Bir Osmanlı aydını trajedisi  ve yobazların zaferi:

“Temelden yenileştirici olması gereken bir hukuk anlayışı, tümüyle daha önceden varolan hiç bir öğretide bulunamaz Eğer her devlet belirli bir tipte bir uygarlık ve yurttaş yaratmaya ve bunu tutundurmaya, bazı tedbirleri ve davranışları yok edip yerlerine başkalarını getirmeye kalkarsa, hukuk bu amaca hizmet eden bir alet olur.” Antonio Gramsci

23 Ocak 1495 tarihinde At Meydanında ( Sultan Ahmet Meydanı) başı kılıçla kesilerek idam edilen , Fatih Sultan Mehmet döneminin bilginlerinden Molla Lütfi (Mevlana Lütfi ), ‘nin trajik hikayesi bilim,din , devlet ve adalet anlayışının Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk kuruluş yıllarında nasıl oluştuğunu göstermesi açısından günümüzün kimi olaylarına da ışık tutacak özelliklere sahiptir.

Tokat doğumlu olan Mevlana Lütfi, devrin Osmanlı âlimleri arasında sezgisi, zekâsı, yorumları, çeşitli öteki olumlu özellikleri ile apayrı bir yere sahipti. Cesur, çekinmesiz, sözünü esirgemeyen, hiçbir otorite önünde baş eğmeyen, sözü ve eli can yakan Mevlâna(Molla ) Lütfi, çoğu üst kesim devlet bürokrasisinin tepkisini çekmiştir. Dürüstlüğü ve sadakati, gösterişten nefreti, sahte değerleri, rüşveti ve riyakarlığı hiç çekinmeden yerden yere vurması, Molla Lütfi’nin trajik sonunu hazırlamıştır.

Molla Lütfi’nin üst mevkilerde bulunanlara yönelttiği eleştiri okları çok ses getirmiştir. Hak etmeyen bir kişinin öğretmen olarak atandığı “Darülhadis” (üniversite) in, bu yüzden “darülhadese” (tuvalet) e dönüştüğünü yazdığı “Harnamesi “ ünlüdür.

Devrin ” âlimlerinin” yanlış ve kusurlarını eleştirip, onların hatalarını dile getirince, kıskançlık ve düşmanlıklarını üstüne çekti. Zaman içinde tek başına kaldı. Bir kaç yıl içerisinde tüm bürokrasiyi kendine düşman etmişti.her geçen gün sayıları artan düşmanları çareyi hakkında “dinsiz ve imansızdır ” diye dedikodular yaymakta bulmuşlardır.

İmparatorluğun bir ölçüde içten içe çürümesine neden olan işte bu Molla Lûtfi karşısında toplanan ve ilk filizlerini veren taassup, aradan geçen yüzlerce seneye rağmen gücünden hiçbir şey kaybetmeden günümüz aydını için de çözümlenmesi gereken bir bulmacadır.
Molla Lütfi’nin “dinsiz”,”imansız”,”zındık “ olarak suçlanmasının nedeni , aslında aranan bahane makamında namazda insanın tam olarak Tanrı’ya bağlanmasını örnekleyen şu olayı bir dersinde öğrencilerine anlatmış olduğu varsayımına dayanmaktadır .

“Bir savaş sırasında, Ali bin Ebu Talib’in kutsal bedenine ok girmiş. Vuruşma ve savaş nedeni ile bu ok kırılmış ve ucu onun bedeninde kalmış. O okun acısı Ali’nin ciğerine işlemiş, canını çok yakmış. Bu yaralayan okun ucundan açılan yara günden güne gelişip içine işlemiş ve temiz yaratılışlı Ali canından usanıp kendisinin bu biçimde bir derde uğramasından çok yaralanmış. O kan döken derdi (oku), bulunduğu yerden çıkarmak için cerrahlar işe girişince, o büyük adam dayanamayarak ağlayıp sızlıyormuş.

En sonunda, bir gün namaz kılarken, kendini tam olarak tanrıya verdiği sırada, cerrahlar işe girişip oku onun bedeninden çıkardılar. Fakat o yüce yaradılışlı bunu duymadı ve oku çıkardıklarını bile anlamadı…”

Molla Lütfi’nin bu öyküyü aktardıktan sonra, şu cümleyi söylediği söylenir:
“Gerçek namaz budur. Yoksa bizim kıldığımız kuru eğilip doğrulmadır. Onda yarar yoktur”.
Molla’nın düşmanları bu cümleye sarılmış ve hemen devrin padişahı Bayazıt Han ‘a yetiştirmişlerdir :

Bayazıt Han , karar vermeden once çok sevdiği ve değer verdiği bilim adamının bir bilimsel heyet tarafından yargılanmasını ister. Teşkil edilen heyet hemen araştırmalara başlar: Elimizde bir belge olmadığı için bu heyette kimlerin bulunduğunu bilmiyoruz.Ama Molla’nın tüm düşmanlarının eline büyük bir fırsat geçtiğini söylemeye gerek yok.

«Namaz dedikleri kuru bir eğilip doğrulmadır, onda yarar yoktur-,
Molla’nın çok eleştirdiği düşmanlarından oluşan heyet , cümlenin söylenme nedenini açıklamaz ve , devrin kadısı da tanık yeminine göre, Molla Lûtfi ‘nin dinsizliğine hükmederek, idamına karar verilir :

İdam sebebi tam olarak nedir ?

Burada dikkat çeken husus o devirde ve öncesinde “dinsizliğin “ idam sebebi olmasıdır. Aykırı düşünce ve inançların şiddetle cezalandırılması geleneği eskidir.İktidarla bütünleşen ruhban sınıfı resmi inanç sisteminin dışındaki inanışları ve bu sistemlere ait fikirleri “öteki” kılar ve en sert bir biçimde yargılar . Osmanlıda “heterodoksi” akımların yaşamasına izin verilmemiştir. En iyi örnekleriden biri de “Hurufi katliamı”dır . Osmanlı tarih kitaplarına geçen kara bir leke olarak durmaktadır.

Hurufilik, İslam uleması tarafından ilk zamanlarında aşırı bir mezhep gibi görüldü ama “Fazlullah”’ın daha sonraları dünyanın, ahıretin velhasıl herşeyin temelinin kendisi olduğunu söylemesi ve “Ben, aslında Hazreti İsa’yım, dünyayı kurtaracak Mehdi, benim” demesi üzerine Hurufiler kâfir kabul edildiler.

Resmi ruhban sınıfı tarafından Hurufiler’in siyasi iktidarı ele geçirmeye kalkışacakları söylemleri üzerine, Timur’un oğlu Mirânşah, 1394’te Hurufilerin şeyhi Fazlullah’ ı yakalatıp kafasını kestirdi. Sonra derisini yüzdürdü, cesedini ip bağlatarak pazarda dolaştırdı, etini köpeklere yedirdi ve vücudundan kalanları ateşe attırdı.

Fazlullah’ın idamından sonra sayıları ve güçleri giderek artan Hurufiler’i her yerde sıkı bir takibe aldılar Ele geçirilenlerin ya derileri yüzüldü, yahut yakıldılar; hayatta kalabilenler de, kurtuluşu Anadolu’ya geçmekte buldu. Hurufiler, Fatih Sultan Mehmed’in iktidar yıllarında sayıların ve harflerin cazibesiyle hükümdarı bile etkileyerek saraya sızmayı ve devlet işlerine müdahale etmeyi başardılar. Ama, devletin güçlü veziri Mahmud Paşa yine o devrin en güçlü din âlimlerinden Fahreddin-i Acemi’den “kâfir oldukları” gerekçesiyle Hurufiler’in canlarının alınması gerektiği yolunda bir fetva çıkartınca, Fatih’in söyleyecek sözü kalmadı. Neticede, Edirne’deki o büyük ateş yakıldı ve aykırı düşünceler onu taşıyan insanlarla beraber yakıldı. .(2)

On beşinci yüzyılda Hıristiyan dünyasında din savaşları patlak verir.Luther ve Calven gibi reformistler yeni bir akım başlatmaya muaffak olurlar. Osmanlı İmparatorluğu topraklarında ise Molla Lûtfi gibi reformistlere göz açtırılmadı. Dinsel kökenli baskı tüm aydınlar üzerinde bir karabasan olarak kullanıldı. “Dinsiz”,kâfir, “din elden gidiyor”, “şeriat” vb dinsel suçlamalarla tüm aydınlar ya susturulmuş, ya yargısız infazlarda katledilmiş yahut da, “gâvur icadı”, “Islâma aykırı”, “şeriata aykırı” diyerek (matbaanın gelişindeki tepki gibi), Cehalet arttıkça, din, tüm uygarlık ve aydınlar üzerinde engelleyici ve baskı aracı olarak kullanılmıştır.

Molla Lütfi,’nin Şii,Hurufi, Alevi,Mecusi olduğu tezini ileri sürenler de vardır . Bir matematikçi olan Molla Lûtfi ’nin eserlerinde hurufiliğin ya da bir başka dinin izleri görünmez. Öte yandan kütüphane müdürü olduğu dönemde bu sayede pek çok değerli kitaplardan bir çok şeyi öğrenmiş olacağı varsayımı oldukça güçlüdür. Arapça ifarsça ve Yunanca okuyup yazdığı anlaşılmaktadır. Sinan Paşa, Fatih tarafından Sivrihisar’a sürülünce, Molla Lütfi de hocası ile birlikte gitmiş, Sultan II. Beyazıd’ın tahta çıkmasının ardından hocasıyla birlikte İstanbul’a dönmüştür.

Önce Bursa’daki Yıldırım Beyazıd Medresesi’nde, sonra Filibe’de ve Edirne’de medrese hocalığı yapmıştır Molla Lütfi’nin, çoğu Arapça olan eserleri günümüze kadar popülerliğini korumuştur.
Taz’ifü’l-Mezbah (Sunak Taşının İki Katının Bulunması Hakkında) adlı kitabı iki bölümden oluşur. Birinci bölümde kare ve küp tarifleri, çizgilerin ve yüzeylerin çarpımı ve iki kat yapılması gibi geometri konuları ele alınmıştır). Molla Lütfi, ünlü ”Delos Problemi’ nin çözümünü bulduğunu ve bunun hikayesini anlatır.

. Basit bir soru: Bir cismin boyutları iki katına çıkarsa hacmi kaç katına çıkar? İki katına değil, sekiz katına çıkar. Zamanın geometriden habersiz kadıları, bu tür sorunlarda yanlışlık yapıyordu. Molla Lütfi, bu karışıklığı gidermişti.

Molla Lütfi’nin bu problemi, İzmirli Theon’un yapıtından öğrendiği anlaşılmaktadır. İzmirli Theon, İskenderiye Kütüphanesi müdürü Eratosthenes’e atıfta bulunarak, Delos Adası’nda büyük bir veba salgını çıkınca, ahalinin Apollon rahibine başvurduğunu ve bu salgının geçmesi için ne yapak gerektiğini sorduklarında, rahibin tapınaktaki sunak taşını iki katına çıkartmalarını tavsiye ettiğini, böylece kolaylıkla çözülemeyecek bir matematik probleminin ortaya çıkmış olduğunu yazar. Mimarlar bu işi başaramayınca, Platon’un yardımını isterler. Platon, rahibin sunak taşına ihtiyacı olmadığını, ama Yunanlılara matematiği ihmal ettiklerini ve küçümsediklerini söylemek maksadıyla bu problemi gündeme getirdiğini bildirdikten sonra, problemin orta orantı ile çözülebileceğini ifade etmiştir.

Molla Lütfi işte bu öyküden esinlenerek bu küçük eserini yazmıştır.Kitabında, kübün iki kat yapılmasının, yanına başka bir küp eklemek olmadığını, onu sekiz kere büyütmek demek olduğunu açıkladı. Molla Lütfi bu problemin orta orantı ile çözülebileceğini söyleyerek bu yöntemi açıklar.Bilimlerin Konuları ( Mevzuatü’l-Ulüm ) adlı eserinde ise yüz kadar bilimi tasnif ederek konularıı ve yararlarını tanıtır.

Fatih Sultan Mehmet ve İmam Gazali

Fatih Sultan Mehmet, ’in Molla ’nın hocası Ali Kuşçu ile olan iyi ilişkisi ilk zamanlarda oldukça iyi iken ,Sultan İmam Gazali’ yi okuduktan sonra , etrafındaki ulemanın teşvikiyle gergin bir hale geldiği söylenir .İmam Gazali ’nin nin aklın güçsüzlüğünü savunan eserini (Tehafütü’l Felasife)’yi Fatih ’in saray ulemalarından Hatibzâde ve Molla İzari ’nin savunduğu da bilinmektedir. ..
İmam Gazali bu eserinde İbni Sina’nın aklı esaslı ölçü yapmasına itiraz ederek;
“Akıl ile her şey ölçülmez ve zayıf ve aciz olan akıl ölçüsüne itimat edilemez” diyerek iddiasını ispatlamak istemiştir.

Bu eser yazıldıktan yaklaşık yüz yıl sonra Endülüslü İbni Rüşd,(3) Gazali’nin görüşlerine itiraz ederek akıl ve imandan hangisinin üstün olduğunu inceledi; aklın üstün olduğu sonucu ile bunu ispat için (Tehafütüt-tehafüt) adlı eserini yazdı.

Fatih Sultan Mehmet, kafasına takılan bu felsefi sorunu etrafındaki ulemaya danışarak çözme yoluna gitti. Hocazade ile Alaeddin Tusi’ ye bu eser konusunda görüş bildirmelerini istemişti.Bildirilen görüşlerin mahiyetleri konusunda kesin bir belge elimizde bulunmamaktadır. Rivayete göre Sinan Hocazade incelemesini dört ayda, Tusi’nin ise altı ayda bitirmiş olduğu saraydan emeklerine karşılık gönderilen paraların farklı olması yüzünden bazı sorunların yaşandığı da bilinmektedir.

İslam dünyasinda Farabi ve lbni Sina gibi düşünürlerin önderliğinde Antik Yunan ve Mısır filozoflarına ilgi doğmuştu.Bir ölçüde islam alemi kendisini ”Aydınlanma ” olarak kabul edilebilecek ”Hikmet ” yoluna doğru götüren düşünce akımlarını yakalamış görünüyordu.

(1)Molla Lütfi Türbesi :Defterdar Caddesi üzerindedir. H.900(M. 1495) tarihinde idam edilmiş olan Molla Lütfi’nin mezarı Defterdar Mensucat Fabrikası’nın içinde kalmışken 1987 yılında fabrikanın yıktırılmasıyla ortaya çıkmış ve 1995 yılında da restore ettirilmiştir. Kaynak: Eyüp Rehberi

(2) Hurufilik nedir ? MURAT BARDAKÇI- SABAH
Temeli ses, harf ve sayı kavramlarına dayanan “Hurufilik”, Arapça “harf” sözünün çoğulu olan “huruf” kelimesinden gelir ve “harflerle ilgili” demektir. Hurufiliğin kurucusu olan Fazlullah, mezhebinin kurallarını Farsça olarak kaleme aldığı ve “Câvidannâme” ismini verdiği kitabında ayrıntılarıyla ama sembollerle dolu bir şekilde anlatır. Mutlak gerçeği ruyasında gördüğünü iddia eder, sisteminin temelini Arapça’nın 28 harfine Farsça’ya mahsus dört harfin ilâvesiyle ve bu harfler arasındaki matematik ilişkiler vasıtasıyla geliştirir. Fazlullah’ın sistemi, en basit ifadesiyle şöyledir: İnsanın yüzünde yedi adet “hat” vardır ve bunlar iki kaş, dört kirpik ve saçtır. Doğumla vârolan bu özellikler, “anne hatları”dır. Erkeklerde “baba hatları” denilen ve ergenlik çağında ortaya çıkan bıyık, sakal, burun hattı ve dudak altı çizgisi de on dört adettir. Toplamı 14 olan bu hatlar, çıktıkları yerlerin de ilâvesiyle 28’e, saçın ve dudak altındaki hatların da ikiye ayrılmasıyla 32’ye yükselir. 28 sayısı Arapça olan Kur’an’ın, 32 de Farsça Câvidannâme’nin yazılışında kullanılan harflerin sayısıdır. Fazlullah, temeli bu basit hesaba dayanan Câvidannâme’sinde daha sonra değişik matematik hesaplamalar yaparak dinle ilgili yeni kurallar koyacak ve aynı hesaplama biçimleriyle kâinatın geleceğinden sözedecektir. Bütün bu bilgilerin yazılı olduğu Câvidannâme’nin nüshaları asırlar boyunca defalarca imha edildi ama çok sayıda nüshası bugüne kalmayı başardı. Farsça’ya âşina iseniz ve Hurufi sembolleri konusunda bilginiz varsa, şimdi elyazması kitaplıklarımızda muhafaza edilen bu son derece enteresan eseri incelediğiniz takdirde İslam’ın matrixçi gizli mezhebinin sırlarına daha derinden vâkıf olabilirsiniz. Hurufi inancının ileri aşamalarında “ebced” denilen bir hesap metodundan kaynaklanan ve sayılar yardımıyla geleceği belirlediğine inanılan bir sisteme rastlanır. “Cifir” adı verilen, yüksek matematiği andıran ve sıkı kurallara bağlı olan sistemin temeli, alfabedeki her harfin belli bir rakam değeri taşımasına dayanır. Her kelimenin, kendisini meydana getiren harflerin değerlerinin toplamı olan bir sayı karşılığı vardır. Geçmiş asırlarda yaşayan ve çoğu Hurufi olan cifirciler kehanetlerini açık açık değil, şifreyle yazmışlardır ve cifrin Türkiye’deki bilinen en büyük üstadı, 1830’ların başında büyücülük suçlamasıyla idam edilen şair Müştak Baba’dır. Müştak Baba’nın ölümünden sonra, 1846’da basılan “Divan” ındaki bazı şiirlerinde çok sayıda kehanete rastlanır. Şair, Ankara’nın 1923’te İstanbul’un yerini alıp başkent olacağını tâââ 100 küsur sene öncesinden söylemiştir. Şimdi, şairin ağdalı bir dille yazdığı şiiri günümüz Türkçesi’ne nakledelim:”1000 mânâsına gelen ELF sözü, güzeller beldesinin başına EFSER, yani tâc olarak konursa, o belde İstanbul’dan farksız olur. Sonra, Yunus Suresi’ndeki NUN ve KafSuresi’ndeki KAF harfleri alınır. Resul’ün, yani Hazreti Peygamber’in RI harfi de bunlara ilâve olunmak ister ve maksad “hây-ı huy” sözündeki “HE” harfi ile tamamlanır. Ey anlayışlıların padişâhı olan Sultan Hacı Bayram! Senin bulunduğun o güzel belde, bu değersiz kul Müştak’tan hürmet istiyor!” Müştak Baba, şiirin ilk mısraında “1000” mânâsına gelen “elf” ve “tâc” demek olan “efser” sözlerini veriyor ve “efser”in başına “elf”in ilâve edilmesi gerektiğini söylüyor. Ebced hesabıyla 341 tutan “efser”e “elf”in, yani “1000” sayısının ilâvesiyle, Ankara’nın başkent yapıldığı 1923’ün Hicri takvimle karşılığı olan 1341 çıkıyor. Şair, sonraki mısralarda sırasıyla “elif”, “nun”, “kaf”, “rı” ve “he” harflerini veriyor. Bu harfler, bu sırayla yazıldıklarında ortaya “Ankara” kelimesi çıkıyor. Yani, Müştak Baba, “Ankara”nın eski harflerle yazılışı olan “A-N-K-R-H” harflerini sıralıyor, “Güzeller beldesi ve Hacı Bayram’ın memleketi olan Ankara, 1341 yılında başlara tâc olacak ve İstanbul’dan -yani, şiirin yazıldığı zamanın başkentinden- farksız hâle gelecek” diyor.

(3) İbni Rüşd 1126 yılında Kurtuba’da doğdu. Asıl adı Muhammed, babasının adı Ahmed’dir. Dedesinin dedesi olan Rüşd’ün adından dolayı İbni Rüşd (Rüşd oğlu) diye tanındı. Bilginler yetiştirmiş bir ailenin çocuğudur. Kendisi gibi Kurtuba kadılığı yapmış ve ona adını vermiş olan Ebü’l-Velid Muhammed, Maliki mezhebinin önde gelen bilginlerindendi.İbni Rüşd, her ne kadar Farabi ve İbni Sina’nın yeniplatoncu felsefeden aldıkları ve Aristoteles’e isnat ettikleri «doğuş» (sudur) kuramının Aristoteles’le ilgisi bulunmadığını kesin bir dille ifade etmiş ve böylece çok önemli bir tarihsel yanılgıyı düzeltmişse de, «Faal (etkin) Akıl» denilen ve İslam filozoflarınca Cebrail olduğu düşünülen göksel varlığa o da inanır. Bu anlayışa göre bizim kuramsal aklımızın işlevi bu akılla bağlantı (itti. sal) kurmaktır. İnsan, yaşamı boyunca zihinsel bakımdan geliştikçe Etkin Akılla ilişkisi de güçlenir. Ancak, İbni Rüşd’ün bu görüşünden mistik bir sonuç çıkarılmamalıdır. Çünkü onda Etkin Akıl’la bağlantı, insan aklının epistemolojik bir alanda işleyişi ve ilerleyişidir; tasavvufta düşünüldüğünün tersine, bilgi eyleminde insan zihni sürekli etkin durumdadır; yani ona bilgi verilmemekte, tersine o bilgiyi almakta

Bilim düşmanlığı yobazların silahıdır: Molla Lûtfi Örneği

Post navigation