Postmodernizm: “Modernizm”in Kimlik Kaybı
Gökçen Yaşayan

Postmodernizmin, basit ve doğrudan tanımını yapmak olanaksızdır.
Bu kavram, 1960’lı yıllardan itibaren kullanılmıştır. Önce edebiyatta, 1970’li yıllarda mimaride kullanılmış, 1979’da Jean François Lyotard’ın “Postmodern Durum” adlı kitabıyla bir tartışma başlanmıştır.

Postmodernizm; Kuzey Amerika’nın Kıta Avrupa’sından evlat edindiği, ağırlıklı olarak Fransız ve Alman kökenli bir çocuktur. Postmodernizme asıl esin veren filozoflar Nietzsche ve Heidegger’dir.

Lyotard’a göre postmodernizm, günümüz batı medeniyetinin genel bir durumunu adlandırır. Postmodern durum, “büyük meşrulaştırma anlatıları”nın artık inanılır olmadığı bir durumdur. “Büyük anlatı” ibaresiyle kastettiği şey, herşeyden önce, köprü oluşturucu tarih felsefeleridir.

Bu düşünsel mirasa rağmen postmodernizmin en sert eleştiricileri çağdaş Alman filozofları, özellikle de Jürgen Habermas’dır.

Postmodernist aydınlar olumlayıcılar ve şüpheciler olarak ikiye ayrılırlar.

Olumlayıcılar modernizme karşıt olsalar da, onun her düşüncesini yabana atmazlar;
şüpheciler ise modernizmin en küçük ayrıntısına bile karşı çıkıp radikal tavırlar takınırlar

(P.M. Rosenau; 1998 ). (Kılıç, 2002)

Modernizmin görünüşte güvenilir olan güvenli alanları, postmodernizm ile geçersiz hale gelir. Postmodernizm, “Aydınlanma” sonrası düşüncesinin tüm temel akımlarından radikal olarak kopuş sağlar.

(West, 1996:305)

Modernizm, “Aydınlanma” felsefesiyle ortaya çıkan; insanlığın içinde bulunduğu bağnazlıktan, hurafelerden, geri kalmışlıktan kurtarmayı amaçlayan; toplum bilimlerinde insan uygarlığının genellikle sanayileşme ve laikleşme aracılığıyla uğradığı ekonomik, siyasal ve toplumsal bir dönüşümdür ve ilerleme olgusunu temel alarak insanlığın gittikçe daha iyi ve üstün amaca doğru hareket ettiğini kabul eder.

Modern çağlarda her alanda ortaya çıkmış olan doğrular, kuramlar, sistemler tartışılmaz niteliğe bürünmüş, bireysellikler, bireysel nitelikler bu sistemler içinde eridiği için ön plana çıkamamışlardır.

Bu sistemlerin bağlayıcılıkları nedeniyle, herkes zorunlu olarak benimsemiştir. Modern dönemlerde aşama aşama her alan kurumsallaştırıp bilim, ahlak ve sanat, yaşam dünyasından kopmuş, özerk, otoriter alanlar durumuna getirilmiştir.

Bilişsel araçlar, ahlaksal-kılgısal-estetik anlatım ve uslamlama yapıları, özel uzmanların denetimi altına girmiştir. Ortaçağda Tanrı’nın-dinin kulluğunda olan insan bu kez, modern çağın yücelttiği olguların, otoritelerin kulluğuna soyunmuş, bilim adamı, ussallığın temsilcisi haline gelmiştir.

Modernizmin dayattığı bu gerçeklik anlayışıyla, kurumlar ve bireyler arasında sınırlandırıcı usçulukla çözülemez karşılıklı bağımlılıkların oluştuğu tek biçimleştirici sıra düzenleri/uzamlar, olgular yaratılmıştır.

Modernizmde, bilim bilgisinin kültür ve gelenekten bağımsız ve öznellikten arınmış olduğuna inanılır. Bu bilgi kişiden kişiye, toplumdan topluma ya da kültürden kültüre değişmez. Nesnel ve evrenseldir.

Kültürler ve özneler üstüdür. Bir bilgi formu olarak, entelektüel disiplinler hiyerarşisinde yeri en üst basamaktır; sanat, din, ahlak, felsefe gibi disiplinlerin yeri ise daha alt basamaklardadır. Din ve gelenek, gerçekliğe ulaşmayı engelleyen bir hurafeler ve ön yargılar yığınıdır. Pozitivizm, kültür, etik, din, yaşamın anlamı, felsefe gibi konuları ussal söylemin dışında bırakmış ya da bunlar üzerinde konuşmayı anlamsızlaştırmıştır.

Çünkü bu konularda nesnel, matematiksel, mantıksal uslamlama yapılarak bir uzlaşmaya varılamayacağı gibi tersine, bu konularda uzlaşmazlığa düşülmektedir. (Kale, 2002)

Bununla birlikte, aydınlanma çağı, bilime-akla duyduğu sonsuz güven dolayısıyla ve bilim aracılığıyla insanların her sorununu çözmeyi adeta onlara yeryüzünde bir cennet kurmayı vaat etmiştir. Birçok gelişmeye rağmen, öncelikle İkinci Dünya Savaşı ve ardından Nazi rejiminin neden olduğu kitlesel kıyımlar; daha sonra soğuk savaş yıllarında süper güçler arası silah yarışının yarattığı nükleer tehdit ve topyekûn yok olma korkusu, batı insanında, batı kültür ve uygarlığında özellikle endüstri devrimi ile ortaya atılan ve uygarlığın sürekli daha iyiye doğru gittiği düşüncesine inançsızlığı getirmiştir.

Gerçi bu eleştiriler, II. Dünya Savaşı öncesi, önemli temsilcileri Horkheimer, Adorno ve Marcuse olan Frankfurt okulu tarafından da yapılmıştır (Bugün bu okulun en önemli temsilcisi Jurgen Habermas’tır.).

Habermas; dile dayalı bir uzlaşımı gündeme getirir. Ona göre modernlik hala bitmemiştir, tamamlanmamış bir projedir.

Aydınlanma tarihi kesintilerle sürmektedir.

Bunun yanı sıra bilimdeki gelişmeler, örneğin “kuantum” fiziğinin getirdiği “belirsizlik” kuramı, Einstein’ın ortaya attığı rölativite kuramına göre “doğru”nun ancak belli koşullarda ve göreceli olarak “doğru” olduğu düşüncesi, kısaca tekno-bilimin, evrenin bir sistemler karmaşasından oluştuğunu ve durmaksızın genişleyerek yok olmaya doğru gittiğini söylemesi “gerçek” tanımını bir kez daha değiştirdiği gibi, evrensel değişmezliğe olan inancı da yıkmış, insanın “biyolojik” ve “doğal” ortamında da güvensiz olduğunu vurgulamıştır. (Kılıç, 2002)

Nietzsche, geleneksel felsefenin “öz”, “gerçek”, “mantıksal temel” gibi kavramlarına çok eleştirel bakışla yaklaşmaktadır. Zaten bu nedenle de bugünün postyapısalcılığın peygamberi olarak kabul edilmektedir.

Nietzcshe’ye göre evrenin, bir tek değil sayısız anlamı vardır ve bu durumda bilginin tek bir gerçekliğin temsili olduğu tezi tutarsızdır. (Şaylan, 1999)

Postmodernizmin bakış açısından bakıldığında modernizm, genellikle dünyanın “Bir” olduğu, kendi içinde bütünlüğü bulunan tek bir açıklama dizgesi yardımıyla açıklanabilir bir dünya tasarımına duyulan “insancı” inanç üstüne kurulu kültürel bir dönem, episteme ya da paradigma olarak tanımlanmaktadır.

Yüzyıllar içinde gerçekçi sanat anlayışıyla, temsilci siyaset yaklaşımıyla, deney bilimleriyle iyiden iyiye yerleşmiş bu inanç, bütün inanç dizgeleri ile bütün değer yapıları için tek bir ortak dayanak bulunduğu, bu dayanağın da us yoluyla kavranabilir olduğu yollu temel varsayımla örtüştüğü gibi, söz konusu varsayımın taşıdığı bütün sakıncaları da aynı ölçüde taşımaktadır.

Söz konusu inancın zamanla giderek daha dünyevi, daha maddeci pratiklerle gelişmesi üzerine, evrensel olmak adına ortaya atılmış savlarının güvenilirliklerinde de büyük boşluklar meydana gelmeye başlamıştır.

Nitekim Rönesans’tan sonra evrensel uygulanabilirlik gibi alabildiğine bütüncül (totaliter) bir yapı sergileyerek, aşama aşama “tanrısallık” tasarımından “sonsuzluk” tasarımına doğru derin bir başkalaşım geçirmiştir.

Bu başkalaşımın görülebileceği en iyi yerlerden birisi kuşkusuz, zaman ile zamanın sonsuzluk doğrultusunda yeniden yapılandırıldığı Rönesans sanatı ile yeniçağ bilimidir.

Öte yanda gelinen bu temel durum karşısında postmodernizm, bu türden saltık dayanakları izlemek bir yana, böyle bir dayanak varsayımıyla (sözgelimi, değerden bağımsız türdeş bir zaman ve uzam anlayışı uyarınca) farkında olarak (İstilacı modernist performans artırımı ruhuna, yalnızca toplumsal ve kültürel formların farklılığı ve ayrışıklığı karşı koyabilir.

Buradan, yalnızca geçici ve yerel bir anlaşımın, salt geçici sözleşmelerinin peşine düşülmesi gerektiği sonucu çıkar. Bütünselleştirici teoriye duyulacak bir nostalji kalıntısı için ödenecek bedel, “bir oyuncuyu onunla paylaşılan dil oyununun dışına atmakla tehdit etmek suretiyle elde edilen etkinlik” olan “terör”dür.

(West, 1996:321)) ya da olmayarak, düşünmeye karşı da son derece uyanık ve duyarlılığa ayrı bir özen göstermektedir. (Felsefe Sözlüğü, 2002)

Postmodernizm, çeşitli düşünce akımlarıyla, bir dizi disipliner bölgeyi içerir. Onun politik ve entelektüel konumları, karşıt radikalizmden başlayıp ironik ve bazılarının söylediğine göre de, kendini beğenmiş bir kayıtsızlığa uzanan geniş bir yelpaze oluşturur.

Postmodernistler, çağdaş Batı Avrupa kültürü ve toplumuna ilişkin olarak geleneksel politik eylem tarzlarını aşındıran, bir dizi kışkırtıcı betim ortaya koyarlar.

(West, 1996:91-92)

  • Kendini karşı-modernlik olarak sunan postmodernizmin söylemini kısaca şöyle özetlemek olanaklı:
    —genel geçerlik iddiası taşıyan önermelerin reddedilmesi,
    —dil oyunlarında, bilgi kaynaklarında, bilim adamı topluluklarında çoğulculuğun ve parçalanmanın kabul edilmesi,
    —farklılığın ve çeşitliliğin vurgulanıp, benimsenmesi,
    —gerçeklik, gerçek, doğruluk anlayışlarının tartışılmasına yol açan dilsel dönüşümün yaşama geçirilmesi,
    —mutlak değerler anlayışı yerine yoruma açık seçeneklerle karşı karşıya gelmekten çekinmemek, korkmamak, güvensizlik duymamak, gerçeği olabildiğince (sonsuzca) yorumlamak,
    —belli bir zaman ve mekânın sözcüklerini kullanmak yerine, gerçekliği kendi bütünlüğü-özerkliği içinde anlamaya çalışmak,
    —insanı ruh-beden olarak ikiye bölen anlayışlarla hesaplaşmak,
    —tek ve mutlak doğrunun egemenliğine karşı çıkmak.

Bu söylemde “Artık önemli olan gerçek/doğru nedir?” sorusu değil, hakikatin/doğrunun nasıl kurulduğu sorusudur ya da önemli olan daha doğru bilginin araştırılması değil, yeni doğruların oluşturulmasıdır.

Genel ahlaksal anlayışlar-ilkeler artık geçerliliğini yitirmiştir; ahlaksal normların kaynağı yaşanan koşullardır, çağın, zamanın gerekleridir.

Postmodernizm, dış gerçekliğin nesnel ve kararlı temsil edilebileceği inancının bir aldanış olduğunu kabul eder.

Nesnel gerçekliğin bilgisinin olamayacağı kabul edilince bu bilgiye sahip olmanın, aydına ya da elite yüklediği öncülüğün, yol göstericiliğin dayanağı kalmaz.

Başkasının adına karar vermek olanağı kalmaz, kararı sahibine, yani bundan doğrudan etkilenecek olana bırakır.

İnsanbilimi geliştirmek için yapılan yapısalcı çabaları, insanın evrensel değişmez özünün bulunabileceği düşüncesini metafizik olarak görür. Bu noktaya gelinince, evrensel bir ahlakın kurulması umutlarının de tükendiğini, kabul etmek gerekir.

(Kılıç, 2002)

Baudelaire’in modernizmi tanımlarken dayandığı, geçici ile kalıcı arasındaki gerilimin kalıcı yanı ortadan kalkmış, geçicilik, süreksizlik, parçalanma ve kaos yanı kalmıştır. Buna paralel olarak bir derinlik arayışı kaybolmuş, yüzeysel olunmuştur.

Modernizmde bilim, ahlak ve sanat alanları arasındaki aşılamaz ayrım, postmodernizmde anlamını yitirir. Epistemolojinin yerini yorumbilim alınca, ahlak alanı ile bilimin ayrımının da anlamı kalmaz.

Postmodernizm kabullerinin de, toplumsal sonuçları vardır. Postmodernizm, tarih içinde belirlenmenin de karşısında olduğundan, toplumsal ilerlemenin olabilirliğini kabul etmemektedir. (Tekeli, 1992)

Postmodernizm öncelikle evrenin bir kaos olduğunu, bu kaosa bir anlam verilemeyeceğini ve de hiçbir formülle açıklanamayacağını söyler.

Eğer doğrular varsa evrenin ancak bir parçası için doğru olabilecektir, anlam varsa, evrenin ancak bir parçası için geçerli olabilecektir. Evrenin tümünü tek formülle açıklamak, yani tek bir anlam bulmak olanaksızdır; çünkü ne doğada ne de evrende bizi böylesi bir açıklamaya götürecek bir tek ipucu yoktur.

Postmodernizm, modernizmdeki, görülen gerçeğin insan belleğinde hiç değilse belli bir bakış açısından kısmen algılanabileceği veya insan belleğinin, gerçeği, gördüğü biçimleri ile yapıtında yansıtabileceği düşüncesini de yadsır. İnsan, doğrulan veya genel anlamda ve de herhangi bir bağlamda gerçeği hiçbir zaman bilmemiştir, ancak onun kurmaca biçimlerini görmüştür.

Çünkü “mitos”lardan günümüze, bize gerçeği anlattığını savunan her türlü yapıt ve anlatım türü, gerçeğin yorumu ve kurmaca anlatımından başka bir şey değildir. Günümüzün karmaşık kültüründe bu iş daha da zorlaşmıştır.

Çağdaş bir örnekle açıklamak gerekirse: Medya en doğruyu yansıttığını iddia ederken aslında belli bir görüşün grup veya kişinin bakış açısından ve de o görüş, grup veya kişinin söylencesi içinden gerçeği verir, gerçeğin yalnızca yorumunu yaptığı için ikinci bir kurmaca gerçeği yaratmış olur. Günümüzde artık yorumun doğruluğu değil, inandırıcılığı önemli olduğu için gerçek belki de hiç bilinmeden kalmaktadır. Böylece postmodernizm, gerçeklerin kurmaca yapılarını gösterip, doğruların doğadan doğal olarak gelmediğini, kültür tarafından kabul ettirildiğini; dünyanın kendi kültür söylemimizden sosyal olarak kabul edilmiş anlamlar sistemiyle tanıtıldığını irdeler.

Toplumsal düzlemde de, bir sistemler karmaşası vardır. Sosyal kurumlar, insanla doğa arasındaki çatışma sonucu ortaya çıkarlar. Kurumlaşmak doğal olanı alıp, disiplin altına sokmak ve onu sistemleştirmek demektir. Görüldüğü gibi postmodernizmde sistemlerin tümüne bir güvensizlik söz konusudur. O halde sosyal ve kültürel kurumlar, doğanın kendisinde tartışılmaz doğrular olarak, yoktur. Tüm kurumlar ve onların getirdiği sistem, kavram ve doğrular kurmacadır.

Gerçeklikleri göreceli ve tartışmaya açıktır. Gerçek varsa, her zaman insana, ancak yorumları ile ulaşmıştır. Tüm kavramlar kurmaca oldukları gibi, ait oldukları söylence grubuna göre de farklılık gösterirler; her farklı dil grubu, her söylence kendi kavramlarını, dolayısıyla kendi doğrularını ve yaşam deneyimini yaratır. Yani tüm kavramlar ideolojiktir. O halde tüm insanların bağlayıcı bir kavramdan söz etmesi olanaksızdır. (Kılıç, 2002)
Onlar, yumuşama bilmez olumsuzlukları ve kuşkuculukları ve daha olumlu ahlaki veya politik tavsiyelerde bulunmayı reddetmeleri nedeniyle, çok sıklıkla eleştirilirler. Bununla birlikte, postmodernist eleştirinin değeri, şüphecilik düzeyinde dahi olsa, küçümsenmemelidir. Bu eleştirinin duyarlı noktalara dokunduğu kuruntusu, postmodernizmin Soğuk Savaş’ın ardından, son zamanlarda, Batı Avrupa ussallığı ve özgürlüğünün “öteki” konumuna -komünizmin yerine- yükselişiyle, sağlam bağıntının karşılaştığı sıklıkla kurala bağlanışı ve saygısız küfrün hedefi haline gelişiyle doğrulanır.

Hiç olmazsa, postmodern tanı, batı tarihinin karanlık bölümlerinin yararlı bir anımsatıcısı olmuştur. Yalnızca yirminci yüzyıl totalitaryanizmleri, modernitenin özünde var olan tehlikelerin en çarpıcı kanıtıdır. Postmodern durum, aynı zamanda yerleşik bir kaygıyı, (Giddens’ın deyimiyle) ‘ontolojik bir güvensizlik’ duygusunu, bürokratik sosyalizmin kendisi de bir alternatif olarak görülmese bile, bürokratikleşmiş kapitalist toplumla ilgili yaygın bir hoşnutsuzluğu ifade eder. Kolonyalizm ve bağımsızlık mücadelelerinin küçük ölçekli sarsıntıları kadar, güçlü dini fundamentalizmlerin yeniden dirilişi de, batının özgüvenini felsefi köklerinden çekip koparmıştır. Postmodernite, ortak bir politik tutum benimsenmese bile, çağdaş toplum ve kültüre ilişkin kavrayış için yararlı bir kavram olabilir.

Gerçekten, postmodernizmin olumsuz, kuşkucu tavrı çoklukla, anti-otoriter içerikleri olan bir tavır olarak değerlendirilir. Postmodernistler, çeşitlilik ya da farklılığı, her ne kadar gizliden gizliye de olsa, teröristçe bastıran tüm söylem biçimlerini (elbette, yalnızca politik söylemi değil), altüst ederler. Derridacı dekonstrüksiyon, batılı aklının ‘korkunç hiyerarşilerine’ meydan okurken, postmodernistler de, ‘öteki’nin reddine, farklılığın, kendi kimliğimizin güvenliği adına değersizleştirilmiş bir ‘öteki’ne indirgenmesine karşı çıkarlar. Postmodernistler, sisteme karşı, yeni ve büyük bir birleştirici teori üretmek veya kışkırtıcı bir örgütlü savaş açmak yerine, söylemler, bilgiler, kültürler, mücadele ve sesler çokluğunu güvence altına almanın yollarını ararlar. Onlar, tüm liderlerin, özellikle de uzman ya da entelektüel oldukları iddiasıyla ortaya çıkan, hatta direniş veya Marksist devrimde uzmanlık taslayan önderlerin, iddialarını sorgularlar.

Onlar, Habermas gibi entelektüellerin, demokratik irade biçimlenimini veya ‘değiştirilmemiş’ iletişimin koşullarında otorite olma iddialarını bile, reddederler. Postmodernistler bu bakımdan, Frankfurt Okulu’nun, ‘olumsuz diyalektiği’ pozitif düşünmenin kötülük eğilimlerine kişinin elinden geldiği ölçüde azimle karşı koyan Adorno gibi, eski düşünürlerine çok daha yakındırlar. Postmodernist düşüncelerin sağladığı oldukça nazik itici güç (hiç şüphe yok ki, yalnızca onda olmasa bile), batı düşüncesi içinde daha önce marjinalleştirilmiş bir dizi perspektif ya da söylemde yankı bulmuştur.

Postmodernizmle feminizm arasındaki, herhalde en fazla Lacan ve Derrida’nın yazılarının etkilemiş olduğu bir karşılıklı etkileşim, özellikle verimli olmuştur.

(West, 1996:339-340)

Postmodernistler, “gerçek diye bir şey yoksa geriye kalan tek şey(in) oyun” olduğunu, gerçeğin “güçlü olanın tercihlerini yasallaştırdığını”, “özel politik tercihleri kanıtlamak” amacıyla gerçekten söz edildiğini öne sürmektedirler.

Lyotard’ın, “Bilim, kendisini yararlı düzenlilikleri koymakla sınırlamadığı ölçüde ve gerçeği aradıkça, kendi oyununun kurallarını yasallaştırmakla yükümlüdür” ifadesi, gerçeğin bir “oyun” olduğu düşüncesinin bir örneği olarak verilebilir. Lyotard’a göre; bir “önermenin doğruluğu, bir temel üzerinde uzman olan bir grup insanın, kolektif onayına bağlıdır” ve “gerçek, iktidarın yasallaştırılmasıdır.”

Gerçek diye öne sürülenlerin “uzlaşım önermeleri” olduğunu dile getiren Lyotard’ın görüşleri, bu noktada Kuhn ve Feyerabend’in görüşleri ile uyum içerisindedir.

(Kılıç, 2000)

Postmodernizm ile yapısökümcülük, bazı açılardan benzeşmektedir. Derrida’nın yapısökümcülüğün yıkmak, devirmek, yok etmek gibi bir amacı olmadığını, tam tersine kimi şeyleri koruma altına almak adına belli yapıları sökmeyi temel bir ödev olarak gördüğünü söyleyen kendi sözleri, postmodernistlerin yapısökümcülüğe yönelik saptamalarını doğruluyor gibidir.

Buna karşı postmodernizmin, göndermeye dayalı dilin yitirilmesinin yasını tuttuğu söylenemez. Eğer gösterge, hep belli bir şeye, her durumda aynı şeye göndermiyorsa, yapılması gereken göstergenin ait olduğu anlam ile değer dizgesi üstüne yoğunlaşarak, ne türden bir dizgenin içinde ne tür dil oyunlarının oynamakta olduğunu izleyerek gerekli çıkarımlarda bulunmaktır. Postmodernizmin, bu genel yaklaşımı, kuramsal içerikli metinlerden çok, sanatçıların yaratıcı yapıtları ile pek çok felsefe eleştirisini öncelemeyi başarmış toplum, bilim, din ve bir bütün olarak kültür eleştirisi içerikli yazılara uyguladığı görülmektedir.

(Felsefe Sözlüğü, 2002)

Postmodernizmi zayıflatan, hatta kimi yazarlara göre öldüren niteliklerinden bazıları şunlardır:
—tüketim ekonomisi tarafından benimsenip kullanılması,
—geçici olan şeylere bu denli bağlanması,
—sanki gerçek tarih ve coğrafyayı, çoğu kez en ağır şartlar altında yaşanan ve yitirilen hayatların mücadelesi değil de, süper market raflarındaki eğretilemelermişçesine birkaç fikir ve görüntü uğruna talan etmesi,
—yitirilen zaman-mekân anlayışının yerine düzmece ve öykünmeli bir zaman-mekân anlayışı koymaya çabalaması,
—kültür mirasıyla alay etmesi,
—dar kapsamlı bir yerellik politikasına saplanıp kalması,
—eklektizmi kültürel, politik ve toplumsal farklılıkların uzlaştırılması çabalarıyla karıştırması,
—postmodernizm konusunda bitmeyen akademik tartışmalar,
—yeni bir şey yaratmayıp durmadan geçmişi-var olanı tekrarlayıp yıkmaya çalışması,
—bölünmeye oradan da yok olmaya gidişi,
—iç çelişkileri,
—yapıtların rahatsız edici oluşu,
—özellikle medyanın ve tüketim ekonomisinin eline geçtikten sonra şiddet ve çirkinlikle beslenmesidir.

Postmodernizmin pozitif yanı; farklılığın, çeşitliliğin önemini irdeleyip, dünyayı betimlediğimiz dil ve söylem üzerinde önemle kafa yormamız gerekliliğinde durmasıdır. Buna karşın, farklılıkları üretken biçimde nasıl birbiriyle uzlaştırabileceğimizi belirtmemiş, temel bir savunusu olmadığı gibi belli uslamlamalarla özetlenebilecek genel öğretisi de olmamıştır. Karşımızdakinin dilini parçalarına böldükten sonra, nasıl birbirimizle iletişim kurabileceğimiz konusunda hiçbir ipucu vermemiştir.

(Kılıç, 2002)

Ayrıca, modernizmin evrensel anlamda bir zamansallığın, uzamsallığın ve etik koordinatların olmayışından ileri gelen güçlüklerle boğuştuğu yerde, postmodernizm hiçbir mücadele içine girmeksizin, hiçbir sorun yaşamaksızın gerçeküstünü, doğaüstünü, belli bir kalıba sığdırılamayanı, bildik bir yere oturtulamayanı benimsemektedir. Modernizmin, gerçekliğin incelenişinden gözlemin incelenişine geçerken yaşadığı sorunlu durumu ya da sıkıntılı geçişi olumsuzlamaya çalıştığı yerde, postmodernizm hiçbir sıkıntıya meydan vermeden gözlemin değerle dolu olduğunu ve bütün değerlerin kullanılan dil doğrultusunda yapımı, kurmaca, yerel, öz-göndergeli olduğunu daha baştan olurlamaktadır. Modernizmin derin ile soyutu aradığı yerde, postmodernizm duraksamadan yüzünü, yüzeydekine, tikelliğe, sıradanlığa, her günkü yaşama dönmektedir. Modernizmde, başat bir değer olarak görülen “düzen” kavramının yerine, postmodernizmde “tasarım” ile “örüntü” geçmektedir. Sonuç olarak, modernizmin, doğrudan kendine dönük oluşundan ileri gelen kendine yönelik farkındalığı, postmodernizmde çok daha köklü ve kesin bir biçimde öz-göndergeliliğe yönelik farkındalığa, dolayısıyla bütünüyle bağımsız olma anlamında kendine yeter olmaya dönüşmektedir.

(Felsefe Sözlüğü, 2002)

Şu halde, modernitenin krizi, mantıksal olarak, hem ‘modern’ sosyoloji için potansiyel bir kriz ve hem de topluma ilişkin araştırmaya postmodern bir yaklaşımı içerir. Giddens, bir dizi değişikliğin, deliller göstererek yanında olur. Örneğin, finansman üretim ve tüketimin, iletişimlerin, kültürün, vb. küreselleşmesinin bir sonucu olarak, ulus-devlet sosyolojik araştırma için, bundan böyle uygun bir odak değildir. Gerek dünya çapında ve gerekse ‘mikro-toplumsal’ analiz düzeyleri, aşırı derecede ihmal edilmiştir. Toplumsal hareketlerin, karakteristik “küresel düşün, yerel olarak eyle” başyasasıyla ön plana çıkışı da, bununla ilgilidir.

Sosyoloji ve gelişme teorileri, geleneksel olarak Avrupa merkezci kabule, yani batı toplumunun en modern ya da en ileri toplum olduğu ve diğer toplumların da, aşamalı olarak aynı yol boyunca evrim geçirmesi gerektiği kabulüne dayandırılmıştır. Bu kabulün de, yeni baştan düşünülmesi gerekmektedir. Benzer bir bakış açısı geliştiren Barry Smart, daha az dışlayıcı ve hayal gücü daha geniş bir sosyolojinin savunuculuğunu yapar.

Geleneksel ve dini toplumların kültürleri de dâhil olmak üzere, bir kültürler çeşitliliğinin perspektifleri, ‘modern akıl’dan ziyade, ‘postmodern imgelem’e dayanan bir sosyolojinin bir parçası olmalıdır. Başka bir deyişle, modernitenin felsefi kabullerinin yıkılışı, Baudrillard’da olduğu gibi, hem sosyoloji ve hem de ‘toplum’dan vazgeçmeyi değilse bile, onun kendi sosyal bilimsel imajının kökten bir biçimde yeniden düzenlenmesini gerektirir.

(West, 1996:337-338)

Postmodernizm

Post navigation