İNSAN VE TOPLUM ÜZERİNE DEĞİŞLER

Bedii Nezihi Oz (Bu yazı Ümit İriş arşivinden alınmıştır . )

Toplum içinde yaşayan insan, gerek kendisine gerekse başkalarına güvenmeyi
bilmelidir.
Düşünülerini öncelikle kendi bilgi birikimiyle ölçer.
Bu ölçmenin sonunda doğru düşünmekte olduğunu sanabilir. Bunu sağlama
bağlayabilmek için ise aynı konuda başkalarının ne düşündüğünü de
bilmelidir.

Kaldı ki, görüşüne başvurduğu kişiler de yanılabilir. Paylaşılan
düşünülerin doğruluğu, ancak bilimsel nitelikli bilgiyle güvenceye bağlanır.
Çünkü her bilgi görelidir ve geliştikçe saltıklığının doğrultusunda ilerler.

İnsanın kendi kendine vermiş olduğu bir söz, başkalarına vermiş olduğu
birçok sözden daha değerlidir. Belki bir sözle başkalarını oyalar ya da
kandırır ama kendisini asla kandırmamalıdır. Bunun ölçütü, insanın başkasına
karşı olduğu gibi, hatta başkasından önce kendisine karşı içtenlikli
olmasıdır.

* * *

İnsanı istemediği, inanmadığı bir işi yapmaya zorlamanın hiçbir yararı
olmaz.

Herhangi bir baskı, duygusal etkileme, zorunlu tutma ya da güç
kullanma ile yaptırılan bir işin beklendiğince, umulduğunca, başarılı, iyi
ve güzel bir tarzda yerine getirileceğinden kuşku duyulur.

Hiç kimse,
gücünün yetmediği, istese de yapamayacağı, beceremeyeceği bir işi
üstlenmemelidir. Yapmaya kalkışması, başkalarından önce kendisini kandırması
demektir.

Hiçbir şey söylememek gerektiğinde olduğu gibi, bir şey söylemek gerekmediği
zaman da susmasını bilmek erdemliliktir.

Fakat konuşup anlatmanın bir yararı
olacak ise, bildiğimizi ve düşündüğümüzü söylemeliyiz. Bunu yapmazsak, bilgi
ve düşüncelerimizi sadece kendimize saklamanın yanılgısına düşeriz. Görevin
eş güdümle, paylaşılarak yerine getirilmesi gerekliyse, bundan bir ortak
yarar bekleniyorsa, bilgi ve düşünülerin öncelikle ortaya serilmelidir.

İnsan neyi yapabileceğini, nasıl bir yükü taşıyabileceğini bilmeli ama
edinmiş olduğu bu deneyimle yetinmemelidir. Daha önce hiç yapmamış olduğu,
hatta nasıl yapılacağını bilmediği bir işi üstlenmeye, kaldırabileceğini
bildiği yükten daha ağırını kaldırmayı denemeye girişmek üzere yürekli
olmalıdır.

* * *

Herkesin her zaman her şeyi bilmesi gerekmez. Hiç kimse de her şeyi bilemez.

Pek az kişinin bilip birçoklarının bilmemesinde yarar olan gerçekler,
herkesin bildiklerinden çok daha fazladır. Her bilginin edinilmesinin de bir
zamanı, bir sırası vardır.

Zaten öyle olmasa “giz” kavramının ne anlamı kalır?

İnsan, olumsuz tutkularını yenmeyi bilmelidir. Bunun yöntemini de
bilmelidir. Önce öz varlığına egemen olmalı, kendini yoklayıp eleştirmeyi
başarmalıdır. Tutkularını baştan sona gözden geçirmelidir. Hiçbir tutkusu
olmadığına karar verirse, boşuna yaşıyor demektir.

Çünkü insanın yaşamda
amaçları olmalıdır. Onları gerçekleştirmek için uğraşmalıdır. Bir amacın
gerçekleşmeyişi üzerine hemen umudunu yitirip caymamalıdır. Ona sarılıp
bağlanmalı; direnmelidir. Birer tutku düzeyine getirdiği amaçlarından
hangisinin sadece kendisi, hangisinin toplum için olduğunu saptamalıdır.
Sadece kendisine ilişkin tutkuları, başkalarına zarar vermediği sürece
saygıya değer.

Topluma yönelik, toplumun bilimsel nitelikli bilgi ile
güçlenip gelişme göstererek evrim doğrultusunda ilerlemesini sağlayabilecek,
insanların barış, esenlik ve mutluluğuna katkıda bulunacak tutkuları ise ona
onur kazandırır.

İnsan, tüm insanları ve tüm toplumları içeren, sürekli ve koşulsuz, evrensel
nitelikli bir barışın sağlanması peşinde koşmalıdır. Böyle bir barışın,
ancak bireylerin içsel verimlilikleriyle güçlenip gerçekleşebileceğini de
bilmelidir. Bunun için tek tek bireylerin yetmeyeceğini, sürekliliği için
topluma yaygın bilinçlenmenin geliştirilmesinin gerektiğini de bilmelidir.
Ancak, toplumlar için barış arayışında olan insan, önce kendi kendisiyle
barışık olmalıdır.

* * *

Doğanın kendine özgü bir devinimi, verimliliği, kendi kendini sürekli olarak
yenileyişi vardır. Bu süreklilik ve yenilenme olgusu, birçok öğesinde
saltıklığa oranla hiç de uzun zamanda değil ama bir insanın genel yaşam
süresine oranla kolayca farkına varamayacağı bir süre içinde gerçekleşir.
Bitkilerin değişimi ise daha belirgindir; hatta birçoğu doğrudan mevsimlere
bağlı belirgin yenilenmeler sergiler. Bu, doğanın ölümsüzlüğünün
göstergesidir.

İnsan, önceleri doğanın kendisine egemen olduğunu sanıp onu tanrılaştırarak
tapınmaya yönelmiş, sonra yarattığı bu tanrının kendisine karşı olduğunu
sanıp onunla boğuşmaya, ona üstün çıkarak doğanın egemenliğini eline
geçirmeye kalkışmıştır. Ancak, bir kez tanrıyı yaratmış olduğu, üstelik
ondan cayamadığı için, bu kez onu başka yerlerde, evrenin kendisinin
uzanamadığı ve hiç uzanamayacağını sandığı boyutlarında aramaya başlamıştır.
Buna karşın doğa gene de ondan üstündür; çünkü insan ölüp gitmekte ama doğa
ölümsüz kalmaktadır.

Doğaya egemen olduğunu sanan insan, kendine bu egemenliği sağlayan etkenin
edindiği bilimsel nitelikli bilgi olduğunu göz ardı edip onu kıskanmaya
başlamış, ölümsüzlüğünün peşinde koşar olmuştur.

Bunun için kimileri insanın “beden” ve “ruh” diye birbirini bütünleyen iki
temel öğeden oluştuğu varsayımına kapılmış, beden ölümlü olsa bile ruhun
ölümsüz olacağı inancıyla kendisini avutmaya girişmiştir.

Avunma insana bir geçici mutluluk sağlayabilir ama bilimsel yöntemle bu varsayımın kökünden
yanlış olduğu kanıtlanacak olursa, çöküntüye uğramaktan sakınamaz.

İnsan için “ölümsüzlük” vardır ama bunu birtakım varsayımsal kavramlarda
aramanın anlamı da yararı da yoktur.

Ağaç kendi kendini doğanın belli yasalarına bağlı olarak yeniler. Bunun en
açık örneği yapraklarını değiştirmesinde, benzerlerini oluşturmak üzere
tohum verişinde izlenir.

İnsan da doğanın bir öğesidir. Bu oluşumdan kendi
payını alır. Ancak sürekli olarak kendini yenileyerek ölümsüzlüğünü koruyan
tek tek her bir “insan” yani “kişi” olamaz; bireyin kendini beğenen bir
tutumla öğündüğü kendi soyu da olamaz.

Nitekim “ölümsüz” olan genelde ağaç değil, hatta akasya gibi belli bir ağaç
türü bile değil, tümünün hep bir arada oluşturduğu orman, daha doğru bir
deyişle doğanın bütünüdür.

İnsanın bundan aldığı pay, ancak diğer insanlarla
birlikte oluşturduğu “insanlık bütünü”nün ölümsüz oluşudur. Bu bütün içinde
bireysel boyutta bedensel ölümden sonra yaşamın sürekliliğini sağlayan
etken, kişinin çocukları ve onların çocukları yani soyunun sonrası değil,
ardında bıraktığı anılar ve yapıtlardır.

Çevremizde yer alan birçok öğenin, karşılaştığımız birçok olayın bazısını
çok önemseyip üzerinde durur, bazısını göz ardı ederiz; hatta hiç
ilgilenmeyiz. Oysa göz ardı edilen ya da ilgilenilmeyen olay ya da olgu,
bilmediğimiz ya da hiç beklemediğimiz bir işlevi yerine getirmekte olabilir.
Evrendeki hiçbir şey için onun “önemsiz” ya da “gereksiz” olduğunu
söyleyemeyiz.

Önemsizlik, ancak ona kendi değer yargılarımız uyarınca
belirlediğimiz bir sıralamanın başlarında yer vermeyişimizden ileri gelir.
Gereksizlik düşüncesi de parçayı bütünüyle birlikte kavrayamayışımızın
sonucudur.

Oysa bir başka açıdan bakacak olursak, bu sıralama değişikliğe uğrayabilir.
Bu nedenle hiçbir olay ya da olguya tek bir yandan değil, çok yönden ve
kendi içinden olduğu kadar üzerinden, hatta olabildiğince uzağından
bakabilmeliyiz. Bütünün parçası ile birlikte bütünü de görmeye çalışmalıyız.

Sadece dış görünüşe bakarak aldanmamak gerekir. İşin içine girildiğinde
karşı karşıya gelinen gerçek, sanılan ya da tasarlanandan çok farklı
olabilir.

* * *

Yapılamayacak bir işi ille de yapmak ya da nasıl yapılacağını bilmediği bir
işi kendi bildiği yöntemle yapmak için çabalamak akılsızlara düşer.

Önce işin ne olduğunu anlamak, nasıl yapılacağını öğrenmek gerekir.

Ağır gibi görünen her işi yapmak için salt beden gücü yetmez. Çoğu zaman
zihin gücü ve nasıl yapılması gerektiğine ilişkin bilgi, beden gücünü aşar;
olanaksız gibi görüneni olanaklı kılar.

Bilgi ile yeterince donanmamış zihinler, ancak beden gücü kullanabilir.
Gerektiğince donanmış zihinler ise yapılacak iş için gücün nasıl
kullanılması gerektiğini bilir.

Bir işin nasıl yapılacağını bilmek de o işi yapabilmeye yetmez. O işi
gerçekten yapabilmek için yapmaya girişmek gerekir.

İnsan, nasıl yapılacağını bildiği, hatta nasıl yapıldığını gördüğü bir işi
ilk kez kendi başına yapmak üzere denediğinde başarısız olabilir. Hemen
umudunu ve kendine güvenini yitirirse, o işi hiçbir zaman yapamaz.

Bilimsel nitelikli bilgi de insanı yanıltabilir. Çünkü bilimsel, yöntemle
sağlanır. Temel öğelerinden biri deneydir. Bir doğa yasası birkaç deneyle ya
da sınırlı veri kullanılarak oluşturulamaz. Böylece ancak sonraki bilimsel
araştırmalara basamak olacak bir varsayım kurulabilir. Bu varsayım doğru
olabileceği gibi çok yanlış da çıkabilir.

Yaşamda elde edilen her veri, doğaya uyarlanarak sınanır. Böylece saltık
gerçeğin doğrultusunda, bütünlenmemiş göreli gerçeklere varılır. Bununla da
yetinilmez; edinilen bilginin doğruluğunu hangi koşullar altında koruduğu
sürekli olarak izlenir. Hiçbir zaman kesin, son ve değişmez olarak
nitelenmez.

Çünkü kesin, son ve değişmez olarak nitelenen her şey dogmadır.

* * *

İnsan doğada bazı zaman bir düzen kurabilmek için çok uğraşır. Oysa doğanın
kendine özgü, hiç şaşmaksızın işlemekte olan bir düzeni vardır.

İnsan doğayı kendine göre değiştirmek için uğraşacağına, onu anlayarak ona
uymaya, yasalarını araştırarak öğrenip yararlanmaya bakacak olsa, doğanın bu
bozulmaz düzeni içinde kendi uyumluluğunu da sağlar.

Dışarıdan bakıldığında, bazı olgular kendi kendine en yetkin biçimde
oluşuyor gibi görünür. Oysa hiçbir şey kendi kendine oluşmaz. Her oluşumun
bir yasası vardır. Bu yasanın kapsamında yer alan, kuralı bozmayan
istisnalar bile doğanın kendiliği gereğidir.

Doğanın yasaları, insanın önünde okunmayı bekleyen açık bir kitapta yazılı
gibidir. İnsanın karşı karşıya olduğu asıl güçlük, bu kitabı okumayı
bilmesi, okuduğu zaman da ne okuduğunu anlamasıdır.

* * *

Kiminin gözleri âdeta kapkara bir gözbağı takmışçasına kör gibidir. Ne kadar
bakarsa baksın hiçbir şey göremez. Kendisini farkında bile olmadan bilgisiz
kalmaya tutsak etmiş, bilimsel gerçeklerin dışına itip dogmalara bağlamış,
hatta belki olumsuz tutkularını gideremediği için bağnazlığa bile düşmüş,
boş inançlara kapılmıştır.

Bir gün gözbağını çıkarıp atarsa, baştan sona bilgiyle donanmış olur mu?
Olanaklı değil… Dogmalarından hemen sıyrılabilir mi? Çok zor… Hiçbir
bakımdan bağnazlık etmediğine ilişkin kendi kendine olsun güvence verebilir
mi? Kuşkulu…. Hiçbir boş inancı kalmamış olabilir mi? Bunu savunursa
yanılır.

Kiminin eli kolu bağlı gibidir. Kendisi için istese de hiçbir şey yapamaz.
Hele değişmek, gelişmek, evrimsel doğrultuda ilerlemek isterse bunu hiç
başaramaz. Hatta bu bakımdan çoğu kişi kendisini başkalarının etkisinden ve
toplum içinde yaratılmış yanılgılı töre ya da baskıdan kurtaramaz. Zaten
toplumsal ortamda bilinç edinememiş olarak yaşamakta olan insanlara bir
“sürü” demek çok daha doğru olur.

Çalışmak bize çok şey öğretir. Edindiğimiz her yeni bilgi de bize giderek
daha çok bilgi edinmemiz gerektiğini gösterir. Bilgilerimiz arttıkça
yetersizliğimizin farkına daha çok varırız. Dogmalarımızı, olumsuz
tutkularımızı gidermiş olduğumuzu sanabiliriz ama hiç kalmamış olduğunu
nasıl ileri sürebiliriz?… Bağnazlıktan sakınmaya uğraşabiliriz. Buna
karşın acaba hiç diretmelerimiz, bağnazca tutum ve davranışlarımız kalmamış
mıdır?… Hiçbir boş inancımız olmamasıyla âdeta öğünürüz. Acaba gerçekten
hiç yok mudur?

Birey, bu gibi soruların yanıtlarını kendi kendine veremez. Bunları
yanıtlamak başkalarına düşer. Birey ancak bu soruları zihninden geçirip
kendi kendini yoklayarak yargılayabilir. Bundan sonrasını başkaları
yapmalıdır. Bir kişi hakkında nasıl bir yargıya varmış olurlarsa olsunlar,
bunu o kişinin yüzüme karşı söylemeli, onu eleştirmelidirler. İnsanın
yanılgılarını giderebilmesi için öz eleştiri yeterli olmaz.

İnsan kendi başına olumlu bir yaşam sürdüremez. Her bakımdan kendi kendine
yetemez. Topluma gereksinmesi vardır. Bir toplumda insanların birbirlerine
gönülden bağlı olması, dayanışma içinde birlik ve bütünlük oluşturması
toplumun genel yararı bakımından kaçınılmazdır. Toplumun bu genel yararı,
bireye de bir özel yarar olarak yansır.

Buna karşın birey, kendi buyrultusuna egemen olabilmeli, diğer kişiler
üzerinde hiçbir olumsuz etki yaratmadan özgürlüğünü korumalıdır. Hele
düşünme ve vicdan özgürlüğünü toplumun yargılarına hiçbir zaman ve hiçbir
koşul altında teslim etmemelidir.

* * *

İnsan daha önce hiç karşılaşmamış olduğu birtakım bilgiler elde ettiğinde
gerçeklere varmış olduğunu sanabilir. Oysa varmış olduğu şey sadece doğanın
sonsuz gerçeğine ilişkin göreli doğrulardan bir bölümüdür. Bunlardan her
biri ona saltık gerçeğe doğru biraz daha yaklaşması olanağını sağlar.

* * *

İnsan çoğu kez edindiği bilimsel nitelikli bilgi verilerinden yararlanıp
aklını kullanarak gerçeğe adım adım, ağır ağır yaklaşır.

Bu süreçte edindiği her bilgi, saltık bütünün göreli bir parçasıdır.

Bu göreli parçaları birleştirip aralarındaki ilişki ve bağıntıları kurarak
yasaları bulması gerekir. Tıpkı milyonlarca parçadan oluşan bir resimli
bilmecenin her bir parçasını olması gereken yere yerleştirip diğerleriyle
birleştirerek tabloyu oluşturması gibi…

İnsan bu uğraşısında yalnız değildir. Olmamalıdır. Her şeyi tek başına
yapmaya, her doğruyu kendi başına bulmaya kalkışırsa, hem zamanı boşa harcar
hem de hiçbir yere varamayabilir.

Gerçeklerin araştırılmasında başkalarının ulaştığı bilimsel nitelikli
bilgileri de kendi uğraşısının verileri olarak değerlendirerek
kullanmalıdır. Bu nedenle, doğanın koynunda saklı olan gerçeklerin
bulunmasında, kişi hem başkalarına destek olmalı hem onlardan destek
almalıdır. Kendisi kadar başkalarına da güven duyarak dayanışma kurmalıdır.
Her an ve birçok bakımdan yanılgıya düşmüş olabileceğini kabul etmeye hazır
olmalıdır. Sırf kendi doğrularının gerçeğe yönelmekte asallığını savunmak
yerine, başkalarının doğrularının da geçerli olabileceğini içtenlikle
benimsemelidir.

Bu çabanın aşamaları zaman zaman başarılı olur. Ancak yapılan girişimler
çoğu kez başarısızlıkla sonuçlanır.

Her başarısızlık, onu mutlaka izlemesi gereken bir sonraki girişim için bir
istek yarattığı sürece “başarı” sayılır. Denemelerinden beklediği sonucu
alamayan kişi, bundan ötürü onarılmaz bir düş kırıklığına uğrayıp direncini
yitirerek çabalarını sürdürmekten cayarsa, artık onun için gerçeğe ulaşma
umudu kalmaz.

Gerçeklere ulaşabilmek için bilimsel yöntem, alçak gönüllülük, öz eleştiri,
dayanışma, kendine ve başkalarına güven yeterli değildir. Bu yolda en önemli
etken direşken olabilmektir.

Gerçek, bazı zaman beklenmedik bir anda, beklenmedik bir biçimde belirir.
Öyle ki, kendisiyle birlikte parçalarına ilişkin doğruları da birlikte
ortaya koyar. Böyle bir olguyla pek ender karşılaşılsa bile, bu durum
gerçekleri ararken direncini yitirmemiş olan kişinin ödülü olur.

* * *

Bazı zaman simgesel bir yöntemle yapılan bir anlatım sözcüklerden çok daha
güçlü, etkili ve kapsamlı olur. Herkes bu anlatımı kendi bilgileri uyarınca
yorumlar, kendine göre bir pay çıkarır.

* * *

Bir sözcük, hatta bir kavram “nitelendirilemez” olabilir mi?

Olamaz çünkü böyle bir sözcüğün anlamı, böyle bir kavramın tanımı olmaz.
Fakat bir gerçek nitelendirilemez olabilir.

Aradığımız gerçeklerin nesnel ve göreli olduğunu belirtiriz. Böyle olmazsa,
ya kişiye bağlı ve “doğru” dediğimiz bir öznel gerçekten ya da saltık
gerçekten söz ediyoruz demektir. Asıl sorun “saltık gerçek” kavramındadır.

Saltık gerçek, her zaman, her yerde ve her koşul altında geçerliliğini
sürdüren, hiç değişmeyen, kendiliğinden bütünlenmiş ve hiçbir gelişime gerek
görmeyen, hep öyle olmuş ve öyle olmayı sürdürecek gerçektir.

Bu, “dogma”dan söz etmekle özdeştir. Eğer böyle bir gerçek tek bir sözcükle
dile getirilebilirse, bunun kesinlikle olamayacağını ileri sürmek bağnazlığa
düşmekle özdeşleşir.

Dolayısıyla, böyle bir sözcük de dogmadan başka bir şey olmaz. Bu bağlamda
bir yandan dogmadan sakınıp diğer yandan da her şeye karşı çıkarak
bağnazlığa düşmemek, ancak böyle bir kavramın ya da onu yansıtan sözcüğün
nitelendirilemeyeceğinin ortaya konuşu ile olanaklıdır.

* * *

Bilimsel nitelikli bilgi ve akıl verilerinden yararlanarak gerçekleri
araştırmak, insanların ortak barış, esenlik ve mutluluğu için çalışmak
yetmez. Gerçekleri arayanları yollarından döndürmeye, yıldırmaya ve
uğraşılarını engellemeye, insanlığın genel yararına sundukları bulgularını
salt kendi çıkarları için ve kötü niyetle kullanmaya kalkışanlar olabilir.

Gerçekleri araştıranlar, gözlerini açmalı, her zaman uyanık olmalı,
çevrelerini kollamalıdır. Başkalarından önce kendilerini korumasını
bilmelidirler ki, başkaları için olan iyi, güzel ve yararlı tasarımlarını
eyleme koyabilsinler.

* * *

Bilimsel nitelikli bilgiyi olur olmaz her yerde apaçık ortaya sermemeyi
bilmek ve bundan kaçınmak yetmez. Niçin böyle bir tutum benimsemek
gerektiğini de bilmeli, anlamalı, bunun gereğine ve doğruluğuna inanmalıyız.

Başkalarının duyması ve öğrenmesi gerekmeyen, bundan hiçbir yarar elde
edilemeyecek, aksine belki de birtakım kişilerce öğrenilirse toplum için
zararlı olabilecek bilgiler vardır. Bunları özenle korumalıyız.

Sonuçsuz tartışmalara yol açabilecek, uzlaşma olanağı bulunmayan, ortak
gelişim bakımından ne paylaşım ne yarar sağlayabilecek konularda konuşup
boşuna zaman yitirmekten de sakınmalıyız. Hiç de anlatılması gerekmeyen
şeylerden söz etmenin de hiçbir anlamı yoktur.

Hiçbir “giz” bireye özgü kalmamalıdır. Bireyin saklı tuttuğu bilgi “giz”
bile olmaz. Onu özenle seçilmiş, güvenilir kişilerle paylaşmak gerekir. Bu
paylaşım olmazsa, saklanan bilgi bir gün herhangi bir nedenle yitirilebilir.

Yitirilmiş olan bilimsel nitelikli bir bilginin yeniden kazanılması
insanlığa çok zaman harcatır; üstelik çok pahalıya mal olur. Bu nedenle,
bilimsel nitelikli bilgi gelişigüzel bir şekilde açıklanmamalı ama
yitirilmemesi, onu edinmeye hakkı olan kişilerin gerektiğinde ona
ulaşabilmesi için de sıkıca korunmalıdır.

* * *

Doğanın gizlerini çözebilmek ve bilimsel nitelikli bilgiyi salt gerçeklerin
araştırılması için kullanıp ondan yararlanmakla kalmayıp ona sahip olabilmek
için, felsefeye de gereksinme vardır. Bunları birleştirip ve uyumunu
sağlayan kişi, gerçek bir aydın olma yolunu tutar. Ancak, bu yıllarca süren
özenli ve yılmaksızın yürütülmesi gereken bir uğraşıyı gerektirir.

Görmek, okumak, izlemek, dinlemek, yorumlamak, parçaları birbirine bağlayıp
aralarındaki ilişkileri kurmak yetmez. Kişinin, tüm bireysel niteliklerini
de değerlendirerek buna katmasını, sağduyu ile davranma bilincini de üstün
bir düzeyde geliştirmesini gerektirir.

İNSAN, TANRI VE TOPLUM

Post navigation