yorgun Bellek Funes” öyküsü, Deleuze’ün monad içindeki “mikro-algılar” (gürültü) teorisinin dramatik bir anlatımıdır.

  • Funes, gördüğü her şeyi, bir ağacın üzerindeki her yaprağın her anki halini hatırlar. Onun zihni, ayıklama yapamayan (minimalist olamayan) bir monaddır.
  • Funes için “köpek” diye bir kavram yoktur, çünkü o her saniye değişen farklı bir köpeği görür. Minimalizm burada devreye girer: Düşünmek, ayrıntıları unutmak (boşluk bırakmak) demektir. Funes’in zihni, “gürültü dolu kutu” denilen şeyin en uç örneğidir; hiç boşluk (kenoma) yoktur ve bu yüzden felç edicidir. 
  • Bir boşluk (kenoma), aslında görünmeyen bir sonsuzluğun kapısı mıdır?”
  • Borges’te aynalar monadları çoğaltır. Minimalist bir fotoğraftaki yansıma veya simetri, aslında o tekil anın sonsuz bir döngüye girmesidir.
  • Borges her zaman “tek bir kitap”, “tek bir para (Zahir)”, “tek bir nokta (Aleph)” üzerinden evreni anlatır. Bu, minimalist felsefenin indirgeyerek büyütme tekniğidir.

Fotoğraf teorisinde monad kavramı çoğunlukla  tekil görüntü, yoğunlaşmış varlık, minimal kompozisyon anlamlarında kullanılır.

Özellikle minimalist fotoğrafta monadik kompozisyon daha net görülür; tek ağaç,tek yapı, tek ışık, monadik kompozisyonu oluşturur: tek obje, boşluk, sessizlik, ontolojik yoğunluk. 

Bu teoriye göre minimalist fotoğraf: çokluğu azaltarak varlığı yoğunlaştırır.

Fotoğrafçı karmaşayı görür, bir objeyi seçer işte bu tek görüntü monadik görüntüdür. Minimalist fotoğrafın amacı görünmeyen varlığı görünür kılmaktır. Bu nedenle minimalist görüntü: meditasyon üretir, sessizlik üretir, zaman duygusu yaratır. Minimalist fotoğraf estetiği monas, tekillik, negatif alan, liminal mekân, ontolojik ışık gibi kavramların birleşimidir. 

Doğada “bir” yoktur, çünkü hiçbir şey kendinden menkul değildir. “Birlik” “teklik” dediğimiz şey, sadece o karmaşık ağın (web) bizim algımız tarafından paketlenmiş halidir. Minimalizm kuantum gürültüsünü (olasılık dalgalarını) dondurup onu estetik bir “tekliğe” indirgeme eylemi olarak okunabilir.

Loading

Monas/Monad

Post navigation