Ezoterizm denince aklıma hep eski Mısır rahipleri gelir. Kadim Mısır dinleri dört bin, belki de beş bin senelik tarihiyle insanı şaşırtacak gizemler taşıyor. Mısır öncesi Babil var. Onun öncesinde Hitit ondan önce Luvi, Hatti.. Medeniyetler birbirini izliyor. Anadolu’nun kültürel tarihinin sekiz hatta on yedi bin yıl öncesine kadar gittiğine ilişkin arkeolojik kanıtlar var. En önemli kanıt da Göbeklitepe. On iki bin yıl öncesine tarihlenen bu yerleşim bölgesi Urfa’ya on beş kilometre mesafede yer alan kazı bölgesi; sırlarla dolu. Özellikle de tapınak olduğu sanılan yapıların üzerindeki sembollerin çok ilgi çekici olduğu üzerinde arkeologlar hemfikir.[1]
Ezoterizm sadece Mısır dinleriyle sınırlı değil. Mısır dinleri öncesinde ve sonrasında insanlar arasında “ayrıcalıklı bir yer” edinen “seçilmiş” kişilerin oluşturduğu bir “çevreye” dahil olma ve bu çevreyle alakalı konuları kapsayan bir kavram esasında.
Kelime kökeni olarak Klasik Yunanca “esoterikos” ile ilişkilendirmek üzerinde anlaşılmış bir ortak nokta olarak düşünülebilir. Bir sıfat olarak kullanılıyor. Aristoteles ve Pyhtagoras metinlerinde de rastlanan bir kavram. Bazı tercüme metinlerde “içinde”, “içrek” şeklinde de Türkçeleştirilmiş. Hellen öncesi Mısır uygarlığının merkezi olan Karnak bilginin de merkezi konumundaydı.
Ünlü Mısır tapınakları arasında en önemlileri Karnak, Medinet, Habu, Kom Ombo, Philae, Edfu, Seti, Hatshepsut, vb. diyebiliriz. Bunlar arasında Karnak belki de insanlık tarihinde yapılmış en büyük tapınak kompleksi olarak düşünülebilir. MÖ. İki bininci yıllarda Amun, Mut ve Khonsu tanrıları için bir buçuk kilometreye sekiz yüz metre ölçülerinde inşa edilmiş ve tanrıların yaşadığına inanılan yapılardan oluşuyordu. Yüzlerce sütunlu futbol stadyumu büyüklüğünde salonlar, odalardan oluşan bu dini mekan iki bin yıl süreyle önemli bir hac merkezi ve bilge rahiplerin yaşadığı bir yer olarak biliniyordu. Mısır firavunları Karnak’dan Luxor tapınağına kadar bir tür tanrılaşma süreci yürüyüşü yapardı. Firavun rahiplerin kılavuzluğunda Amun’un güçlerini toplar, Luxor’dan çıkarken tanrılaşmış olurdu. Antik dünyada en bilge kişiler olarak bilinen Karnak rahiplerinin ezoterik öğretileri bugün bile büyük bir merak konusudur. Rahiplerin yazdıkları papirüslerin çoğu kayıp olmasına rağmen ezoterik aydınlanma törenleri konusunda bazı bilgilere rastlamak mümkün.
Kadim Mısır dinlerinin en önemli özelliği ikinci yaşam, yani ölüler dünyasının varlığına olan inançtır. Bir ölçüde hemen hemen tüm inanç sistemlerinde “öbür dünya” vardır. Ölülerin dünyası. Ölülerin başka bir dünyada, öbür dünyada yeniden hayat bulacakları varsayımı “inancın” en temel öğelerinden bir olarak karşımıza çıkar.
Mısır inanç sisteminde günümüzde kitapçılarda çok satanlar liste başı, mistik, gizemlerle dolu “Mısır Ölüler Kitabı” rahipler tarafından ölecek olan kişinin başucunda okunurdu. Bu kitap ölecek olan kişinin ölüler diyarında başına nelerin geleceğine ve ne yapması gerektiğine ilişkin dualardan oluşuyordu. Günümüzdeki popüler kültür filmleri ölüler kitabının bazı güçleri olduğu varsayımıyla kurgulanan filmler özelliği taşımaktadır. “Mumya” adlı filmde ölüler kitabından bazı duaları okuyan arkeoloğun ölüler diyarından ruhları çağırarak bugünkü yaşama dahil ettiğini ve bu kötü ruhlarla iyilerin mücadelesini anlatan film boyunca üstün güçlere sahip olan mumyanın kötülüklerini izleriz. Oysa bu kurgunun ölüler kitabında yazılanlarla hiç alakası yoktur. Ölüler kitabının üç farklı versiyonu olduğundan söz ediliyor:
Bunlar: “Heliopolis”, “Teb” ve “Saite” derlemeleridir.[2]
Verilen bilgilere göre kitap (Mısır Ölüler Kitabı) tapınak duvarlarında yer alan yazılardan ve kitabelerden yapılan bir derlemedir. On bin yıldan uzun bir süredir nesilden nesile taşınan bilgilerden oluşmaktadır. Zaman içinde bazı anlam kaymalarının olduğu da bilinmektedir. Ölüler kitabının başka kültürlerde de var olduğunu biliyoruz. Tibet’in ölüler kitabı ve Hindu Ramayana destanı da ölüler dünyasıyla ilgili ve birbirleriyle paralellikler göstermektedir. Büyük bir olasılıkla gezgin rahiplerin bir yerden bir yere taşıdıkları kültürden söz ediyoruz. Hint mi önce Mısır mı önce tartışmasına girmenin bir alemi yok. Önemli olan muhtevalar arasındaki benzerlikler olmalı.
Ölen kişinin Osiris ve kırk iki yargıcı tarafından nasıl yargılanacağını anlatan yüz yirmi beşinci tılsım. Ölen kişinin kalbi tartılarak cennete mi yoksa cehenneme mi gideceğine karar verildiğini anlataır. Osiris, İsis, Neftis ve Anubis karşısına yargılanmak üzere gelen ölünün kalbi yargıçlar karşısında tartılır Osiris de kararı verir. İsis’in taşıdığı doğruluk tüyü ile tartılan kalbin ağırlığı tüyden azsa bu kişinin kötülüklerinin daha ağır geldiğine hükmedilir ve ölü Ammait adı verilen timsah başlı ölü yiyici yaratık tarafından yenilir. Eğer tüy hafif gelir ise bu da kişinin iyiliklerinin daha ağır geldiğine işaret eder ve ölü İsis ile birlikte cennete gider.
Tüm Mısır mezarlarında ölülerle birlikte günlük yaşamın gereği ne varsa birlikte gömülmüştür. Ölenin yeniden dirileceği ve yiyecek, içecek ve giyim dahil birinci yaşamdaki şeylere ihtiyaç duyacağı düşünülerek tedbir alınmıştır. İki yaşamlı inanışın gerektirdiği ritüelleri icra eden rahiplerin oluşturduğu ruhban sınıfına dahil olmak ayrıcalıklı bu gruba katılmak hiç te kolay değildi. Rahip olmak için belirli sınavlardan başarıyla geçmek gerekiyordu. Bazı sınavlar ise ölümle sonuçlanabilirdi. Aday bu riskleri göze almak zorundaydı. İşte bu sınavları başarıyla geçen aday özel bir çevreye, rahiplerden oluşa bu ruhban sınıfa katılmaya hak kazanıyordu.
Bilgi ve inanışlar ilk çağlardan beri var olan ve insanların kültürel yaşamında büyük önemi olan unsurlardan olagelmiştir. Uzun bir süre de bilgi ile inanç aynı merkezde toplanmıştır.
İnanan insan, hangi tanrıya inanıyorsa onun için Kurban, adak, libasyon ve yakarış gibi temel inanç öğelerini icra ederek ritüelleştirmiştir.
İnsanlar, tanrılar tarafından cezalandırılmaktan kurtulmak, minnettarlıklarını sunmak, dileklerinin kabul edilmesi için bu temel öğelere sürekli başvurmuşlardır. Hatti’lerde ana tanrıçanın adı “Wuruşemu”, Hurrilerde “Hepat”, Hititlerde “Arriana’nın Güneş Tanrıçası” ve Geç Hititlerde döneminde de “Kubaba” idi. Daha sonra Artemis kültü var. Artemis epithetleri
Potnia Thereon -hayvanların efendisi Artemis Agrotera (’Αγροτέρα) Agrotera, yabani hayata ait anlamı taşımaktadır.
İlk çıkarım:
Anadolu ezoterizmi derken ben neyi anlıyorum?
İnsanların içsel dünyasını yansıtan inanış biçimlerini değil de içsel dünyaların keşfedilmesine yardımcı olacak öğretilerden söz edilmesini anladığımı söylemeliyim.
İlk inanışların ortaya çıktığı dönemlerden başlayarak günümüze kadar gelen binlerce yıllık bir süreç.
Böylesine büyük bir zaman dilimini incelemeye kalkmak değil amacım. Bu çünkü gökteki yıldızları anlatmaya benzeyecek o zaman. Çok zor bir görev o da.
Anadolu’ya özgü bir şeyler yakalamak mı amacım? Evet. Anadolu’daki esinlenmeleri yakalamak amacındayım.
Aslında “Magna Mater”, Ianna, Kumbaba kültü yani Kybele veya Artemis kültü ve daha sonrası ezoterik anlamda incelenmiş değil. Öte yandan kehanet merkezlerinde oluşan ezoterik yapılanmaları da göz ardı edemeyiz. Çok ilginç bir zaman dilimi olan MÖ.1000 ve MS. 600 yılları arasındaki süre her bakımdan ilginç örneklerle dolu.
Anadolu’daki ezoterik yapılanmalarının ve kaynaklarının yeterince araştırılmadığını düşünüyorum.
Ezoterik Yapılanma
Ezoterik yapılanma süreci nasıl başlar ve nasıl gelişir?
Nasıl oluyor da bir ezoterik yapılanma oluşuyor?
Bu sosyal yapılanma somut bir yapı içindeki soyut bir yapılanma olabileceği gibi somut bir yapı olmaksızın oluşmuş soyut bir yapılanma da olabilir.
İstediği kadar soyut olsun. Yapı yapıdır.[3]
Yine antik Mısır’a dönelim. Ünlü firavun Menes MÖ. 3315 yıllarında Kuzey ve Güney Mısır arasındaki anlaşmazlıkları çözmek için Mennefer adlı “Krallar Şehri” ni kurdu. Bu şehir “Memfis” olarak bilinir. Şehri yeniden imar eden ise MÖ.2700 yıllarından itibaren firavun olan Zoser ve onun mimarı ünlü büyücü İmhotep’dir.
İmhotep asil bir aileden geliyordu. Mimar olan babasından öğrendiklerinin yanı sıra annesinden de şifalı otları öğrenmişti. Genç yaşlarında mimari, mühendislik, tıp ve teoloji alanlarında yaşıtlarından çok daha fazla bilgiye sahip olduğunu göstermiştir. Esas başarısı ise onu ölümünden sonra da efsaneleştirerek tanrılar katına çıkaracak olan tıp yazmalarıdır. İmhotep tıp alanında da engin bir bilgiye sahipti. Kısa sürede sarayın dikkatini çekmiş ve firavun Zoser’in gözdesi olmuştur. Hatta rivayete göre midesinden hasta olan firavun Zoser’i tedavi ettiği de söylenir. Antik Mısır tarihinin en ilginç kişiliklerinden biridir. Altmış metre yükseklikteki Sakkara piramidinin de mimarıdır. Mısır’da taş piramitler dönemini başlatan ilk mimardır. Ölümünden çok sonra tanrılaştırılmış, heykelleri dikilmiştir. Onun döneminde taş ustaları (mason) döneminin de başladığı söylenir. İmhoteb’in mezarının bulunamamış olması da onun tanrı katına çıkarılmasında etkili olmuş olabilir. Öte yandan Mısır uygarlığının bir anlamda ezoterik bir yapı olduğu gerçeği günümüzde hala tartışılmaktadır.
Binlerce yıl ayakta kalan bu uygarlık sadece mimaride değil, tıp, mühendislik, astronomi, edebiyat, müzik ve resim dallarında çok önemli dâhiler yetiştiren bir sistem olmuştur. Bugün Mısır uygarlığından geriye kalanın antik Mısır uygarlığı ile ilişkisini anlamak çok kapsamlı bir çalışma gerektirmektedir. Bugünkü Mısır uygarlığı eskinin devamı değildir. Asurlu savaş lordları Heliapolis’e ve Mempis’e girdiklerinde etraftaki zenginliği görünce askerlerinin şehri günlerce yağmalamalarına ses çıkarmamışlardır. Yağmadan geriye kalan bugün gördüklerimizdir. Kırıp dökülen, yok edilen eserlerin envanterini tutmak hiç te kolay bir iş değildir. Asurlular esas itibariyle altınla motive edilen yağmacılardan oluştuğu için önlerine çıkan her farklı yapıyı tereddütsüz yıkmışlar, heykelleri kırmışlar, sütunlardaki altınları sökmüşler ama ezoterik yapıyı ne görmüşler ne de yıkabilmişlerdir. Ulu rahipler bir yolunu bulup Asur savaş lordlarının yağmasını ve tahribatını durdurmayı başarmışlardır.
Mısır’ın ezoterik yapısı birkaç yılda oluşmadı. Aslında hiçbir ezoterik yapı kısa bir sürede oluşmaz. Mısır kronolojisine göre MÖ. 3500 yıllarından Nagada Dönemi adı verilen zamandan önce başlayıp oluşumunu sürdüren bir yapı bu. Çok uzun ve hadiselerle dolu bir süre. Rahiplerin her dönemde zamanın şartlarına göre geliştirerek birbirlerine devrettikleri en değerli hazine.
Mısır medeniyetinin temelini oluşturan ezoterik yapı inisiyenin Amon Ra, Oziris, İsis ve Horus ile ölüler dünyası arasındaki ilişkilerine göre kurgulanır. Antik Mısırlı ölüler dünyasına gittiğinde yaşamaya devam edeceğini düşünür. Mısır inancının temelidir bu. İkinci yaşam. Ölüler dünyasının gizemli yaşamı. Bir kurtuluş, bir ödül.
Antik Mısır dinleri rahiplerinin MÖ. Üç bininci yıllarda kurduğu ezoterik yapı, daha sonra bir çok ezoterik yapılanmaya örnek olmuştur. Öncelikle Karnak tapınağında şekillenen ezoterik yapılanmaya bakalım.
Mısır’da güç piramidinin en üstünde tanrılar var. Tanrıların tanrısı da Amun. Koç başlı tanrı. Amun kültünün başlangıcı da MÖ. Üç bininci yıllara kadar gidiyor. Antik Mısır dinlerinde iki binin üzerinde tanrı olduğu ileri sürülmektedir. Yukarı Mısır ve Aşağı Mısır olarak iki önemli coğrafi bölgeye ayrılmasıyla farklı kabilelerin aynı tanrıya farklı isimler verdikleri de görülmektedir. Ezoterik yapılanma toplum içindeki sınıfsal ayrışmayla birlikte oluşmaya başlar. Önce ruhban sınıfı oluşuyor. Tanrılarla konuştuklarına inanılan rahipler güç piramidini belirliyor. En üstte tanrılar ve onların seçtiği kral, kralın seçtiği ulu rahip ve ruhban sınıfı, asiller (toprak sahipleri) askeri gücü yöneten generaller, halk ve köleler. Antik çağdaki toplumsal sınıflanma aşağı yukarı böyle şekilleniyor. Antik Mısır’da da böyle Sümer, Hitit, Urartu, vb. de de böyle. Gelir dağılımı da ona göre. Kral vergi toplayarak zengin oluyor, ruhban sınıfı vergi vermiyor. Tapınak gelirleriyle toprak almaya devam ediyor, zenginleştikçe zenginleşiyor. Askerler vergi ödemiyorlar, savaş ganimetleri ve yağmalar, köle satışlarıyla toprak alıp asiller sınıfına geçiş yapıyorlar. Halk bildiğimiz halk. Tarlada, çarşıda çalışıp vergi ödüyor, asker olarak orduda görev yapıyor, tapınaklara özel günlerde hediyeler alıyor. Köleleri hiç söylemiyorum.
Her sosyal sınıfın kendine özgü bir yapısı var. Bu sosyal sınıflara dahil olmanın şartı aslında ekonomik ve siyasi güçle alakalı. Ruhban sınıfı ise merkezde duruyor. Ruhban sınıfına girmek hiç te kolay değil. Öncelikle asil yani toprak sahibi olmak gerekiyor. Asiller ve bürokratlar arasından yapılan ve çok dikkatle icra edilen bir seçimle oluşan adaylar arasından inisiyasyonla eleme yapılıyor. İnisiyasyon törenleri de ölümle sonuçlanabilen çok zor aşamalar ihtiva ediyor. Bürokratların çoğu zaten saraya alınmadan önce bir din adamı olarak inisiye edildiği için tapınaklarda da dönemsel olarak dini görev yapıyorlar.
Bu inisiyasyon törenine değinmekte fayda var. Antik Mısır inisiyasyon törenleri konusunda çok farklı söylenceler var. Karnak rahipliği aday inisiyasyonu her bakımdan en zor ve çoğunlukla ölümle sonuçlanan sınavlarla dolu beş yılı kapsıyordu. Sınavlara girmeyi kabul eden aday başarısız olduğu taktirde bir daha normal hayatına dönemeyeceğini, hayatının sonuna kadar karanlık mahzenlerde çalışmak zorunda kalacağını bilerek sınavlara girmeyi kabul ediyordu.
İnisiyasyon kavramı tekris, aydınlanma, ergenleşme,vb. gibi kelimelerle de ifade edilebilir. Özünde inisiye edilecek adayın ait olduğu toplumda bir birey olarak kabul edilebilmesi için yapılan bir tören olarak da açıklanabilir. Aday sembolik olarak ölüp yeniden yeni yaşamının bilincinde olan bir birey olarak doğmalıdır. Bir tür ölüp yeniden dirilme ile metaforlaştırılabilir.
Karnak rahibi inisiyasyonunda ilk aşama :
Hava Sınavı
Aday karanlık bir labirentin içine bırakılır. Tek çıkış yolunun koridor duvarları içinde gizli bir kapıdan sürünerek geçildiği bu karanlık labirentten çıkamayanlar susuzluktan ve açlıktan ölme tehlikesiyle karşı karşıya kalırlar. Çıkışı bulamayan adaya merhamet gösterilmez, ölüme terk edilirdi. Duvarın içine gizlenmiş çıkışı bulanların ise bir demir kapı önünde bir gün beklemeleri gerekirdi. Bazıları çıkışın orası olmadığını düşünüp geri döner labirentte aramaya devam ederlerdi. Demir kapı ertesi gün bir saat kadar açık kalır daha sonra kapatılırdı.
Ateş Sınavı:
Hava sınavından başarıyla çıkanlar hemen ateş sınavına alınırdı. İçinde ateşler yanan, yerde korların bulunduğu koridordan geçerek sınavdan başarıyla çıkmak mümkündü. Adayların ilk bakışta geçmenin imkansız olarak gördükleri ateş koridorunun aslında bir insanın geçebileceği kadar ateşten etkilenmeyen bir geçit ihtiva ettiğini ancak içeri girdiklerinde görebiliyorlardı. Bazı adaylar korkarak koridora girmeyi reddediyorlardı.
Su sınavı:
Ateş sınavını geçenler Nil’in bulanık sularının içine sokulur. Timsahlar dolu bir bataklığı geçerek karşı sahile çıkmaları istenirdi. Bazı adaylar paniğe kapılarak sularda çırpınmaya başlar sonuç olarak timsahlara yem olurlardı. Sükunetini koruyan adaylar karşı sahile çıkarak yeni bir sınava alınırlardı.
Sınavlar birkaç yıl sürer adaylar gerek fiziki gerekse de psikolojik testlerden geçerek rahiplerin ayrıcalıklı dünyasına girmeye hak kazanırlardı. Sınavları geçemeyenlerin geçenlerden daha fazla olduğu biliniyor. Ölümler de var. Elimizde bir istatistik yok. Öte yandan bu ezoterik yapının kendini böylesine zor sınavlarla korumasının nedenleri arasında ruhban sınıfın toplumda çok ayrıcalıklı bir konumda olması sayılabilir. Doğuştan asil olan bir azınlığın daha ayrıcalıklı bir konum için mücadelesi. Bu ezoterik yapı içerisinde sadece erkekler yok. Kadınlar da var. Tapınaklarda belli görevler üstlenen rahibeler bazen erkeklerden daha etkili olabiliyorlardı. Amun’un eşi görevini üstlenen rahibeler çok saygı görürdü.
Toplum hayatında önemli günlerde özellikle de ölümlerde ve dini kutlamalarda rahipler ön planda olurdu. Tapınaklarda hangi tanrının heykeli varsa o tanrının o tapınakta o heykelin içinde yaşadığına inanılıyordu. Rahip ve rahibelerin ana görevi tanrılara hizmet etmekti. Bu hizmetler yiyecek içecek sunmaktan başlayıp inananların tanrılarla konuşmasını sağlamaya tıbbi tedavilere, fal bakmaya kadar giderdi.
Her dini inanışta olduğu gibi Mısır dinlerinde de halkla yönetimin arasındaki iletişimi sağlamak rahiplerin göreviydi. Halk tapınaklarda rahiplerin özel günlerde söyledikleri ilahilerden, firavunun emirlerinden, savaşa gitmeden önce kesilen kurbanlardan oluşan günlük yaşamın içinde kafalarında binlerce soruyla tapınaklara koşarlardı. Tanrıya adak olarak getirilen bir boğa, koç, domuz ya da tavuk hemen pişirilir önce tanrı heykelinin önüne konur bir süre sonra tanrının yeterince yediği düşünülerek rahiplere dağıtılırdı. Tapınaklarda her zaman yiyecek bulunurdu. Halk getirdikleri bu yiyecekleri tanrıların yediğine inanıyordu. Rahipler halkın getirdiği kurban etlerinden ve yiyeceklerden inanılmaz paralar kazanıyorlardı.
Mısır’daki ezoterik yapılanma yıllar içinde öylesine keskin virajlar aldı ki kimi zaman firavunlar rahiplerden borç para almak zorunda kaldılar. Rahipler zenginleştikçe güçleri arttı. Eski krallık döneminde son derece katı kuralları olan ezoterik yapı zamanla gevşedi ve dini bir yapı olmanın ötesinde bir tefeci yapılaşmasına dönüştü. Halka da borç para vermeye başlayan rahipler kraldan daha da güçlü hale geldiler.
Ezoterik yapılanma sadece rahiplerin değil askerlerin, mimarların, taş ustalarının, tüccarların ve diğer meslek gruplarından olan kişilerin de tercih ettiği bir sosyal yapılanma olarak ortaya çıkmaktadır. Antik çağda devletin vergi toplamaktan başka belirgin bir fonksiyonu göze çarpmaz. Kamusal alanda bir çok ihtiyacın karşılanması için sosyal dayanışma gerekliydi. Bu sosyal dayanışmanın sağlanması için ezoterik yapılanmalar antik Mısır medeniyetinin bir icadıdır.
Mısır tapınakları MÖ. Yedinci asırdan itibaren Yunan filozoflarının eğitiminde önemli bir rol oynamıştır. İlk akla gelen Yunan filozofları Platon ve Pythagoras’dır. Miletos’lu Thales eğitimini Memphis’deki Osiris tapınağında görmüştür. Socrates’in trajik ölümünden sonra öğrencisi Platon MÖ. 475, Mısır’a Heliopolis’e giderek on üç yıl Sechnuphis adlı Osiris rahibinin öğrencisi olmuştur. Yıllar sonra Strabon Mısır gezisi sırasında Platon’un kaldığı evi ziyaret ettiğini ve onun o evde Thot’un ve Amun’un gizemlerini öğrendiğini yazar. Mısır uygarlığının Hellen filozoflarına olan katkısı konusunda çok farklı görüşler var. Bu görüşlerin bazıları “şövenist” yaklaşımlar ihtiva etmektedir. Platon’un ve Thales’in inisiye Osiris rahipleri oldukları konusunda hiçbir şüphe yok. Yunan uygarlığının Mısır uygarlığının devamı olduğu konusunda da hiç şüphe yok.
Anadolu ezoterik yapılanması büyük ölçüde Mısır etkileri taşır. Özellikle de Kybele kültü ezoterik anlamda Mısır ile benzerlikler taşımaktadır. Bir farkla: Anadolu tanrıçalar kültü Mısır Ammun kültü yerine güneş tanrıçası Avinna ile ezoterik yapılanmaya başlar. Anadolu siyasi tarihi MÖ. 3000 yıllarından itibaren Hatti Beyleri ile başlatılır. Daha sonra Hititler, Hurriler, Urartular, Sümer ve Akad ile devam eder. Bütün bu beyliklerin ve krallıkların ortak noktası ana tanrıça tapınımıdır. Doğal olarak bu tanrıça tapınımının ezoterik yapılanması da hepsinde Mısır’da olduğu gibi birbirinin devamıdır.
Değişmeyen güç odakları kral ve ulu rahip dengesi antik Anadolu krallıklarında da vardır.Ana tanrıça ezoterik yapılanmasında Kybele Attis kültünde rahiplik inisiyasyonunun en önemli aşaması rahip adayının kendini hadım etmesidir. Kybele Attis gizeminde kendini hadım eden Attis ve tanrıçanın onu çam ağacına dönüştürmesi ritüeli Kybele kültünün belirgin özelliğidir.
Bu ezoterik yapılanmada hadım olarak inisiye edilen ulu rahip, Megabyzos ve Galloi rahiplik görevleri vardır. Bu rahiplerin hadım olmaları şarttır. Aksi taktirde bu görevlere getirilmezler. Üç boyutlu Mısır tapınaklarının aksine Kybele tapınakları iki boyutludur: düz bir kayanın bir yüzüne oyulan kapı şeklindeki bir nişin içine yerleştirilen Kybele heykeliyle bir sunak ibadet ve tören alanını süsler. Bunun en iyi örneğini bugünkü Eskişehir’e seksen kilometre uzaklıktaki Yazılıkaya’daki Midas Anıtı’nda görebiliriz. On yedi metre yükseklikteki tapınak anıt hiç bozulmadan günümüze kadar kalmıştır.
Kybele Kültü
Anadolu’nun kültür tarihini yorumlayan araştırmacıların çoğu Ana Tanrıça kültünün başlangıcını M.Ö. 3000 yıllarına kadar götürüyorlar. “Magna Mater” kültünün tarihsel süreç içinde hangi isimlerle anıldığını araştıran arkeologlar da var.
Kybele’nin ana yurdu neresidir diye sorsalar birbirinden farklı cevaplar alabilirsiniz. Ana Tanrıça kültünün en tanınmış olanı Kybele mi yoksa “Kumbaba” mı ? Yoksa “Artemis” midir? Söylemesi zor. Bu nerede yaşadığınıza bağlı. Likya ve Pisidia bölgelerinde yaklaşık iki yıldır dere tepe antik kentleri geziyorum. Tarihi kalıntıların çoğu Roma döneminden kalma. Roma hakimiyetinin Anadolu’da hissedildiği M.Ö. 200 –M.S.350 yılları arasında bu dönem öncesi uygarlıkların sırasıyla Hellen, Pers, Likya, Hitit ve öncesi dönemlerden kalan kültür mirasıyla senkretizasyon sürecinde kaynaşarak eklektik bir yapı oluşturdukları söylenebilir.
M.Ö. 540 yılında ünlü Pers generali “Harpagos” tarafından fethedilen Anadolu’nun bu tarihten önceki siyasi ve inanç tarihi soru işaretleriyle dolu. “Karanlık Çağ” adı verilen bir dönemden söz ediliyor. Bu dönemin karanlık olarak nitelendirilmesi her şeyden önce belge yani bilgi olmamasından kaynaklanıyor. Eğer bir yerlerde bazı belgeler toprak altında henüz keşfedilmeyi bekliyorsa onları bulacak arkeologlara ihtiyaç var. Frigya bölgesi antik Anadolu coğrafyasının karanlık döneminin sonralarına rastlayan M.Ö. 1200 –600 ‘lere tarihlenen döneminde Trakya ya da Makedonya’dan gelip yerel halkla kaynaşarak bir imparatorluk kuran “Trak” halklarının yeni adıyla Frigler’in ana yurdu olduğu hipotezi üzerinde duruluyor. Özellikle de Troya savaşından sonra Trakya ve Balkanlar üzerinden göçlerin başladığını ileri sürenler var. Akademik dünyanın üzerinde anlaştıkları tek konu Demir Çağı adı verilen dönemin başlangıcının bu göçlere neden olduğu. O dönemi belgeleyen düşünürlerin eserleri Hellen döneminden başlıyor. Strabon bu önemli kişilerden biri. Öte yandan Hellen öncesi döneme ilişkin Anadolu krallıklarından herhangi birinden bir tarihçi bir yazar veya bir şair yok. Varsa bile ortada bir eser yok. Karanlık bir dönem. Bir Frig rahibi bir Gallos’un el yazması kitabı bulunmuyor. Bir Likya bir Lidya ya da Lykia rahibinin eserleri ortada yok. Neden acaba? Bu kadar zengin kültürleri barındıran topraklarda neden hiç bu zenginliği belgeleyen kimse yok? Likyalı ve Lydia ‘lı tarihçilerin varlığı biliniyor. Hellen öncesi dönemden kalan tabletlerin çözümlemesi mutlaka bazı konulara ışık tutacaktır. Yazılı kültür ile sözlü kültür arasındaki farkın en belirgin örnekleri yine Anadolu’da bulunabilir. Doğu’nun mistik sözlü tarihi ile Batı’nın yazılı tarihi birleşince karanlıklar aydınlanıyor: Lidyalı tarihçi Xanthus’un eserlerinde Kral Midas’dan söz ettiği bilinmektedir. Midas ve oğullarının Doğu’da Asur ve Urartu, Batı’da Lidya ve Hellen krallıkları ile anlaşmalar yaparak imparatorluklarını güçlendirdikleri fakat Kuzeyden gelen savaşçı bir kabile olan “Kimmerler” karşısında tutunamadığını başkent Gordion’un yağmalanmaktan kurtulamadığını öğreniyoruz. Kimmerler başlarında efsanevi savaşçı Dougdamme[2] olmak üzere Anadolu’da savaş rüzgarları estirdiler. Büyük şehirleri yıkıp yağmaladılar.
Kimmerler tüm Anadolu için bir tehdit oluşturuyordu. Birbiri ardından akınlar düzenlediler. Keskin demir kılıçları ve gözü kara savaşçıları vardı. Liderleri Dougdamme ‘ye çok güveniyorlardı. Önlerine gelen her şehri yağmaladılar. Frigya başkenti ve hazinesi ellerine geçti. Midas’ın ailesi civar şehirlere kaçarak canlarını kurtardı. Bu şehirler bir süre daha varlığını sürdürdü. Kimmerler bu kez de Lydia krallığına saldırdılar. Lidya kralı Gyges’i yenilgiye uğratarak Sardes ‘i yağmaladılar. Önceleri savaşı kazandılar fakat daha sonra M.Ö. 650 yılında Dougdamme ölünce Kimmerler’in gücü azalmaya başladı. Orduları süratle dağılma noktasına geldi. Güçlü lider yok olunca hiyerarşik yapılanma da yok oluyor genellikle. Güçlü lider ölünce isyanlar çıkmaya başladı. Asurlulardan yardım alan Kral Alyattes Kimmer topraklarına saldırılar düzenledi. Kimmerler ağır bir yenilgiye uğradı. Bu yenilgiden sonra Kimmerler Anadolu’da tutunamadılar. Kuzeye çekildiler. Frigya şehirleri kralları Midas’ı ve tanrıçaları Kybele’yi hiç unutmadılar. Anadolu artık bereketli ovaları ve doğal kaynaklarıyla paylaşılamayan bir coğrafyadır. Frigyalıların ana yurdu sürekli işgal altındadır. Her yeni güçlü kral Frigleri etkisi altına almaya çalışır. Kybele’nin çocukları kültürlerini muhafaza etmek için mücadelelerini sürdürürler. En sonunda Frigya adı M.S. 500 yıllarında Doğu Roma İmparatorluğu bünyesinde siyasi olarak ikiye ayrılır ve iki farklı ad verilir. Esaretle geçen bin yıllık süreç içinde Frigya hafızalardan silinir yok olur.
Aslında Osmanlı ve daha sonra Cumhuriyet döneminde tarihi kendilerine göre yazanlar Frigleri bir paragrafla şöyle özetlemişler:
“Frigler, Ege göçleri sırasında Anadolu’ya gelerek M.Ö. 800 yıllarında Gordion (Polatlı) merkezli bir devlet kurdular. Kafkaslar üzerinden gelen Kimmerlerin egemenliği altına giren Frigyalılara Persler son vermişlerdir.”
Orta öğretimde öğrenci bu halkın yani Frig halkının dış göçlerle ortaya çıkıp bir medeniyet kurduğu sonra yok olup gittiği fikrine endeksleniyor. Burada bir medeniyete “son verme” kavramından neyin kast edildiği belli değildir. Bir “hegemonyal kültür politikası” gereği yapılıyor bu. Antik Anadolu Tarihinde on beş bin yıllık kültür mirasına hiçbir iktidarın sahip çıkma niyeti yoktur. Anadolu’da hangi antik kente giderseniz gidin bu bölgeler yabancı araştırmacılara terk edilmiştir. ”İslam eserleri” ve “Türk” olarak tanımlanan yapıların ötesinde gerçek Anadolu mirasıyla belirli bir akademik azınlığın dışında kimse ilgilenmemektedir.
Bu Cumhuriyet dönemi öncesinde de böyleydi sonrasında da böyle. Cumhuriyet üniversiteleri Orta Asya steplerinden kalkıp gelen ve 1071 tarihinde Anadolu’yu fethettiği söylenen “Türkmen” kabilelerinden söz eder. Anadolu’nun kadim halkıyla hiçbir bağlantı kurmaz. Bu çünkü kafa karıştırıcı tuzaklarla dolu bir alandır. Bilim adamları için önemli olan belgelerdir. Mevcut belgelerin büyük bir bölümü tahrip edilmiş veya yurtdışına kaçırılmıştır.
İktidarlar için her şeyden önce bir “tarih mühendisliği” söz konusudur. Yani tarihi ideolojilerine göre şekilleme ve gösterme arzusu. İki ya da daha fazla kutup halinde birbirlerinin kuyusunu kazan Ulusalcılarla Osmanlıcılar’ın taban tabana zıt kültür politikalarını savundukları artık gizli değil. Osmanlıcılar on yedinci yüzyıla geri dönmek istiyorlar. Ulusalcılar ise 1920’lere. Cumhuriyetin kuruluş yıllarına.
Anadolu kültürünün ve medeniyetlerinin modern Türkiye cumhuriyeti halkına yabancı daha doğrusu “gayrimüslim” olduğu tezi, eğitimde ana tema olarak kullanılıyor. Halkın kanaatleri üzerinde tarihi mühendislik yapılıyor. Zaman içerisinde tarihi gerçekler ortaya çıktıkça bu yanlış politikaların iflas edeceği de açıktır. Anadolu’nun kadim halklarının bimlerce yıllık bir süreçte yeni gelenlerle karışarak çoğaldığı gerçeği aslında “saf ırk” hipotezini dayatan ideolojinin iflası demektir.
Burada Anadolu ezoterizmi üzerine fikirlerini paylaşan M. Bülent Gökhan’dan bir alıntı yapmak faydalı olacaktır:
“Anadolu’daki yapılanma sürecini düzgün izleyebilmek için, Anadolu’nun kültür yapısına ve sosyal tarihine bakmak gerekir. Bilindiği gibi Anadolu ‘Doğu’dur ve ışık Doğu’dan yükselir.Anadolu, Ana-Tanrıçanın yani Kibele’nin vatanıdır ve antik mitler Anadolu’da doğup serpilmiştir; tüm Tanrılar (inançlar) Kibele’nin çocukları olduğu için kardeştir ve aralarında Kibele’nin şefkati hâkimdir. Daha sonra pagan öğreti ve gelenekler bu mitlerle kaynaşmıştır. Pagan geleneğin plüralist (çoğulcu) yapısı özünde hoşgörüyü barındırır; herkes birbirinin inancına saygı duymaktadır. Tek Tanrılı dinlerin Anadolu’ya gelişi, ikonoklast (put-kırıcı) tavrıyla baskı oluşturmuş ve bu nedenle de kadim öğretileri yer altına itmiş ve ezoterik örgütlenmeyi pekiştirmiştir. İyonya felsefe geleneği, Diyonizos ve Orfe Geleneği, Delf Mabedi ve Pisagor Okul-Mabedi bir pota oluşturmuş ve sonradan gelen inanç ve gelenekleri kendi potasında dönüştürmüştür (simya). Anadolu’daki çoğulcu yapı bununla da sınırlı değildir. Yukarıda anılanların yanında Sümer, Hitit, Asur, Babil’in kültürel mirası, Budist gelenek, Zerdüştilik, Gnostik Hıristiyanlık,Sufi İslâm, Karmatilik, Bâtınilik, bu kültür toprağına ekilmiş tohumlardır. Günümüzde yeni yeni bilgi dağarcığımıza katılan ve Anadolu’nun en kadim öğretisi ise Luvi’lerin öğretisidir ve kendilerine ‘ışığın çocukları’ denmektedir.”
Kybele’nin önemi bundan iyi izah edilemezdi. Hoşgörünün sınırlarını tanımlıyor Kybele. Yani sınır yok. Ne tesadüftür ki aynı tezi Mevlana Celalettin Rumi de savunuyor. Tam bin yıl sonra.
Anadolu’da ezoterik yapılanma ne Kybele Kültü öncesi ve sonrası ile ne de tek tanrılı dinlerin batıni mezhepleriyle sınırlı değildir. Çok daha kapsamlı, çok daha karmaşık bir yapılanmadır. MÖ dönemi arkeologlar ve tarihçilerin çağların daha kolay anlaşılması ve çözümlenmesi amacıyla isimlendirdikleri dönemleri özetlersek:
• Kahramanlar Dönemi (MÖ. 1250-750),
• Arkaik Dönem (MÖ. 750-480),
• Klasik Dönem (MÖ. 480-323).
Anadolu ve Hellen ağırlıklı ezoterik yapılanmaların ana kaynağı destanlar olarak bilinir. Homer(os) bu alanda en bilinen eserleriyle “İlyada” ve “Odesa” ile dikkat çeker. İzmir doğumlu Homer’in MÖ. Sekizinci yüzyılda yaşadığı varsayılırsa, “Kahramanlar Dönemi” adı verilen çağa damgasını vuran eserleriyle ezoterik yapılanmaya en büyük katkıda bulunan tarihi şahsiyetlerden biri olduğu rahatlıkla söylenebilir.
Öte yandan Mezopotamya kökenli “Gılgamış destanı” nın ve Pers ve diğer destanların da Anadolu ezoterik yapılanmasında çok büyük bir rolü olduğunu düşünüyorum. Doğu rüzgârı ile Batı rüzgârı Anadolu’sa nasıl karıştı söylemek kolay değil ama etkilenmeler çok belirgin.
Kısaca Gılgamış Destanı’nın konusuna bir alıntı yaparak değinirsek:
“Destanı özetleyelim. Görkemli bir şehir devleti olan Uruk’un üçte ikisi tanrı, üçte biri insan olan kralı Gılgamış acımasız ve zorba bir kraldır. Halkın yalvarmalarına Tanrılar Tanrısı kulak verir ve Tanrıça Aruru’ya Gılgamış’la baş edebilecek bir insan yaratmasını söyler. Aruru, Enkidu’yu yaratır. Çırılçıplak gezer Enkidu. Hayvanlarla dosttur, onlarla yaşar, avcıları yaklaştırmaz onların yanına. Avcılar şikayet ederler Enkidu’dan. Kurnaz Gılgamış, genç bir kadın gönderir, kadın aşık eder kendisine Enkidu’yu, Gılgamış’la savaşmaya ikna eder onu. Gılgamış’la Enkidu karşılaşırlar ve zorlu bir savaşın sonunda, Gılgamış yenilir.
Bu ikisi arasında büyük bir dostluğun doğmasına yol açar. Birlikte, bakışıyla insanları taşa çeviren sedir ağacı ormanlarının bekçisi Hunbaba’yı öldürürler ve kutsal sedir ağacını alıp Uruk’a getirirler. Tanrıça İştar’ın ilgisini çeker Gılgamış ama kabul etmez İştar’ın aşk teklifini. Çok öfkelenir İştar ve Fırtına Boğası’nı ister Gökler Tanrısı’ndan. Hayvanı Uruk’un üstüne salar. İki dost onu da alt ederler, bu durum daha da kızdırır tanrıları ve Enkidu düşler görmeye başlar, ölümünü görmektedir. Yatağa düşer ve ölür. Perişan olur Gılgamış. Ölüm korkusu sarar yüreğini ve ölümsüz olduğunu bildiği Utanapişti’i bulmak için ölüm denizini aşar, onun kayıkçısının yardımıyla. Ulaşır Utanapişti’nin yanına, onun verdiği ölümsüzlük otuyla ölümsüzlüğe kavuşacaktır. Ama, Gılgamış ölümsüzlük otunu yemeye fırsat bulamadan onu bir yılana kaptırır ve Uruk’a eli boş döner.”
Kaynak: http://www.leblebitozu.com/tarihin-en-eski-yazili-destani-gilgamis-destani/
Mezopotamya Ezoterik yapılanması çerçevesinde MÖ. 1800 yıllarına tarihlenen çivi yazısıyla kil tabletler üzerine yazılan destanın yukarıdaki metin de göz önüne alınarak: Ezoterik yapılanmada bir hiyerarşi kurulduğunu söylemek mümkündür. Homer’den tam bin yıl önceye tarihlenen bu destan tanrılar panteonuanlamında Hellen panteonuyla yarışabilir. Tanrılar tanrısı vardır, güçlü bir tanrıça olan Aruru da tanrılar tanrısının hizmetindedir. Üçte biri insan üçte ikisi tanrı olan Gılgamış ölümsüzlüğü aramaktadır. Aruru Enkidu’yu yaratmıştır. Ama Enkidu ölümlüdür. Aynen Gılgamış gibi. Ölümsüzlük otunu arayan zalim kral Gılgamış’ın serüveni ezoterik yapılanmada temel teşkil eden gizemi de içinde taşımaktadır.
Friglerde Din
Friglerin inanç sistemi geleneksel Luvi- Anadolu tanrıça kültünün devamıdır. Ezoterizmin tarihi[3] süreci düşünüldüğünde her kültür kendi inanç sistemini geliştirmiştir. Din kavramının oluştuğu bu topraklarda Ömer Çapar’ın tarifiyle söylemek gerekirse uzun yıllar etkili olacak bir düşünce sisteminin temelleri atılmıştır:
” İnsanoğlunun kendisini yarattığına ve yaşadığı sürece her türlü işlerini kontrol ve dikkat ettiğine inandığı doğa üstü kuvvet ve kuvvetlerle olan ilişkilerinin bütünüdür.”
Önceleri Luvi’ler, Hatti’ler’in Kumbaba’sı sonra Frigler’in Kybelesi yani “Magna Mater “ inanışının M.Ö.400 lerde Frig hakimiyetinin sona ermesine rağmen kutsal şehir Pessinus’da hadım rahipler tarafından devam ettirildiği Selevkos[4] krallarının Hellenleşme ve Roma İmparatorluk sürecinde bile varlığını sürdürdüğü bilinmektedir.
Efsanevi Anadolu Ana tanrıçası kültünün en önemlilerinden biri olan Kybele’nin ana yurdunda bir gece çadırlı kamp yapacaktık. Kybele’ye dokunacaktım. Anadolu da “Ana Tanrıça” tapınımının değişik zamanlarda ve değişik adlarla da olsa özünde aynı neredeyse tek tanrı sayılabilecek özellikleri olması da şaşırtıcı. “Magna Mater” kültünün binlerce yıllık hikâyesi var. Kybele kültünün sadece Frigya hakimiyet dönemine tarihlenmesi hiç de doğru olmaz. Üstelik yanıltıcı olabilir. Taradığım kaynaklara göre ana tanrıça kültünü sekiz bin yıl öncesine dayandıranlar bile var. Anadolu coğrafyasıyla da kısıtlı değil. Kuzeyden Güneye Doğudan Batıya Bronz çağında her yerde görülen tanrıçalar tapınımının bir uzantısı. Kybele tüm arkeoloji dünyasında bir Frig Tanrıçası olarak biliniyor. Kybele kültü yani “Magna Mater” tanrıçalar dönemi adı verilen sürecin çok geniş bir coğrafyada yayıldığı zamanlarda Friglerin ana tanrıçası olarak adına tapınaklar inşa edilen tanrıçadır.
M.Ö. 450 yıllarından öncesine ulaşmak için arkeolojik kazıların sonuçlanmasını beklemek gerek. Bölgede kazı yapan uzmanların derinlemesine kazı yapmalarını sağlayacak bütçe ve eleman bulmaları da zor. Bu yıllarda Pers ve Hellen hakimiyeti yerel kültlerin giderek ortadan kalkmasına neden olmuştu. Belirli bir zaman sonra Hellen kültürü Anadolu’da iyice baskın hale gelmiş Pers kültürünün etkilerini de yok etmişti. Anadolu kanımca hiçbir zaman Hitit-Luvi-Frig-Pers-Hellen etkisinden kurtulmadı. Roma imparatorluk devrinde bile halkın konuştuğu dil Yunancaydı. Bizim arkeologlarımızın kabul etmekte zorlandığı bir durum bu. Batı Anadoluda Likya, Frigya, Lydia, Karya ve Iyonya uygarlıklarının M.Ö: 450 yıllarından itibaren Hellenleşmeye başladığını ve bu etkinin büyük Rum göçü kabul edilen mübadele günlerine kadar devam ettiğini söyleyebiliriz. Bizans dönemi her ne kadar Roma İmparatorluk dönemi olarak da bilinse halkın konuştuğu dil Rumca yani Yunanca idi. Frigya bölgesinin de Batı bölgelerinden daha farklı olduğunu söylemek zordur. Bugün M.Ö. 800-600 yıllarına tarihlenen Frigya uygarlığı kültürüyle neredeyse bin yıl kadar varlığını sürdürmüştür. Buna rağmen bugün Frigce anlayan bir tane bile arkeolog yoktur.
Cumhuriyet kültür politikalarının bu medeniyetlere arkasını dönmesinin nedeni “Güneş Dil Teorisi” adı verilen yani Türklerin Orta Asya’dan bütün dünyaya yayıldığı ve her dilin temelinin Türkçe olduğu varsayımıdır. Aslında bir “Tanzimat” projesi olan “Türklük” tezi Anadolu’nun antik dönem halklarını(pagan) ve gayrimüslim halkını (Rum, Ermeni, Yahudi) külliyen reddetmektedir.
Hititçe, Likya, Frigya, Urartu, Lidya, Kilikya,v.b. gibi antik Anadolu uygarlıklarının eserleri toprak üstünde ve altında durmaktadır. Buna rağmen ciddi bir arkeoloji hamlesi hiçbir zaman yapılmamıştır. Kaynak ortada yoktur. Üniversitelerde hazırlanan tezler sayıca azdır ve kullanılan kaynaklar Hellen ve Roma kaynaklarıdır. Frigce ve diğer antik çağ dillerinin çözülmesi bir çok konuya çözüm getirecektir. En azından kaya tabletlerin üzerinde neler yazıldığını anlama imkanı doğacaktır. Anadolu Antik Çağ tarihinin yeniden yazılması gereklidir. Bunu yazacak bilgiye sahip akademik kadro vardır ama niyet yoktur. Bunu yazarken M.Ö: 8000 yıllarından başlayarak Hellen ve Roma dönemine kadar kazılardan elde edilen belgelere göre tarih kurgulanmalıdır. Örneğin Kimmerlerin saldırılarının nedenleri ve sonuçları üzerinde durulmalıdır. Bu tarih yazımının eksikliği o dönemler için üretilen hipotezleri de çoğaltmaktadır. Neredeyse mitolojik öyküler kullanılarak hipotezler üretilmektedir. Yazılıkaya’da gün doğumunda kutsal kayaya vuran güneşin ışıklarına bakarken tarifsiz bir aşağılık kompleksi duymamak elde değil. İki bin beş yüz yıldır ayakta duran o açık hava mabedi hala keşfedilmeyi bekliyor. Belki de bir depremle yok olacak. Sırrı çözülemeden. Frigya bölgesinde kazı yapan yabancı arkeologlar yaklaşık üç yüz yıldır Frig yazısını çözememişlerdir.
Yazılıkaya yani 17 metre yüksekliğindeki kayaya oyulmuş Kybele tapınağının olduğu yere çadır kurabileceğimizi söylediklerinde kulaklarıma inanamadım. Hiçbir görevli yok. Kaya savunmasız. Mangalcıların ve define avcılarının insafına bırakılmış. Uyanık bir köylünün açtığı gözleme restoranı ve tuvalet gezginlere hizmet veriyor. Tuvalet 1 lira. Gözleme çay on lira. Restoran sahibi oraya çadır kurmamızı istemedi. Gürültü yaparmışız, içki içermişiz, köylü rahatsız olurmuş. Sonra onun başı ağrırmış. Ekmek parasından olurmuş. Her gittiğim antik kentte bu tip bir mahluk karşıma çıkıyor. Patlayacakmış kadar şişman, iri yarı, kaba saba, söylediği kelimeler anlaşılmayan , para kazanmak için ne gerekirse yapmaya hazır bir nobran ve onun iskeleti görünecek kadar zayıf karısı ve çocukları. Kültür bakanlığı oraya bir kulübe koysa ne olacak? Bunlar yine bildiklerini okuyacaklar.
Frigya hakkında eski bir Anadolu kavmi olduklarının dışında kralları Gordion ve onun oğlu Midas’ın adı geçen iki efsaneyi de daha önce duymuştum. Öncelikle Frigler’in kim olduğunun cevabını aramak gerekli.
Hemen hemen tüm kaynaklarda Frigler’in M.Ö. 12. Yüzyılda büyük göçler sırasında Trakya ve Boğazlar hattı üzerinden Anadolu ya girerek yerel halklarla birleşerek bugünkü Eskişehir, Kütahya ve Afyon vilayetleri sınırlarında 400 yıl sürecek olan bir imparatorluk kuran ve kendilerine “Trak” adı veren bir kabileden söz ediliyor. Bu bilginin hangi belgeye dayandığı araştırılması gereken ayrı bir konu. Frigya yazılı metinlerinin tercüme edilmediğini de ilave etmek gerek. Frigce dilini tercüme edecek kadar bilen bir arkeoloğun olmaması da ayrı bir sorun.
Trak uygarlığının ana teması olan rahip kralların ana tanrıça Kybele kültünü temsil ettikleri biliniyor. İmparatorluğun yıkılışından sonra da yüzlerce yıl daha süren Kybele inanışı Roma İmparatorluğu’nun resmi dini olma hüviyetini de kazanıyor.
Nitekim Romalı konsüller Pön savaşları sırasında Hannibal siyasi ve askeri krizi sırasında “Sybille Kehanetleri” ne dayanarak Hannibal’ı yenilgiye uğratmak için Roma’nın beşinci resmi dini olarak Kybele kültünü kabul etmek zorunda kalırlar: M.Ö. 200 yıllarında Kybele’yi temsil eden siyah meteor taşının bulunduğu kutsal şehir olan Pessinus’dan (Sivrihisar/Ballıhisar) alınarak Roma’ya götürüldüğü de ileri sürülüyor. Siyah meteor taşı Roma’da Kybele adına yapılan tapınağa büyük bir törenle yerleştirilir. Yazılıkaya’da bulunan mabedin kapı gibi görünen niş kısmında bu taştan yapılmış bir tanrıça heykeli bulunduğunu durduğu hipotezini ileri sürenler de var.
Ana tanrıça kültleri arasında en bilineni olan Kybele kültü üzerine araştırma yapan akademisyenlerin tez çalışmalarından bazı notları da aktarmak gerekiyor: Aşağıda alıntı yaptığım çalışmalar Kybele kültüne ilişkin güvenilir bilgiler ihtiva etmektedir. Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü tarih Bölümünde Frig Dini İnançları konulu Yüksek Lisans çalışması yapan Güllü Çintiriz’in çalışmasından geniş bir biçimde yararlandığımı belirtmek isterim.
“Mitolojilerde Ana Tanrıça kadar çeşitli adlarla adlandırılan başka bir tanrının varlığı bilinmemektedir. Bu ad ve sıfat çokluğu, Ana Tanrıça’nın evrensel bir nitelik kazandığını kanıtlamaktadır. Kültepe yazıtlarında adına Kubaba olarak rastlanır. Lidya’da adı Kybebe, Frigya’da Kybele olarak geçer. Hitit kaynaklarında Arinna’nın Güneş Tanrıçası Hepat, Sümer’de İnanna, Mısır’da İsis, Suriye’de Lat, Girit’te Rhea, Efes’te Artemis, İtalya’da Venüs, Lübnan’da Astarte, Babil’de İştar, Ermenistan ve Arap kavimlerinde, Hubel, Hindistan’da Aditi, Yunanistan ve Roma’da Gaia, Rhea, Demeter, Mater, Magna Mater, Dindymos, Dindymene, Tokat yöresindeki Gümenek ve Kayseri yöresindeki Kemer kentlerinde adı çok eski bir Anadolu adı olan Ma olarak geçer. Efes Artemis’inde görülen kuleli başlığıyla Mater Turrita ya da Turrigera yani Kuleli ya da Kule taşıyan Ana sıfatını alır”[5]
Bütün araştırmalar Suriye (Mezopotamya) bölgesinde bilindiği tanımıyla “Kubaba” kültünün Kybele kültünün oluşmasında önemli bir rol oynadığını söylemek mümkündür. Tam da bu bağlamda Gılgamış destanında bahsi geçen tanrıça Aruro ile ilişkilendirilmesi ve bir tür sekretizm yaşandığını da göstermektedir. Öte yandan Kybele yani Ana tanrıça “Mater” kültünün Anadoluda M.Ö. 8 bininci yıldan bu yana var olduğu da bilinmektedir.
Anadolu ezoterizminin “ana tanrıça “ kültü etkisinde birkaç bir yılda oluştuğunu ileri sürmek hiç te mantıksız değil. Ritüeller ve semboller analiz edildiğinde bağlantılar daha da belirginleşecektir.
Kutsal şehir Pessinus, Frigler’in en önemli dini merkezi olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu şehrin gökten inen tanrıça Kybele’nin tapınaklarıyla dolu olması da dikkat çekmektedir. Kybele en eski ana tanrıça olması itibariyle birçok isimle anılmıştır. Frigya tanrıçası olarak Frigya platosu olarak bilinen bölgede adına bir çok tapınak yapılmıştır. “Gökten düşen siyah meteor taş sembolizması” bir kez daha karşımıza çıkmaktadır. Siyah meteor taşı Kybele ile ilişkilendirilerek bir göğe yükseliş ve gökten iniş miti yaratılmıştır. Her inanç sisteminin dayandığı mitler vardır. Kybele için iki ana mit söz konusudur. Birincisi gökten inen siyah taş, diğeri ise sevgilisi Attis’in bir çam ağacı altında kendini hadım etmesidir. Bu hadım etme ritüelinin nereden kaynaklandığı konusunda da farklı görüşler bulunmaktadır.
Kybele ve sevgilisi Attis, Frig inanışının iki ana figürü olarak Anadolu’da bir çok yerde taşlara kabartma olarak resmedilmiştir. Doğanın uyanışı ve doğanın ölümü hep Kybele ve Attis’in ilişkisiyle irtibatlandırılır. Nitekim Frigya uygarlığı ardından gelen Hellen (Grek) ve Roma uygarlıkları da bu efsaneleri kullanmıştır.
Antik Çağ tarihçisi Strabon kitabında Pessinus şehrinden söz eder. İki “rahip kral” tarafından yönetilen şehir zamanının en zengin ticari merkezi olarak biliniyor. Rahip krallara “Attis” ve “Megabyzos” adı verilirdi. Bu kralların erkekliklerini tanrıça Kybele’ye adamış olmaları en önemli şart olarak karşımıza çıkıyor. Eğer “rahip kral” olmak istiyorsan mutlaka hadım olman gerekiyordu. Attis efsanesinde olduğu gibi erkekliğini kendi eliyle kesip atan rahipler tapınağa girmeye hak kazanırlardı. Bu olay son derece şaşalı ve gürültülü bir tören sırasında herkesin gözü önünde yapılırdı. Erkekliklerini tanrıça Kybele’ye feda eden rahiplere” Gallos” adı verilmekteydi. Ayrıca “Metragrytoi” adı verilen dilenci rahipler sınıfının görevi de köyden köye Kybele kültünü Anadolu’nun her yerine taşımaktı. [6]
Yazılıkaya ( Midas ) Kybele Anıtı
“Kral Midas’ın tanrıça Kybele adına yaptırdığı bu anıt kayaya oyulmuş bir çerçeve olarak görünmektedir. İlk zamanlar bu anıtın Midas adına yaptırıldığı söylenmişse de üzerindeki yazılardan Tanrıça Kybele’ye adak olarak yapıldığı anlaşılmıştır. 17 metre yüksekliğinde ve 16 metre genişliğinde olan anıtın üzerindeki yazıların bir kısmı deşifre edilebilmiştir. Hadım rahiplerin yönettiği mabetlerde iki ana tören yapılırdı: “Strosis” döşeme ve “Agermos” toplama törenleri. Kybele törenlerinin detayına ilişkin kayıtlara ulaşılamamıştır. Eldeki bilgiler Frig Krallığı yıkıldıktan çok sonrasına Roma dönemine aittir. Belgelerin neredeyse tamamı Roma İmparatorluk kayıtlarından elde edilebilmektedir. M.Ö. 12. Yüzyıldan itibaren Anadoluda yaygın bir kült olan Kybele tapınımının detayları konusunda elde yeterli belge bulunmamaktadır. Yapılan araştırmalarda kullanılan kaynaklar Roma ve Yunan kaynaklarıdır.
Strabon’a göre: Frigler genel olarak Tanrıça Rea’ya taparlardı. Değişik adlar vererek tanrıların anası “Angdissis”, Büyük Frigya tanrıçası “Kybele”, ya da sadece “Ida”, “Dyndyma”, “Spilos” veya Pessinus gibi Kybele kültünün bulunduğu kutsal mekânlara göre adlandırılırdı. Anadolu Tanrıçası Kybele tarihe Frig tanrıçası olarak da geçmiştir. Kybele kutsal alanları, çoğunlukla kayaların üzerine yapılmaktaydı. Friglerin kayalara oyulmuş diğer bir dinsel yapı türü, genellikle doğuya bakan kaya merdivenlerdir. Bir çeşit oturma yerine doğru çıkan bu merdivenlerin sunak olarak kullanıldığına inanılır. Kybele aynı zamanda genç kızların da koruyucusudur. Tanrıçanın en büyük tapınma yeri, Pessinus’ta idi. Frigler bu tanrıçayı öyle benimsediler ki, tüm devlet ve ülkelerini Pessinus Kybele’nin mülkü saydılar. Bunun sonucunda, aslında çok köklü bir Anadolu tanrıçası olduğu halde Kybele tarihe bir Frig tanrıçası olarak geçti; kral Midas tanrıçanın oğlu ve Pessinus’taki tapınağın kurucusu sayıldı. Eskişehir ve Afyonkarahisar arasındaki kutsal platoya, M.Ö.8. yüzyıl ile 6. yüzyıl arasında, tanrıçanın tapınaklarını temsil etmek üzere, yapılmış olan bu kaya yapıları çok büyük bir emeğin ürünüdürler.
Bu kaya yüzeylerinden en ünlüsü, kuşkusuz ki, MIDAS=Midas adını içeren Frigce yazıtı nedeniyle Midas Mezarı denen, 17 m. yüksekliğindeki “Yazılı Kaya” Anıtı oluşturur. Ancak bu anıt bir mezar olarak değil, yine bir tapınma cephesi olarak kullanılmıştır. Öteki Frig oyma kaya cephelerinde olduğu gibi, M.Ö.8. yüzyılın ikinci yarısına ait olan “Midas Anıtı”nın yüzü de doğuya bakar. Bir kaya yüzeyinin, tepeden aşağıya doğru işlenmesiyle oluşturulmuş bulunan bu süslü cephe, semer damlı bir Frig tapınağının ön kesimini temsil eder. Bu cephenin en önemli bölümü, tanrıça heykelinin içinde durduğu kapı biçiminde bir kaya nişidir.
Bu anıt aslında, Frigler’in Büyük Tanrıça’sı adına yapılmış bir kutsal alandır. Bu nedenle, anıtın merkezi bölümündeki nişin içinde, Kybele’ye ait bir heykelin durduğu sanılır. Toprak Ana Kybele’nin en fazla tapınım gördüğü yer Pessinous (Ballıhisar) kentiydi. Bu kentte tanrıçanın gökten inmiş bir ilah olduğu inancı hakimdi. Yine bu kentte tanrıçanın sevgilisi Attis ile birleştiği ve bunun tabiata can verdiği kabul görmüştü.
Burası Frigler tarafından bir kült merkezi olarak benimsenmiş ve burada dini törenler düzenlenmiştir. Eskişehir’in Sivrihisar ilçesi yakınlarındaki kentte tanrıçayı siyah meteorik bir taş temsil ediyordu. Frigler tanrıçaları için daha çok boğa kurban ederlerdi. Kütahya ve Eskişehir yakınlarındaki üçgen alınlıklı kimi kaya anıtları (Bakşeyiş, Maltaş, Deliktaş) bu türde kurbanlar için yapılmışlardır. Bir tapınak cephesini simgeleyen anıtların gerisinde derin bir kuyu bulunmaktadır. Tanrıça için kesilen boğaların kanı bu kuyularda biriktirilmiştir. Frigler bu tanrıçayı öyle benimsediler ki, tüm devlet ve ülkelerini Pessinus Kybelesi’nin mülkü saydılar. Bunun sonucunda, aslında çok köklü bir Anadolu tanrıçası olduğu halde Kybele tarihe bir Frig tanrıçası olarak geçti; kral Midas tanrıçanın oğlu ve Pessinous’taki tapınağın kurucusu sayıldı. Tapınımı Roma İmparatorluk Çağı’nın içlerine değin sürdü. Kybele, kutsal anıtları, genellikle dağlardaki kayalık alanlara yapılırdı. Kaya anıtları, tanrıçanın tapınaklarını temsil ederdi. Büyük emek ürünü bazı kaya anıtlarının cepheleri kabartmalarla süslenmiştir. Bunlar üzerinde geometrik, bitkisel, bazen de hayvan motifleri yer alırdı. Üzerinde MIDAI=Midas adını içeren Frigce yazıtı nedeniyle Midas mezarı denen görkemli anıt Eskişehir yakınlarında Midas’ın kenti diye bilinen yerde bulunmaktadır. Bu anıt bir mezar değil, bir tapınma cephesi (açık hava mabedi) durumundadır.
Midas Çağı’nın biri gömüt, diğeri tapınak işlevli olan iki en tanınmış olan anıtsal kaya yapıtı, Aslantaş ve Aslankaya, aslan ve Kybele birlikteliğinde birbirleriyle özdeştir. Aslanlar, kaya tapınağının “sella” anlamındaki mihrabı içinde bir kült yontusu gibi oturan Ana Tanrıça’yı her iki yanda arka ayakları üzerine kalkarak kuşatırlarken; mezar alnacında, gene her iki yandan, kapının ortasından yükselen soyut “Kybele” resmine uzanırlar. Aslankaya’nın tapınak olduğu kuşkusuzdur; Aslantaş’ın da gömüt odası olmasa, “tapınak” deneceğinden kuşku duyulamaz. Gerçekten de P.Z. Spanos’a göre, Aslantaş’ta “gömüt odası ikincil bir anlam içermektedir; bu nedenle de anıt, öncelikle dağların tanrıçası Kybele ya da orgiea thea’nın kült anıtı olmalıdır”
İki kaya anıtı arasındaki benzerlik, gömütün sol kaya duvarında bitmemiş bir aslan kabartmasının varlığıyla da vurgulanır; aslan, tapınağın sağ yan yüzünde de vardır. Tüm bu benzerlikler, işlevde de benzerliği düşündürürken, bey gömütünde tapınıma ilişkin bu beklentiyi damdaki sunu çanaklı basamaklı sunak döşemi karşılar; ölü kültüne ilişkin bir açık hava tapınma alanı. Sonuçta Aslantaş bir ölü tapınağı olarak saygı görür; tanrılaşmış yerel beyin kült anıtı olarak… Urartu’yla bağlantı, Atabindi Bey gömütünün damındaki kült döşemleriyle ve buradaki “kaya işaretli” sunakların Frig Hamamkaya tapınak gömütü arkasındaki kült alanına doğrudan etkisindedir ve köken, Hitit’in Gavurkale’deki kral/prens mezarına dek iner. Hellenistan’da benzeri yoktur; çünkü Yunan düşüncesinde bir ölümlü tanrılaşmaz, “heroize” edilir, kahramanlaştırılır. Bir başka önemli konuda Frigler’in Anadoluluğu belgelenmiş olur.
“W.M.Ramsay’in eski bir savına göre, ölüleri tanrılaştırmak ya da bir tanrıya benzetmek Frigya’da eski ve yaygın bir gelenekti. Her mezar bir tapınak gibiydi” diye başlar M.Waelkens bir makalesine ve sonuçta, “ne yazık ki geç dönem literatüründe de sıklıkla ortaya çıkan” bu epigrafik yorumu “yanlış” olarak değerlendirir. Ancak “yanlışlık”, Waelkens’in yöntemindedir; bir kökleşmiş Anadolu geleneği, “Yunan” düşüncesiyle değerlendirme tersliğinden kaynaklanır. Geç dönem Hellence yazıtlarda Frigliler’in “tanrılaşması” belli ki geleneğine sıkı sıkıya bağlılıktandır ve Frigliler’in yüreği Afyon çevresinde okunan bu yazıtların Ramsay yorumu, yukarda erken zaman için vardığım bilimsel sonucun en somut belgesidir. Destansal yüceliğiyle bir insandan farklılaşan Frig Kralı Midas, başkent Gordion’da görkemli bir tümülüs mezarla da farklıdır; tıpkı kendisinden 650 yıl kadar sonra Kommagene Kralı I.Antiochos’un Nemrud Dağındaki mezarı üzerindeki benzer yığma tepeyle farklı olduğu gibi. Ve o, “Theos Dikaios Epiphanes”, Fırat toprağında bir tanrı kraldır. Anadolu’nun geç tanrı krallarına tümülüsü özel bir mezar biçimi olarak sunan düşünce, onun bir “tapınak” olduğu düşüncesini de sunmuş olmalıdır; “tanrılara özgü” olduğu düşüncesini… Frigyalı Kibele rahipleri (Koribantlar), efsanelere göre tılsımlı taşlar kullanırlar, kehanet ustası, büyücü ve doktordular. Kybele kara taşı denilen taş ise tılsımlı taşların en ünlüsüdür. Pessinus kentindeki bu kara taş bir gök taşıydı ve M.Ö.204 de Roma’daki Platinus tepesindeki tapınağa taşınacaktı. Bu göktaşı hala orada durmaktadır. Koribantlar günahtan arındırma işlerini de yaparlardı. Kybele kabartmaları, Aslankaya gibi kayadan oyulmuş anıtsal eserlerin küçültülmüş bir modelidir ve bu yapıtlar Ana Tanrıça’nın rabı işlevindedir.Öte yandan Göynüş’teki Aslantaş kaya mezarı da öncelikle Kybele’nin Kült alanı olarak yorumlanmıştır. Aslında o bir ölü tapınağıdır. Kral tanrılaştığı için bir kayaya benzetilmiştir. Geç dönem Frig yazıtlarında ölülerin tanrıya, mezarların tapınağa benzetilmesi, ancak erken dönemlerdeki geleneğin devam etmesiyle anlaşılabilir.”
Strabon’un Pessinos şehri konusunda yazdıkları şöyle:
“Pessinos dünyanın o kısmındaki en büyük ticaret merkezi olup, büyük saygı gören Tanrılar Anasına ait tapınak buradadır.Ona Agdistis derler. Eski devirlerde rahipler aynı zamanda hükümdardı ve rahipliğin sağladığı nimetleri onlar biçiyorlardı. Fakat şimdi ticaret merkezi hala ayakta durduğu halde rahiplerin yetkileri çok azalmıştır. Kutsal bölge Attaloslar tarafından kutsal bir yere yakışacak şekilde bir tapınak ve beyaz mermerlerden portikler ilave edilerek yapılmıştır. Romalılar tıpkı Epidauros’daki Asklepios’a yaptıkları gibi Kybele’nin kehaneti doğrultusunda oradaki tanrıçanın heykelini almak üzere girişimde bulunarak tapınağı ünlü kılmışlardır.”[7]
Ana Tanrıça kavramı
Antik çağ tarihçileri geçmişi daha iyi anlatabilmek amacıyla geçmiş zamanı yukarıda da belirttiğimiz gibi belirli zaman dilimlerine bölerek incelerler.
Anadolu antik coğrafyasını ve siyasi tarihini şöyle özetlemek mümkündür:
- Bronz Çağı
- Troya I-VIII yak. İ.Ö. 3000 – İ.Ö. 700
- Hattiler yak. İ.Ö. 2500 – İ.Ö. 2000/1700
- Akadlar yak. İ.Ö. 2400 – İ.Ö. 2150
- Luvi Krallığı / Luviler yak. İ.Ö. 2300 – İ.Ö. 1400
- Asurlar ticari koloniler yak. İ.Ö. 1950 – İ.Ö. 1750
- Akalar Krallığı (münakaşalı) yak. İ.Ö. 1700 – İ.Ö. 1300
- Kizzuvatna Krallığı yak. İ.Ö. 1650 – İ.Ö. 1450
- Hititler yak. İ.Ö. 1680 – İ.Ö. 1220
- Eski Krallık
- Orta Krallık
- Yeni Hitit Devleti
- Likya / Likyalılar yak. İ.Ö. 1450 – İ.Ö. 350
- İyonya Gizli Anlaşması yak. İ.Ö. 1300 – İ.Ö. 700
- Neo-Hitit Kralları yak. İ.Ö. 1200 – İ.Ö. 800
- Frigya / Frigler yak. İ.Ö. 1200 – İ.Ö. 700
- Karya / Karyalılar yak. İ.Ö. 1150 – İ.Ö. 547
- Urartu yak. İ.Ö. 859 – İ.Ö. 595 / 585
- Demir Çağı‘ dan Klasik Antik dönem‘e
- Lidya / Lidyalılar yak. İ.Ö. 685 – İ.Ö. 547
- Persler‘in Ahameniş İmparatorluğu yak. İ.Ö. 559 – İ.Ö. 331
- Büyük İskender İmparatorluğu İ.Ö. 334 – İ.Ö. 301
- Selevkos İmparatorluğu İ.Ö. 305 – İ.Ö. 64
- Pontus Hükümdarlığı İ.Ö. 302 – İ.Ö. 64
- Pergamon Krallığı–Attalos Hanedanı İ.Ö. 283 – İ.Ö. 133
- Ermeni Krallığı–Artaksiad Hanedanlığı İ.Ö. 190 – İ.S. 428
- Roma Cumhuriyeti İ.Ö. 133 – İ.Ö. 27
- Roma İmparatorluğu İ.Ö. 27 – İ.S. 330
- Orta çağlar
- Bizans İmparatorluğu 330 – 1453
- Anadolu Selçuklu Devleti 1077 – 1307
- Klikya Ermeni Krallığı 1078 – 1375
- Artuklu Beyliği 1101 – 1409
- Trabzon Pontus İmparatorluğu 1204 – 1461
- İznik İmparatorluğu 1204 – 1261
- İlhanlılar 1256 – 1355
- Osmanlı Devleti ve Türkiye
- Osmanlı İmparatorluğu’nun doğuşu 1299 – 1453
- Osmanlı Devleti yükselme dönemi 1453 – 1683
- Osmanlı Devleti duraklama dönemi 1683 – 1827
- Osmanlı Devleti gerileme dönemi 1828 – 1908
- Osmanlı Devleti dağılma dönemi 1908 – 1922
- Türkiye 1922 – Günümüz
Kaynak: Anadolu uygarlıkları,
Anadolu antik tarihi için Bronz Çağı adı verilen dönem M.Ö: 3300 ile M.Ö: 1200 yılları arasındaki süreyi kapsar. Bu dönemde önce Hatti daha sonra M.Ö. 1600-1150 Hitit uygarlığının etkilerini görürüz. Demirin icadıyla birlikte daha sağlam silahlara sahip olan kabileler diğerlerine karşı üstünlük sağlarlar. Böylelikle de Demir Çağı’na geçilmiş olur. Tüm Anadolu’yu etkisi altına alan Hatti’lerin yıkılışıyla Geç Bronz çağı sona ererken her yerde kurulan bronz imparatorlukların çöküşüne şahit oluruz. Erken demir çağının başlamasıyla birlikte özellikle Kuzeyden Anadolu’nun bereketli ovalarına demir kılıçlarıyla gelen savaşçı kabilelerin göçleri başlar. Tarım alanları zenginleşerek diğer bölegelere üstünlük sağlamaya başlarlar. Tarım alanlarında çalışanların köleler olduklarını unutmamak gerekir. Kölelik o dönemde savaş esirlerine verilen sosyal statü olarak şehir vatandaşlarını ve toprak sahiplerini ayrıcalıklı bir konuma getirmektedir. Frigler de erken demir çağını yaşayan bir kabile olarak henüz Bronz Çağını yaşayan Anadolu’nun Eskişehir Afyonkarahisar bölgesini işgal ederek şehirler kurarlar. Frigler Hititler’in yıkılış sürecinde yerel halkla birleşerek daha da güçlenirler. Zaten Anadolu’da Neolitik çağdan bu yana var olan ana tanrıça inanışı Kalkolitik çağı, Bronz çağı ve Demir çağı boyunca devam eder. Bu oldukça uzun bir süreçtir. Kadının dişiliği ve doğurganlığına dayanan bu inanç Hellen ve Roma dönemlerinde de devam eder. Anadolu’da yapılan kazılarda elde edilen bulgulara göre ana tanrıçaya değişik adlar verilmiştir. Bu adları Tuba Efendioğlu [8] ve Canan Albayrak[9] iki farklı tezde şöyle sıralıyorlar.
- “Meter Alassene”
- “Meter Kadmene”
- “Meter Oreia”
- “Oinoanda”
- “Meter Kubeliya”
- “Meter Theon”
- “Kitanaura”
- “Korydalla”
- Sümer‟de; İnanna
- Babil‟de; İştar, Astarte
- Mısır‟da; İsis
- Suriye‟de; Atargatis;(Lat.)
- Kenan bölgesi ( Filistin)‟nde ve Fenike‟de ; Anat ve Astarte
- Girit‟te; Rhea103
- Kültepe tabletlerinde; Kubaba
- Hitit kaynaklarında; Hepat
- Hititler‟de; Arinna‟nın Güneş Tanrıçası
- Frigya‟da; Kybele, Agdistis104
- Lydia‟da; Kybebe, Kubebe
- Lykia‟da adı; Kybele
- Komana Pontika (Karadeniz Ereğlisi, Tokat bölgesi‟nin 9 km.
- kuzeydoğusunda) ve Kappodokiası‟nda; Ma105
- Efes‟te; Artemis
- Yunanistan‟da ve Roma‟da; Gaia, Rhea, Demeter, Mater, Magna
- Mater, Dindymos, Dindymene106
- İtalya‟da (Nemi gölü bölgesinde); Venüs, Vesta
- Ermenistan ve Arap kavimlerinde; Hubel ve Kıble
- Hindistan‟da; Aditi
Hatti ve sonrası Hitit panteonu oldukça zengin olduğu için bin tanrılı din diye anılmaktadır. Eril ve dişi tanrılar yüzlerce yıl Hattiler’in ve Hititlerin inanç sistemini oluşturur. Hatti ana tanrıçası Kumbaba, daha doğrusu İanna, Ishtar, Sauska, Frig döneminde Kybele adını alarak panteondaki yerini alır. Frigler iki boyutlu açık hava tapınakları inşa ederler. Büyük kayaları oyarak tapınaklar oluştururlar. Kybele tapınakları Frig şehirlerinin vaz geçilmez tapınma merkezlerini oluşturur. Yazılıkaya’yı ziyaret ettiğimde bu tapınaklardan belki de en görkemlisini 17 metre boyunda 16 metre enindeki Kybele tapınağını gördüm. Gün batımında ve gün doğumunda fotoğraflarını çektim. Kahverengi tonlarından açık sarıya kadar binlerce ton kayanın üzerindeki geometrik biçimler üzerine yansıyor. Mabedin çatısı bir ev çatısını andırıyor. En yüksek noktada bulunan kabartma ve naos bölümü cahil halk tarafından yok edilmiş. Belli ki o kabartmalar hırsızlar tarafından kim bilir hangi yöntemle çıkarılmış. Mabedin “naos” bölümündeki niş ise tümüyle tahrip edilmiş. Orada bulunan sunak ve heykellerin yerinde yeller esiyor. Törenlerin yapıldığı alandaki yapıların izleri bile yok edilmiş. Oysa sunakların bulunduğu alanda başka megaron tipi destek yapıların olması gerekirdi. Rahiplerin kaldığı kaya oyuklarının durumu daha da içler acısı. Mabedin yan duvarları üzerinde Frig dilinde yazılar var. Taradığım kaynaklarda bu yazıların okunamadığı bilgisi var. Trajik olan konu bu kadar değil. Arkeoloji eğitimi veren üniversitelerde de bu kadar araştırmacı varken hiç biri Frig dilini öğrenemiyor mu? Öğrenciler bilfdiğim kadarıyla doğrudan Hellence eğitimi alıyor. Hatti, Hitit, Lydia, Karia, Lykia dillerinde eğitim verecek kimse yok. Anadolu kadim dillerinin önemi anlaşılmadığı için eğitimi verebilecek kimse de yok. Doğru ya öğrenci nereden öğrenecek? Kim öğretecek? Kybele törenlerinin M.Ö 8. Yy’dan itibaren nasıl yapıldığı konusunda hiç bir fikrimiz yok. Ama ortaya atılmış hipotezler var. O da Hellen ve Roma kayıtlarından elde edildiği kadarıyla olsa olsa metoduyla yapılan tartışılır yorumlar. Bölgeyi gezerken orada çalışma yapan arkeologların ne kadar işin başlangıcında olduklarını görmemek elde değil. Birincisi bölgedeki kalıntıların koruma altına alınmadığını görüyoruz. Öncelikle antik kalıntılar köyün içinde yer alıyor. Anıtların en yakın eve olan uzaklığı ise beş ya da on metre var yok. Ben bir bekçi de göremedim. Yazılıkaya üzerine takılan “sarsıntı ölçer” düzeneği bir üniversite yerleştirmiş. Deprem olursa bu anıt acaba nasıl korunacak? Sarsıntı tespit edilirse ne yapılacak? Bu göstermelik işgüzarlıklarla tarihi eserler korunabilir mi? Her şeyden önce bakanlık yetkilileri bu eserlerin “put” olduğu imha edilmesi gerektiği görüşünde. Bu fikirlerini açıkça beyan etmekten de çekinmiyorlar. Bölgede yaşayanlar zaten işlerine yarayabilecek ne varsa alıp kullanmışlar. Köyün tarihi kalıntıları bir tarihi hazine- dünya mirası olarak değil de kendi derme çatma yapıları için bir engel olarak gördükleri de bir başka gerçek. Derme çatma yapılmış uydu antenli kerpiç evlerin çoğu zaten bakımsızlıktan harabe halinde. Köylü bunun farkında bile değil. Cep telefonu, televizyon kullanıyor ama kafa yapısı bronz çağında ya da daha gerisinde yaşamakta ısrarlı. Aslında köyde yaşam hiç ileriye gitmiyor. Görüldüğü kadarıyla büyük şehirlere göç almış başını gidiyor. Giden yıkarak ve tahrip ederek gidiyor. Geri de dönmüyor. Onların yerine başka yerlerden gelen birileri yerleşiyor.
Kamp alanında inanılmaz bir çöp dağıyla karşılaştık. Yakılan mangal ateşleri etrafında kümelenmiş plastik ve metal atıklar güzelim ormanın bir çöplük görüntüsü haline gelmesine neden olmuş. Kamp alanında tuvalet binası yapılmış ama pislikten içeri girilmiyor. Çöp konteynerleri yok. Hep birlikte önce mıntıka temizliğine girişiyoruz. Yarım saat içinde bütün çöpleri toplayıp yanımızda götürmek üzere otobüsün bagajına yerleştiriyoruz. Çadırlar hızla kuruluyor. Gün batımını kaçırmak istemiyoruz. Kybele bizi gün batımı ayini için anıt tapınağın önünde bekliyor sanki. Kameralarımızı kuşanıp kral yolundan anıtlara doğru tırmanıyoruz. Basamakların çoğu travers ile güçlendirilmiş. Tüm vadiyi gören tepeye vardığımızda güneş ufuk çizgisine iyice yaklaşmıştı. Frigya vadisi güneşin altın ışıklarıyla boyanmaya başlıyor. Kayalara vuran ışıklar turuncuya dönüşüyor. Bitmemiş anıt denen Batıya bakan anıtı 1826 yılında Laborde adlı bir arkeolog keşfediyor. Anıtı oluşturan boyutların orantısızlığına bakarak arkeologlar bu anıtın bitirilememiş olduğu yorumunu yapıyorlar. Yönü batıya bakan anıtın yedi metre on santim yüksekliği, dokuz metre doksan santim genişliğinde, yerden yüksekliği ise beş metre elli santim olarak ölçülmüş. Anıtın yer aldığı tüf kütlesi boyu yirmi bir metre olarak ölçülmüş. Bu da doğal olarak alınlık potansiyelinin tamamının kullanılmadığını yarım kalan bir anıt olduğunu düşündürüyor. Ben anıtın yarım kaldığını düşünmüyorum. Doğuya bakan esas anıt Kybele için yapılmışsa Batıya bakan anıt ise daha az güçlü bir tanrı olan “Men” için yapılmış olabilir. Vadide görülecek o kadar çok anıt var ki, zaman yetmiyor. Sarnıçlar, Arezastis, Bahşayiş Anıtı, Aslantaş Anıtı, Aslankaya Anıtı, Maltaş Anıtı bunlardan sadece bir kaçı. Bu isimler nasıl verildi, kim verdi belli değil. İki bin beş yüz yıldır ayakta kalan bu anıtların hepsi bir şeyler anlatıyor. Bitmemiş anıt üzerinde Likya mezar taşları üzerinde de bulunan altı yapraklı rozet figürünü görüyorum. Demek ki anemon (yaşam) çiçeği adını verdiğim bu süslemenin tarihi de çok eskilere kadar uzanıyor. Likya ve Frigya bölgelerinde taş üzerindeki süslemelerin sembolik anlamlarında bir ortak nokta var. Anadolu’da çok yaygın bir çiçek türü olan “çiğdem” bir süsleme sembolü olarak her kültürde kullanılıyor. Müzelerde teşhir edilen Frig eserlerini de görme fırsatı bulursam başka ortak noktalar yakalayabilirim diye düşünüyorum. Hava kararırken kampa geriye dönüp kamp ateşini yakıyoruz. Hava soğuyor. Güneş batar batmaz sıcaklık birden düşüyor. İki bin beş yüz yıl önce insanların bu soğukta ne yaptıklarını düşünmeden edemiyorum. Üstelik kölelerin giysileri de yok. Kamp ateşinin etrafında toplanıp yemeğimizi yiyoruz.
Frigya Likya ve Psidia bölgelerinde Antik çağda ana tanrıça kültünün varlığını hemen hemen her antik kentte görmek mümkün. Batı Anadolu bölgesindeki Antik kentlerin çoğu Grek ve Roma uygarlıklarının izlerini taşıyor. Bronz çağının 12. Yüzyıl öncesine uzanan dilimine “Karanlık çağ” adı veriliyor. Böyle nitelendirilmesinin nedenleri var. Öncelikle cumhuriyet ve öncesinde Tanzimat kültür politikalarının tesiri var. Anadolu’yu daha doğrusu Osmanlı’yı Türkleştirmek üzerine kurulu bir kültür politikasının geçmişi bir kalemde silerek Orta Asya’dan at üzerinde gelen Müslüman Türkler masalını uydurmaları bir yerde üzücü sonuçlar veriyor.
Kybele kültünün iki bin yıllık geçmişi Anadolu ezoterik yapılanmaları içinde çok önemli bir yer tutuyor. Araştırmamız gereken konular var. Kybele rahiplerinin seçimi, yetiştirilmesi, okudukları dualar, yönettikleri törenler, kullandıkları gereçler ve bir bütün olarak tüm gizemler ortaya çıkarılmalıdır. Bir gün bunu yapacak araştırmacılar olacaktır.
Zerdüşt Kültü
Anadolu ezoterizminden söz ederken Zerdüşt kültünden ve bu kültün etkilerinden söz etmemek olmaz. En az Kybele Kültü kadar etkisi yıllara yayılan bir inanç akımı.
Yaklaşık 3500 yıl önce kadim İran’da “Mithraizm” ‘e karşı kurulan tek tanrılı bir din olarak biliniyor. Kurucusu olan Zerdüşt’ün adını aldığı dinin yazılı kitapları da var. Avesta adı verilen kutsal kitabın “gatha” adı verilen ilahilerden oluştuğu ve yıllar içinde tahrip edildiği, tahrip edilen bölümlerin “zend” adı verilen yorumlarla rahipler tarafından değiştirildiği söylenir. Sasani imparatorluğunun resmi dini olan Zerdüştiliğin günümüzde çok küçük bir grup temsil edildiğini söylemek gerekir. Zaman içerisinde İran’da Hıristiyanlık ve Müslümanlık etkili olmuş Zerdüştilik giderek önemini kaybetmiştir.
Binlerce yıl önce ateş tapınaklarında “Magu” adı verilen rahipler tarafından idare edilen ayinlere kral ve ailesinin, çok sayıda saray mensubunun da katıldığı, kimilerine göre büyü, kimilerine göre de afyon ve diğer uyuşturucu maddelerin karıştırıldığı içkilerin (soma) ritüellerde önemli rol oynadığı ifade edilir.
Zerdüşt kültünün Mithraizm’e tepki olarak doğduğu ve kurban törenlerinin sona erdiği onun yerine ateş tapınaklarında “Ahura Mazda” adındaki iyilik tanrısına tapıldığını söylemek gerekir.
Bütün bu ezoterik yapılanmaların oluşma şekline ilişkin yaklaşımların ana çıkış noktası aslında “Syncretism” dir. Kavramı biraz daha açmak gerekirse: Birbirinden farklı inançların zaman içinde bir etkileşime girerek değişmesi ve bazı durumlarda yeni inanç sistemlerine dönüşmesi olarak izah edilebilir.
Yaklaşık üç bin yıllık bir zaman dilimi içinde aynı coğrafi bölgelerde inanç sistemlerinde syncretism görülmesini çok doğal karşılıyorum. Bunun nasıl geliştiği ve teknik olarak nasıl analiz edilebileceği şu anda bizim konumuz dışında kalıyor. Bu analizi yapmak hiç te kolay değil. Mircea Eliade[4] gibi din felsefecilerinin büyük bir cesaretle kaleme aldıkları kuramlar, kutsalı ve kutsalın oluşumunu açıklayıcı ipuçlarıyla doludur. Bu da muazzam bir bilgi birikimini gerektiriyor. Bu konuda kitaplar, makaleler yazan, dersler veren bilim adamları var. Din adamlarını ayrı değerlendirmek gerekiyor. Din ve bilim iki farklı kulvarda yürüyen iki farklı kişi gibi de tanımlanabilir. Gözleme dayanan bilim ile metafiziğe dayanan teoloji aynı kefeye konulamaz. Dini sycretism alanı aslında tuzaklarla dolu. Dinlerini “saf” olarak gören inanç sitemlerinin kuramcıları (teologlar) etkileşimi yok sayıyorlar. Öte yandan bilim adamları bu etkileşim ve başkalaşımın kaçınılmaz olduğunu ileri sürüyorlar. Bu tartışmaların içine girmek istemiyorum. Bana göre tüm dinler şu ya da bu şekilde birbirlerinden etkilenmişlerdir. Bunun aksini ileri süren teologlar siyasi olarak savundukları dinin “saf” olduğunu ileri sürerek daha üstün bir mevkiye yükselmek, bir ayrıcalık elde etmek istemektedirler. Mircea Eliade’nin dinler tarihi adlı dört ciltlik çalışmasında kutsalın nasıl oluştuğu üzerinde durur: İlk insanlar güçlü doğa karşısında diz çökmüşler, korkuları onları tanrılarla haberleşebilen insanların (Şamanlar) yönlendirmesine izin vermişlerdir. Eliade gök, su, yer, taşlar gibi kutsalın farklı kozmik düzlemlerde ortaya konulan yüzlerini irdelemekle başlıyor; ardından ayın halleri, güneş, bitkiler ve tarım, cinsellik gibi kutsalın biyolojik tezahürlerini; kutlu yerler, tapınaklar gibi kutsalın mekanla ilgili tezahürlerini, son olarak da mitleri ve simgeleri inceliyor. Hinduizmin etkilerinin doğu İran steplerinde Zerdüşt dinine dönüştüğünü tahmin edebiliriz. İnsanlar inançları bir yerlerden bir yerlere hep taşımışlardır. Savaşı hangi taraf kazanmışsa onların tanrısı(dini) üstün kabul edilmiştir.
Konumuza dönersek Zerdüşt dininin Hinduizm’den etkilendiği varsayımı üzerinde durmalıyız. MÖ. 3 bininci yıllardan söz ediyoruz. Hindistan, İran, Afganistan, Kafkasya, Suriye, Mısır ve Anadolu uygarlıkları dikkate alındığında en az yedi farklı ana “din” akımından söz ediyoruz. Bu dini akımların inançları paralelinde kutsalın kutsalı olarak binlerce birbirine benzeyen “tanrı” dan söz ediyoruz. Güneş, ay, fırtına, yağmur, dağ, nehir, orman, boğa, vb. gibi doğa güçlerine tapan insanların kutsalı. Bu dinlere mensup insanlar birbirleriyle savaşıyorlar, ticaret yapıyorlar veya herhangi bir şekilde isteseler de istemeseler de temas halindeler. İnsanlar tanrıların onları koruması için kurbanlar kesiyorlar, dualar ediyorlar, dans ediyorlar. Neden böyle bir şey yapıyorlar? Onları bu inanca yönelten kutsal olan ne?
Avesta’dan bir alıntı yaparsak:
“İnsanlar iyi kulak versin, iyi anlasınlar. Çünkü her iki dünyadaki kaderleri aydınlıkla karanlık arasında yapacakları seçime bağlıdır.” Zend-Avesta
İlkel insan geceyle gündüzü, sıcakla soğuğu, iyilikle kötülüğü, açlıkla tokluğu, sevgiyle nefreti, zevkle acıyı özetle tüm zıtlıkların farkındaydı. Bu zıtlıklar arasında kendisinin bir seçim yapabileceğini ise hiç düşünmüyordu. Çünkü her şey tanrılardan geliyordu. Hangi tanrı olursa olsun bir kötülük gelmemesi için rahiplerin yönettiği ayinlere katılıp kurban kesmek ve dua etmek şarttı. Rahipler insanların kutsalıyla ilgilenmenin getireceği faydaları biliyorlardı. Bilgili insan, tanrıların gizemlerini öğrenip rahiplik yolunda ilerliyordu. Neydi bu gizemler?
Gizem olmadan inanç ta ezoterizm de olmuyor. Zerdüştlüğün de kendine özgü gizemleri vardı. Bu gizemler geçmişten aktarılmıştı. Ondan öncekiler gibi.
Zerdüşt gizemlerine göre Zaratustra 30 yaşında Peygamber olmuştur, ve yanına ümmetinden bir kısmını alarak Belh’e gitmiştir. Yolda karşılarına çıkan Gaitya nehrini Zerdüşt’ün gösterdiği mucize ile yürüyerek geçmişlerdir. Bu noktada Musa’nın mucizesini hatılamakta fayda var. Tevrat’ta ve Kuran’da geçer bu konu: Dört bin yıl kadar önce, Mısır’daki İsrailoğulları firavundan çok zulüm görünce göç etmeye karar verirler. 600 bin kişi toplanıp Kızıl Deniz önlerine geldiğinde Mısır ordusu da arkalarından kovalamaktadır. Liderleri Musa asasını kaldırarak denizi ikiye yarar; Yahudiler iki duvar gibi ayrılan Kızıl Deniz’in ortasından karşıya geçerler ama Firavun’un ordusu azgın sularda boğulur. Gizem budur. Bu gizem acaba Zerdüşt’ün Gaitya nehrini nasıl geçtiğiyle ilgili gizemden alınmış olabilir mi? Neden olmasın?
Orhan Hançerlioğlu’na kulak verelim:
“İnanç, bilginin bittiği yerde başlar. İnsanlar bilmediklerini hayal etmişler ve hayal ettiklerine inanmışlardır. Bilgiyle açıklayamadıklarını hayal güçleriyle açıklarken, bilme ihtiyaçlarını karşıladıkları kadar, toplumsal ve ekonomik ihtiyaçlarını da karşılamaya çalışmışlardır. Bir bereket tanrısı besin sağlamak için, bir sağlık perisi sağlığı korumak için hayal edilmiştir. İnançların altında yatan gerçek nedenleri bulup çıkarmak bilimin görevidir. Bunu yapabilmek için de onları bütün ayrıntılarıyla bilmek gerekir.”
Zerdüşt gizemlerinden bir diğer ise Zaratustra’nın göğe yükselişiyle alakalıdır. Zaratustra Avaital gölü civarında 45 gün süren bir ibadetten sonra gizeme göre bir gece göğe tanrıyla görüşmeye çıkmıştır. Vohumenah adlı melek (diğer dinlerde Cebrail) Zaratustra’nın yanına gelerek ona dünya nimetlerinden el çekmesini öğütlemiştir. Zaratustra Vohumenah’tan sonra diğer bütün meleklerle de görüştükten sonra Ahura Mazda’nın huzuruna çıkmıştır. Ahura Mazda ile yaptığı görüşmeden sonra Zaratustra, dinini yaymak için vaizlerine başladığı rivayet edilir. Bu gizemin de diğer dinlerdeki gizemlerle benzerliği dikkat çekicidir.
Bir diğer Zerdüşt gizemi ise “Şinvat (Çinvat) Köprüsü” gizemidir.
Zerdüş inanışına göre insanlar öldükten sonra dirilirler ve öteki dünyada iki safa ayrılırlar. Tüm insanlar cennete girebilmek için “şinvat” köprüsünden geçmek zorundadırlar. Kötüler için şinvat köprüsü kılıcın keskin tarafı gibi olur. İyiler için ise köprü genişler. Zerdüşt, geçişleri izler ve kendi ümmetinden kimselerin geçişi sırasında Ahura Mazda’ dan şefaat diler. Bu gizemin daha sonra başka dinlerde de benzer şekilde kullanıldığı bilinmektedir. Bu da en azından dinler arası etkileşimin var olduğunu, “saf din” tezinin doğru olmadığını ispat eder.
Bir diğer Zaratustra gizemi ise ateş gizemidir. Zerdüştînin, namaz kılarken kıblesi ateştir. Günde beş vakit namaz, ateşe yönelerek kılınır. Ancak ateşe tapma, her şeye rağmen bahis konusu değildir. Temizleyici bir unsur olarak kabul edildiğinden Yasalarda ateşin faydalarından bahis olunmakta ve ateş övülmektedir. Aynı mantıkla Müslümanlıkta da beş vakit namaz vardır. Bu namazlar Kabe’ye dönerek kılınır. Müslümanlıkta Kabe’ye tapınmak söz konusu değildir. Kabe semboliktir.
Örnekleri çoğaltmamız mümkündür. Dinler arası benzerlikleri, zıtlıkları, gizemleri, ritüelleri karşılaştıran ve kitaplaştıran bir çok yazar var. Bu aşamada benim dikkat çekmek istediğim nokta ezoterik yapılanmalarla alakalıdır. Ezoterik yapılanma olması için gizem olması ve bu gizemle ilgili hakikatin de gizli olması gerekir. Bu sır etrafında oluşan yapılanma bizim ilgimizi çekiyor.
Zerüşt kültünün gizemleri etrafında bir ezoterik yapılanma olmuştur. Ateşgedeler (Ataşgah) inşa edilmiş tapınağın naos bölümünde sürekli bir ateşin yanması gizemin bir parçası olarak muhafaza edilmiştir. Ateşle ilgilenen rahipler, ateşbanlar (ahtravan) ağız ve burunlarını nefesleri ateşi kirletmesin diye tülbentlerle kapatırlarmış. Zerdüşt ezoterik yapılanmasında üç farklı rahip görevi vardır, “Herbat”, “Mobed” ve “Dastar Mobed”.
Zerdüşt[5] ezoterik yapılanması ateş üzerine kuruludur. Ataşgah’da göre yapan rahipler özenle seçilir. Bazı ataşgah’larda hukuki işlemler de görülür. Bunlara Dastar Ataşgah denmektedir. Dastar mevkiindeki rahip Avesta’nın tüm konularına hakimdir. Bir tür dini mahkeme de denebilir. Bu mahkemenin başı da Dastar Mobed’dir. Yargılamayı o yapar ve hükmü o verir. Herbat görevindeki rahipler Ataşgah’ olarak görev yaparlar. Yüzlerinde her daim bir peçeyle dolaşırlar. Nefeslerinin ateşi kirletmemesi için.
Burada “Dastar” yani dini hakim (Kadı) çok güçlü bir kişidir. Kralın kanunlarını bile hiçe sayan kararlar verebilir. Çünkü gücünü kutsal ateşten alır. Bu gelenek binlerce yıldır böyle gelmiş Zerdüştler azalmış olsa da yine aynı şekilde sürdürülüyor. Ateşin sırrını saklayan rahipler bunu sadece inisiye olan rahip adaylarına yani çıraklarına öğretebilirler. Bir yabancıya bir hariciye asla öğretmezler.
Uzun yıllar boyunca Zerdüşt rahipleri klasik Yunanca metinlerde “Magi” (çoğul “Magus” tekil ) olarak anılmışlardır. Kadim İran’da Sasani, Parth ve Akamenid dönemlerinde tören rahipleri de Magi olarak biliniyordu. Bu da Magi’lerin geçiş dönemlerinde bir çok külte belki de dine hizmet verdiğini göstermektedir. Bazı tarihçilere göre Magi’ler İran’da çok seçkin bir ruhban sınıfının üyeleriydi. Ayrıcalıklı bir topluluk. Kralların bile çekindikleri halkın inanç gücünü ellerinde tutan çok akıllı rahipler. Sadece kendi kanlarından olanların Magi olabildiği bir kast sistemi. Önceleri bu “ruhban” kastın varlığı bilinmiyordu ama tahmin ediliyordu. Magu’ların “büyü” ile uğraştıkları tezi onları hafife almakla eşdeğer. Özellikle batılı araştırmacılar arasında bu görüş neden ağırlık kazandı tahmin etmek güç değil. Doğuya bir gizem perdesi arkasından bakmayı tercih eden eski “oryantalistler” yani antik çağ Hellen/Grek yazarları (Heredotos, Strabon, vb.) Zerdüşt rahiplerinin de büyü ile uğraştığını yazdılar. Gizli büyülerle insanları savaşa gönderdiklerini düşündüler.
Bu ruban sınıfının bilgi donanımı hakkında pek fazla araştırmacı çalışmadı. Neydi “magu”ları farklı kılan? Ateşe tapanlar, ensest evlilikler yapan, büyücüler olarak bilindiler hep. Bugün dahi bunun doğru olduğunu düşünenler ve yazanlar var.
Esas itibariyle Zerdüştiliğin kutsal metinlerinin belirli bir ruhban sınıfı tarafından okunabiliyor daha doğrusu biliniyor olması eleştirilmektedir. Bu eleştirilerin kaynaklandığı fikir aslında batılı teologlar tarafından üretilmektedir; eleştiri yönü o dine bağlı olanların kutsal kitaba olan erişimleridir. Müntesipler kutsal kitaba erişim sağlasalar bile acaba metinleri okuyabilecekler midir? Okuyabildiklerini farz etsek acaba okuduklarını anlayabilecekler midir?
Anadolu ezoterik gelenekleri arasında sayabileceğimiz Zerdüştilik bir imparatorluk dini olması itibariyle Sasanilerin MS.244-651 yılları arasında hüküm sürdüğü yaklaşık dört asır süresince çok geniş bir coğrafyada etkili olmuştur. Bu etki doğu Anadolu bölgeleriyle de sınırlı değildir. Her şeyden önce her dinin, her kültün bir kurum olduğu unutulmamalıdır. Her ne kadar tek kişinin adıyla anılsa da (Zerdüşt, Musa, İsa, Muhammed) kurumsallaşan bir öğreti olması itibariyle geniş topluluklara ve siyasi sitemleri kontrol etme gücüne sahiptir. Tarih de bunu göstermiştir.
Hangi din olursa olsun insanın içinden geldiği gibi vicdanına göre davranmasını hoş karşılamamış, insanın nasıl davranması gerektiğini kurallarla belirlemek istemiştir. Arap toplumlarında “Ahlak” ya da “edeb” olarak nitelendirilen bu kurallar dizisi dilimize batılı anlamda “literatür” kavramına karşılık olarak “edeb”in çoğulu olan “edebiyat” olarak girmiştir. Bugün bile edebiyat ile ahlak kurallarını karıştıranlar vardır. Osmanlı toplumunda Arap kültürünün etkisiyle özellikle ruhban sınıfı arasında ahlaki eserler kaleme alınması bir yere kadar teşvik edilmiştir. Bunun da bir tür ezoterik yapılanma olduğu söylenebilir. İyi huylu develere sahip olan adam Zerdüşt geleneğini devamla üç farklı alanda iyi huylu olmanın kitapları da yazılmıştır.
- “tehzîb-i ahlâk” : kişisel ahlakı geliştirme kuralları
- “tedbir-i menzil”: ev idaresi ve evde ahlaklı davranış kuralları
- “siyâset-i mudûn” :ülke idaresinde ahlaklı davranış kuralları
İslam din adamları genel olarak resim, heykel, yazı ve kitap konusuna çok sıcak bakmamışlardır. Bunun nedenleri üzerine farklı hipotezler geliştirilmiştir. En akla yakın gelen hipotez İslam ruhban sınıfının dinin gizemlerini koruma isteğidir. Ritüellerde dil Arapça olarak kalacak ama yazılı değil sözlü olarak icra edilecektir. Arapça ile Kur’an ayrılmaz bir ikili olarak Müslüman inancında olanın hayatında gizemli yerini alacak ve değişmeyecektir. Bugün Orta Doğu’daki “Selefi” olarak tanımlanan akımın ana çizgisi de budur.
Yahudi dininde de aynı eğilimi görmekteyiz. Kadim Aramca okunan duaların kaç kişi tarafından anlaşıldığı da tartışmalıdır. Her ayinde “Naos” bölümü açılarak kutsalın kutsalı kelimeler sözlü olarak okunmaktadır. Yazının “kutsal” ve “gizli” olduğu dönemlerdir bunlar. Çoğunluğun okuma yazma bilmediği “yazmak” eyleminin bir ayrıcalık bir “kutsallık” atfedildiği yıllar. Krallar ve zengin asiller taşlar üzerine kitabeler yazdırırken okuma yazma bilmeyen halk sözle yetinmek zorundaydı. Bilginin yazıda saklı olduğu çok sonraları anlaşılacaktı. Bilgi demek “hakikat” demekti. Bilgi gizliydi, gizemliydi. Kutsal olan gizemliydi. Kutsal olan hakikatti. Hakikat ise bilgiydi.
Dünyanın en eski dini olan Hinduizm[6] MÖ. 2000 yılından itibaren Vedalar adı verilen kutsal metinlere bağlı bir din olarak Brahmanlar adı verilen ruhban sınıfı tarafından icra edilmeye başlandı ve hızla tüm Hindistan ve Uzak doğuya yayıldı. Hinduizm günümüzde de büyük halk kitleleri tarafından benimsenen bir dindir. Vedalar da başlangıçta sözlü dualar iken daha sonra yazıya geçirilmiştir. Bu aslında tüm dinler için geçerlidir. Sözlü olarak başlayan ritüeller daha sonra yazıya dökülmüş kutsal kitaplara dönüşmüştür. Vedalar, Tevrat, İncil ve Kur’an da aynı gelişim çizgisini izlemiştir. Ruhban sınıfı kutsal metinleri okumak ve yorumlamak göreviyle sosyal yaşamda ayrıcalıklı bir yer edinmişlerdir. Ruhban sınıfına dahil olmak ise belirli yetenekleri ve eğitimi gerektirmekteydi. Bu ezoterik yapılanma genel olarak ruhban sınıfı için geçerli iken daha sonra din dışı kurumlarda da görülmüştür.
Ezoterik yapılanmada “sözsel” yani yazılı olmayan kurallar daha büyük öneme sahiptir. Sözlü gelenekleri taşıyan ruhbanlardır. İnanç düzleminde kutsalı ve kutsal olanı gizemler, metaforlar ve semboller aracılığıyla müntesiplere aktarmayı görev bilen mürşitler yazılı olana itibar etmezler. Sözlü gelenek baskındır. Anadolu ezoterik geleneklerinde Arabistan ve İran’da olduğu gibi sözlü kurallar geçerlidir. Ortada yazılı bir metin olmasına rağmen sözsel olan daha revaçtadır. Zerdüşt kültünün etkilerini üç semavi dinin yapılanmalarında görebildiğimiz gibi Melamilik, Yesevilik, Nakşibendilik, vb. gibi tarikatların öğretilerinde de görmemiz mümkündür.
Anadolu’nun her yüzyıl değişen halkları ve inançları yine de izler bırakacak güçtedir. Örneğin hiç kimse İanna kültünün Anadolu ezoterik yapılanmasında etkili olmadığını söyleyemez. Günümüz ezoterik yapılanmalarının kökeninde hangi dengelerin ve geleneklerin olduğunu anlamak hiç te kolay olmasa gerek. Esas itibariyle Anadolu’nun Pers orduları tarafından işgal edilişi olan MÖ. 550 yıllarından önce Hatti ve Hitit medeniyetlerinin ezoterik yapılanmaları üzerinde neler söyleyebiliriz?
Öncelikle göçler ve kolonileşme dönemine bakmak gerekebilir:
“MÖ. II. binin sonlarında, boğazlar üzerinden Anadolu’ya olan Deniz Kavimleri Göçleri köklü değişikliklere neden olur. Anadolu’nun büyük bir bölümüne egemen olan Hitit İmparatorluğu tarih sahnesinden silinir. M Ö. I. binin ilk yarısında, Anadolu, çeşitli bölgelerde kurulan Geç Hitit, Urartu ve Frig krallıkları idaresi altında kalır. Aynı tarihlerde, Dor göçlerinden nasibini alan Yunanistan halkı ise, adalar üzerinden Batı Anadolu’ya geçerek yerli halkla kaynaşır ve İon Uygarlığının temelini atar. Böylece, ilk koloni yerleşimleri kurulur. Pergelle çizilmiş motiflerin özelliklerini yansıtan bu dönem, “PROTOGEOMETRİK DÖNEM” olarak adlandırılır (M Ö. 1100 – 950). Yuvarlak motiflerin yerlerini köşeli geometrik motiflere bırakması ile “GEOMETRİK DÖNEM” başlar (MÖ. 950 – 600)……………….
M Ö. 700 – 300 tarihleri arasında, Güney – Batı Anadolu’da Karia ve Lykia uygarlıkları vardır. Karyalıların ve Lykialıların Güney – Batı Anadolu’da, özellikle kaya mezarları Anadolu’nun en göz alıcı anıtları arasında yer alır. Orta Anadolu’da ise, Sardes başkent olmak üzere Lidya Krallığı hüküm sürer. Krallık, sınırlarını Kızılırmak’a kadar genişleterek, Frig Krallığını egemenliği altına alır. Bulunduğu konum nedeni ile Ion kentleri ile yakınlık kuran Lidya, Efes kentini de hakimiyeti altına alır ve bölgenin en zengin devleti haline geliri. M. Ö. 7. yüzyılda ilk madeni parayı basarak tarihteki yerini alır. Lidya hakimiyeti M. Ö. 546 yılında Persler tarafından yıkılır ve Anadolu Pers egemenliği altına girer (M. Ö. 546 – 334)”[7]
Burada MÖ. 2000-546 arasındaki dönem özetlenmeye çalışılmış. Bu özet kimin için yapılıyor, ne anlatılmak isteniyor belli değil. İstediğim bilginin kırıntısı burada yok.
“Hitit İmparatorluğu tarih sahnesinden silinir.” Ne demek?
İmparatorluğun tebaası ne oldu? Rahipler nereye gitti? Kamu binaları, tapınaklar, hayvanlar, tarlalar,vb. ne oldu? Elde bilgi olmayınca işte böyle kestirme tarih yazıcılığı yapılıyor. MÖ.1650-1200 arasında 450 sene süren bir imparatorluk nasıl tarih sahnesinden silinir? İşte bunu anlamakta zorlanıyorum. Verilen diğer bilgiler de yüzeysel. İşe yarar bilgiler değil. Medeniyet böyle mi anlatılır? Bin dört yüz yıllık tarihi özetlemek kolay değil.
Öncelikle hangi halklardan söz edildiğini listeleyelim:
- Hatti,
- Hitit,
- Urartu,
- Frig,
- Dor
- Iyon
- Karia,
- Lykia,
- Cilicia,
- Asur
Bu liste mutlaka daha da uzayabilir. Örneğin Kimmerler, Medler, Partlar, vb.
Ezoterik yapılanmayı incelerken bir çok şeyi düşünmemiz gerekiyor.
—————————————————————————————————————–
[1]Ezoterizm (Bâtıniye, içreklik): Kadim bilgelikle günümüze kadar gelen ve gerçeğin yalnızca seçkin ve söyleneni anlayacak kişilere verilebileceği anlayışına dayalı bir öğreti biçimidir. Toplumdaki akıldışı âdet ve bilgilerle çatışan ussal öğretiler zorunlu olarak içrekliği ve kapalı olmayı, başka deyişle ezoterik (gizlemli) yapılanmaları gerektirmiştir. Akla dayalı bilgiye Zâhiri-bilgi, keşfe dayalı bilgiye ise Bâtıni-bilgi denmiştir. Zâhiri bilgi ilim, Bâtıni bilgi irfan diye adlandırılır. Zâhiri bilginin kanıtı akıl ve deney, bâtıni bilginin kanıtı ise zevk ve vicdandır. Zâhiri bilgi kavramlarla elde edilirken, Bâtıni bilgi simgeler, ritüeller aracılığıyla keşfedilir. Keşfedilen bilgi (irfan) kişinin kendisinde gizlidir (gömülüdür). Bu nedenle “Bilen başkasını bilir, keşfeden kendini keşfeder,” özdeyişi ünlüdür.Ezoterik bilgi, mistik bilgiden ayrılır; gerçi her ikisi de deneyime dayanır, ancak mistik deneyim düzensiz olduğu halde, ezoterik deneyim düzenli ve ritüeliktir. Kaynak: M. Bülent Gürkan, ANADOLU’DA EZOTERİK YAPILANMALAR, A N A D O L U A Y D I N L A N M A V A K F I
[2] Kimmerler halkının efsanevi komutanı. Dev gibi vücuduyla ve inanılmaz cesaretiyle bütün Kimmer halkını kendine hayran bırakan kral. Kralın hikayesi sinemaya “Conan the barbarian “ hikâyesiyle aktarılmıştır.
[3] Tarihsel ezoterizm çok eski zamanlara kadar uzanır. Kadim Mısır dini inisiyasyon törenleri kitabelerle belgelenmiş durumdadır. Ezoterizm daha çok dinsel kavramların dış yüzünden iç yüzüne geçmeyi dile getirir. Kutsal olanın özüne bakıştır. Bu kadim gelenek, adaylara inisiyasyon (tekris) yolu ile aktarılır. Yola girmek isteyene , tâlip, çırak ya da mürid (inisiye), yol gösterene de usta, mürşid (inisiyatör) denir.
[4] Makendonya Kralı İskender Pers İmparatorunu yendikten sonra kısa süre içinde topraklarını Suriye, Mısır ve Hindistan’a kadar genişletmişti. Zamansız ölümüyle bu geniş imparatorluk dört generali arasında pay edildi. (M.Ö. 323—M.Ö.63) Bunlardan biri de Selevkos i di. Selevkos imparatorluğunu Babil’de M.Ö. 312 yılında ilan etti. Anadolu da Selevkos İmparatorluk toprakları arasındaydı. Roma İmparatorluğu M.ö. 63 yılında son imparator Mitridates’i yenerek Hellen dönemini sonlandırdı Anadolu’da Roma hakimiyeti başladı.
[5] Güllü Cintiriz, s.4
[6] Cintiriz, Güllü, s. 40
[7] Strabon, Antik Anadolu Coğrafyası, Geographica, XII,XIII,XIV,Çeviren Prof.Dr. Adnan Pekman, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, 1993, İstanbul , s.48
[8] Tuba Efendioğlu, Yüksek Lisans Tezi ; Hellenizm ve Roma çağları Likya’sında Yerel Kültler, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Antik Çağ tarihi, İstanbul, 2006
[9] Canan Albayrak, Anadolu’da Kybele-Attis Kültü, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Arkeoloji Ana Bilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2007
[1] http://xn--gbeklitepe-ecb.com/
[2] http://misirgizemleri.blogspot.com.tr/2008/09/misirin-ller-kitabi-1.html
1- Heliopolis Derlemesi;
Sakkara’daki piramitlerin dış duvarlarına, odalarına ve bazı lahitlerine işlenmiş hiyeroglif yazıtlardan derlenmiştir. Beşinci ve altıncı hanedanlar dönemine aittir. Onikinci hanedanlar dönemine kadar bu derlemeler kullanılmıştır.
2-Teb Derlemesi:
Onsekizinci hanedandan yirmikinci hanedana dek papirüslere yazılmış ve lahitlere işlenmiş hiyeroglif yazıtlardan derlenmiştir. Yirmi ikinci hanedan döneminde son halini almıştır.
3-Saite Derlemesi:
Yirmi altıncı ve sonraki hanedanlar döneminde papirüs ve lahitler üzerine hiyeroglif, hiyeralik ve demotik karakterler kullanılarak yazılmıştır. “Ölüler Kitabı “nın son biçimi olarak kabul edilir.
[3] Ezoterik yapı: İsteklilerin özenle seçildiği, kendine özgü çalışma yöntemi (erkânı) ve öğretimi olan, bilgi ve görgülerin doğrudan değil simgeler, özdeyişler ve alegorik öykülerle aşamalı olarak verildiği, kapalı bir topluluktur. Antik Yunan’da bu yapı daha çok belli bir topluluğa özgü ve dışarıya kapalı bir öğretiyi anlatır. Doğudaki biçiminde ise kapalı olmanın yanında anlam içrekliği de söz konusudur. Tarihsel ezoterizm daha çok dinsel kavramların dış yüzünden iç yüzüne geçmeyi dile getirir. Kutsal olanın özüne bakıştır. Bu kadim gelenek, adaylara inisiyasyon (tekris) yolu ile aktarılır. Yola girmek isteyene âşık, müptedi, tâlip, çırak ya da mürid (inisiye), yol gösterene de usta,mürşid (inisiyatör) denir.
Ezoterik bilgi: Yalnızca akla değil, aynı zamanda deneyime dayalı, bilgeliği de içeren bilgi türüdür. Adaydan, kendisinde doğuştan bulunan yeteneklerini hayata geçirmesi istenir. Bunlar, üzerine erdemlerin inşa edileceği yeteneklerdir ve ustalık gerektirir. Akla dayalı bilgiye Zâhiri-bilgi, keşfe dayalı bilgiye ise Bâtıni-bilgi denmiştir.
Zâhiri bilgi ilim, Bâtıni bilgi irfan diye adlandırılır. Zâhiri bilginin kanıtı akıl ve deney, bâtıni bilginin kanıtı ise zevk ve vicdandır. Zâhiri bilgi kavramlarla elde edilirken, Bâtıni bilgi simgeler, ritüeller aracılığıyla keşfedilir.Keşfedilen bilgi (irfan) kişinin kendisinde gizlidir (gömülüdür). Bu nedenle “Bilen başkasını bilir, keşfeden kendini keşfeder,” özdeyişi ünlüdür. Ezoterik bilgi, mistik bilgiden ayrılır; gerçi her ikisi de deneyime dayanır, ancak mistik deneyim düzensiz olduğu halde, ezoterik deneyim düzenli ve ritüeliktir.” Kaynak : Aydınlanma Vakfı, M. Bülent Gürkan. Anadoluda Ezoterik Yapılanmalar.
[4] “Mircea Eliade (1907 – 1986)
Romanya’da doğmuş bir dinler tarihçisidir. Ama bundan fazlasıdır da: Felsefeci, kurmaca yazarı ve üniversite hocasıdır. Eliade’nin din üzerine incelemeleri, özellikle de kutsallığın tezahürleri üzerine çalışmalarıyla geçerliliğini bugün bile koruyan bir paradigma geliştirmiştir. Bükreş Üniversitesinde felsefe eğitimi almıştır. 1928 yılında Kalküta Üniversitesinde Sanskritçe eğitimi almak üzere Hindistan’a gitmiştir. Burada Hint felsefesi üzerine de çalışan Eliade Himalayalar’da altı aylık inzivaya çekilmiştir. Buradaki döneminde Gandhi ile de şahsen tanışmıştır. Romanya’ya döndükten sonra Yoga: Hint Mistisizminin Kökenleri Üzerine Bir Deneme başlıklı teziyle doktorasını tamamlamıştır. Bu tez daha sonra Fransızca olarak yayımlanmıştır. 1945 yılında Paris’te Sorbonne Üniversitesinde İnsan Bilimleri Yüksek Araştırmalar Enstitüsünde çalışmaya başlamıştır. 1956 yılından emekli olduğu 1985 yılına dek Chicago Üniversitesinde dinler tarihi alanında çalışmalarını sürdürmüş ve ders vermiştir. 1986’da Chicago’da hayata gözlerini yummuştur. Eliade’nin din çalışmalarına en büyük katkısı geliştirdiği Sonsuz Dönüş teorisi olmuştur. Eliade’ye göre, yalnızca Kutsal’ın ve bir şeyin ilk ortaya çıkışının bir değeri vardır; bu nedenle, değer taşıyan sadece Kutsal’ın ilk ortaya çıkışıdır. Mitler ise Kutsal’ın ilk ortaya çıkışını tanımlar. Öyleyse mitsel zaman Kutsal’ın zamanıdır. Eliade’nin dinsel simgeler ve mit alanındaki incelemelerinde sosyal bilim alanında 50’yi aşkın kuramsal çalışması vardır. Ayrıca edebiyat alanında da çeşitli eserler vermiştir. Çalışmalarını Rumence, İngilizce ve Fransızca kaleme almıştır. Başlıca eserleri: Le Mythe de l’Éternel Retour (Sonsuz Dönüş Mitosu), Le Sacré et Le Profane (Kutsal ve Dindışı), Images et Symboles (İmgeler ve Simgeler), Traité d’histoire des religions (Dinler Tarine Giriş), Shamanism: Archaic Techniques of Ecstasy (Şamanizm), A History of Religious Ideas (Dinsel İnançlar ve Düşüncele Tarihi).” Kaynak: Doğu Batı yayınevi tanıtım yazısından alınmıştır.
[5] Zerdüştllik, ismini kurucusu Zerdüşt’ten almaktadır. Zerdüşt kelimesinin aslı Zarat-Ustra”dır. Zarat (güzel) ve Ustra (develer) kelimelerinin terkibinden oluşur. Dolayısıyla Zarat-Ustra “güzel develere sahip olan” anlamına gelir. Bunun Latinceleşmiş şekli “Zaratustra”, Yunancalaşmış şekli ise “Zoroastre”dir. Avrupa’da “Zarathustra” ismini kullanıma sokan Nietzsche ve Strauss’tur.
Zerdüşt’ün kurduğu dine Batı’da “Zoraastrianizm” veya bu dindeki tanrı için kullanılan Ahura Mazda ismine istinaden “Mazdeizm” veya ülkeye atfen “Parsizm” denir. Kur’an-ı Kerim ise, bu din mensupları için “Mecusî”
Terimi kullanılır. Kaynak: Doc. Dr. Ali Erbaş.Dinler, Tarihi Sempozyumu bildirisi, Konya 2000
[6] “Hinduizm inancına göre Tanrı “Brahma” adı verilen tanrıdır. Ayrıca Krişna, Vişru ve Siva’dan oluşan üç Tanrılı bir inanışı da vardır. Hinduizm’in bu üç Tanrılı inanışına Trimurti denir. Bu üçlü inanışın dışında
sayısız denecek kadar çok tanrı vardır. Ayrıca dağlar ırmaklar ve hayvanlar mukaddes ilahi varlıklar olarak kabul edilirler. Özellikle hayvanlardan biri olan inek Hinduizm’in en kutsal varlıklarından kabul edilir. İneği öldürmek bir Brahman’ı öldürmek demektir ki, bu asla affedilemez. Diğer mukaddes mekanları Ganj Nehri ve Benares şehridir. Hinduizm inancına göre Ganj Nehri, insanların günahlarını temizler. Benares’te ölen kişi Şiva’nın inayetine kavuşur. Hinduizmdeki en önemli ilke dharmadır. Dharma insanların sosyal ve dini konumlarının gereği davranış biçimlerinden dini uygulama tarzlarına kadar uzanan kurarlar bütününe işaret eden bir kavramlar bütünüdür. En üstte bulunan gerçeğe tapar ve bütün insanların bu gerçeği fark edeceğine inanırlar. Hinduizmin birçok inanışına göre ebedi bir cehennem ve lanetlenme diye bir şey yoktur. Hinduizme göre her varlık kendi yolunu seçmekte özgürdür; bunu ister duayla ister inzivayla, isterse meditasyonla yapar, isterse fedakarca ve karşılık beklemeden yaptığı davranışlarla. Tapınaklarda tapınmaya, kutsal kitaplara ve guru disiplini geleneğine önem verir. Dinsel bayramlar, haç, kutsal ilahiler ve evlerde tapınmak uygulanan Hinduizm geleneklerindendir. Hinduizm’de ki temel ahlak kaidesi nefsine hakim olmak ve dünyevi zevklerden feragat edebilmektir. Kast sistemine bağlı kalmak için azami çaba sarf etmek, Brahmanların kanunlarına uymak, kadınlara hiçbir hak tanımamak ve paryaları kurbanlık hayvan gibi görmek Hinduizm’in sosyal idealini ortaya koymak demektir. Hinduizm’de ki dini inanış emir ve yasaklar “Manava Dharina Şastra” adı verilen kutsal kitaplarda yazmaktadır. Bu mukaddes kitaptan başka Brahmanalar, Upanişadlar, Puranalar, Mahabbaratalar, Ramayanalar adlı kutsal kitaplar da vardır. Hinduizmdeki insanı Tanrı’ya ulaştıran birçok yol vardır. Bunlardan en çok bilineni Yoga’dır. Birlik anlamına gelen yoga, hem psikolojik bir disiplin hem de değer verilen Tanrıyla kaynaşmak gayesiyle nefes alıp verme kontrolüdür. Tanrılara ulaştıran ikinci önemli yol ise Tantrizm’dir.” Kaynak: http://www.tarihiolaylar.com/tarihi-olaylar/hinduizm-brahmanlar-835
[7] Kaynak: http://www.anadolumedeniyetlerimuzesi.gov.tr/TR,77788/mo1200lerden-gunumuze-anadolu-uygarliklari.html

