Benim gençlik yıllarımda uzun saçlı, kot pantolonlu erkeklere “hippi” denirdi. İngilizceden Türkçe ’ye taşınmış bir kavram. Bu kavram neyi ifade ediyordu acaba?

Sokaktaki adama sorulduğunda;” Uzun saçlı, bitli pis turist.”, “Pis dilenci turist” gibi açıklamalar verilirdi. Batıda uzun saç modası “rock” müzikle başladı denebilir. İngiliz ve Amerikalı müzik toplulukları altmışlı yıllarının ortalarından itibaren plak endüstrisinin de gelişmesiyle “patlama” yaptılar.: The Rolling Stones, The Doors, The Beatles, The Band, and Creedence Clearwater Revival, The Who, Deep Purple, Led Zeppelin, The Kinks and Steppenwolf ve daha birçok müzik grubu konserler veriyor, batı dünyasında milyonlarca gencin hayranlığını kazanıyorlardı. Savaş sonrası batı Amerikan yardımlarıyla kalkınmış, sanayide ileri düzeye ulaşmıştı. Bu yaşam düzeyi fabrikalarda tekdüze işlerde çalışan bir işçi sınıfı da yaratmıştı. İşte bu işçilerin çocukları üniversitelerde farklı bir yaşam biçimi sürmeye başladılar. Dünyayı tanımak istiyorlardı, seyahat etmek istiyorlardı, özgürce seks yapmak istiyorlardı. Kısaca anne babalarının değer yargılarıyla yaşamak istemiyorlardı. Savaş korkusuyla soğuk savaşın paranoyalarıyla değil “hedonizm” amaçlı yaşamak istiyorlardı.

Hippilerin toplandıkları yer Sultanahmet meydanıydı. Altmışlı yılların ortalarından itibaren akın akın İstanbul’a gelmeye başladı batılı hippi gençler. Çoğu üniversite öğrencisiydi. Sultanahmet bölgesindeki ucuz otellerde kalıyorlardı. Esrar içiyorlardı, eczanelerde serbest satılan uyuşturucu hapları kutu kutu satın alıyorlardı. Batı ülkelerinde uyuşturucu kategorisine alınarak reçeteye bağlanan ilaçların Türkiye’de reçetesiz satılması özellikle Sultanahmet civarındaki eczanelerin kısa sürede bu tür ilaçları stoklayarak ciddi paralar kazanmalarına neden oluyordu.

Hippiler birkaç gün Sultanahmet civarındaki otellerde kaldıktan sonra kimi trenle kimi otobüsle kimi de otostopla İran ve Afganistan üzerinden Hindistan’a gidiyorlardı. Hindistan’da kışı Goa plajında geçiren hippilerin bir kısmı Katmandu’ya kadar gidiyordu.

İşte Sultanahmet meydanından başlayıp Goa plajında sona eren bu yolculuğun adı Hippi Trail yani Hippi Yolu idi.

Batılı gençler doğuya seyahat ederken biz de batıya seyahat ediyorduk. Onlar doğuyu merak ediyorlar ve tanımak istiyorlar biz de batıyı merak ediyor ve tanımak istiyorduk. Batı üniversitelerinde okuyan gençlerin o yıllarda dünyayı ve farklı kültürleri tanıma isteği ebeveynleri tarafından hoş karşılanıyor altı ay veya bir yıl okuldan ayrı kalmalarına izin veriyorlardı. Maddi desteği ailesinden alan batılı genç hippi yolunu izleyerek üç dört ay sürecek tehlikeli bir yolculuğa çıkmaktan çekinmiyordu.

Sultanahmet meydanında gördüğüm hippileri merak ediyordum. Aynı yaşlarda olmamız nedeniyle sırt çantalarıyla, kızlı erkekli gruplar halinde gelen ve İngilizce konuşan bu gençlerle konuşmak, merak ettiğim konuları sormak istiyordum. Yıl 1969 İstanbul’da Ankara’da ve İzmir’de üniversite gençliği boykot eylemleri yapıyor. Kaldırımın bir ucunda parkalı postallı sol yumrukları havada Türk gençliği, öbür kaldırımda sırt çantalarıyla, uzun saçlarıyla Hindistan yolunda batılı üniversite gençliği.

 İlk konuştuğum hippinin ismi John idi, Londralı bir üniversite öğrencisiydi. Londra’dan otobüsle gelmişti. İlk öğrendiğim şey kendisini hippi olarak tanımlamıyor “freak” olarak tanımlıyordu.

“Ben freak kelimesini tercih ediyorum. Çünkü o hippi olarak bilinen çiçek çocuklarıyla bir alakam yok. Tek benzerlik belki de uzun saçlarım” diye açıklamıştı. Bildiğim bir kavram değildi. Aykırı, tuhaf, ucube anlamına da gelen bir kavram aslında. Çok olumlu bir tanım değil ama toplumun alışılmış değerlerine aykırı olmak, kendi bildiği yoldan yürümek gibi bir yorumu olabilir.

Cambridge de ekonomi okuyormuş. Aslında felsefe ya da antropoloji okumak istermiş.  İkinci sınıfta okuldan altı ay izin alarak bu yolculuğa çıkmış. Bu ikinci seyahatiymiş. Üç yıl önce de aynı yolculuğu yapmış. Üniversitede özellikle ilkçağ kültürleri alanında doğu ülkelerine arkeolojik geziler yapılıyormuş. Bu gezilere katılanları çok dikkatle seçiyorlarmış. Doktorası olanlar tercih ediliyormuş. Çok seçici davranıyorlarmış. Neden bu yolculuklara çıkmak istediğini sorduğumda.  

“Nedenini anlatmak kolay değil. Macera duygusu mu desem, yoksa farklı kültürlere duyduğum ilgi mi bilmiyorum. Dünyanın dört bir yanından gelen insanlarla tanışıyorum. Farklı fikirler ve farklı alışkanlıklar, sürekli değişen coğrafya, yiyecekler. Hangisini söylesem? Bütün bunlar bana ilginç geliyor.”

Korkmuyormuş. Farklı kültürden olan insanlardan korkmuyormuş. Sadece yediğine içtiğine dikkat ediyormuş.

“Seyahat sırasında mikrop kapmak birinin başına gelecek olan en kötü şey. Her şeyi yiyip içmeyeceksin. Su en önemli mikrop kaynağı. Suyu kaynatıp içeceksin. Çiğ sebze, meyve yemeyeceksin. Et ve tavuk kesinlikle uzak durman gereken yiyeceklerden. Kaç kişinin zehirlendiğini gördüm bir bilsen. Burada da sizin ülkenizde de zehirlenebilir insan. Bakteriler farklı burada. Çünkü iklim farklı.”

Ölenler de oluyormuş yollarda. İran ve Afganistan topraklarından geçerken çok dikkat etmek gerekiyormuş.

“Sizin burada esrar, marihuana yasak ama İran’da ve Afganistan da serbest. Pazarlarda satılıyor. Çok da ucuz. Kiloyla alıyorsun. Tütünle karışık satanlar da var. Tütün kesesiyle birlikte alıyorsun. O süslü kumaş keseler Londra’da karaborsada satılıyor. Neredeyse bedava. Ot nihayetinde. Dağlarda hemen hemen her yerde yetişiyor. Afgan köylüsü toplayıp getiriyor olduğu gibi. Zaten biliyorlar turistlerin alacağını dolar istiyorlar. Beş dolar bir kilo. Düşün.”

John ot içmeye Cambridge’de yatakhanede alışmış. Sonra da devam etmiş. Uzun otobüs yolculuklarında çok iyi oluyormuş. Her fırsatta kafayı buluyormuş. Zaten batı devletleri her yerde savaş çıkarıyormuş. Vietnam savaşının neden çıkartıldığı biliniyormuş. Tüm savaşlar aç gözlü faşistler tarafından çıkarılıyormuş. Onların gücü karşısında bizim ne gücümüz varmış ki.

“Bu yolculuk sırasında çok insan tanıyorsun. Amerikalı, Hollandalı, Fransız, Kanadalı ve tabii ki Birleşik Krallık. Aynı yaşlarda genç insanlar. Ortak paydamız ot içmek ve müzik dinlemek. Güneş battıktan sonra Goa plajında ateşler yanar. Uçsuz bucaksız bir plaj. Pazardan iki sopa ve kumaş alıyorsun. En son yapılan barınağın yanına kendi barınağını yapıyorsun. Çok kolay. Kumaşı yanındaki barınağın sopalarına geçiriyorsun sonra senin aldığın iki sopayla bir odacık yapıyorsun. Duvarların o rengarenk Hint beziyle oluşuyor. Uyku tulumuna bile gerek yok. Herkes her şeyini paylaşıyor. İnsanlar hemen kaynaşıyorlar. Haftada iki gün Pazar kuruluyor. Oradan ihtiyacını alıyorsun. Taze sebze meyve ve ekmek. Orada ekmeğe “nan” diyorlar. Kız arkadaş bulmak da çok kolay. Kim kimden hoşlanıyorsa onunla yatıyor zaten. Sahiplenmek yok. Kim kimle beraber olmak isterse olabiliyor. Bazıları çift olarak geliyorlar sonra ya başka biriyle ya da tek olarak geri dönüyorlar.”

John bunları anlatırken batılı üniversite genci ile Türkiye üniversite gençliği arasında ne kadar büyük farklar olduğunu düşünüyorum. Batılı genç siyasetten nefret ediyor ve uzak duruyor, öte yandan Türk gençliği siyasetin tam ortasına doğru çekiliyordu. Bir yanda gasp edilen özgürlükler öte yanda alabildiğine geniş özgürlükler.  İki farklı dünya. Bilim kurgu romanı gibi.

İki dünya arasındaki bu derin fark ne zaman oluştu? Nasıl batılı ülkeler bu seviyeye gelebildiler?   Bu çelişkileri farkları anlatan siyasetçiler var ama onları dinleyen bir avuç öğrencinin etkisi ne kadar olabilir ki?  68 kuşağı diye anlatılan gençlik, sosyalist düşünceye daha yakındı. Menderes döneminde kendine yer bulan ABD yanlısı asker ve sivil bürokrasi Süleyman Demirel döneminde giderek soğuk savaş döneminin karakteristik stratejisi gereği anti komünist çizgiye girmişti. Tümüyle ABD yanlısı siyaset yapan Demirel yandaşlarını zengin ediyor, karşı görüşte olanları da ezme yoluna giriyordu.

İstanbul batılı ülkelerin istihbarat elemanlarıyla dolmuştu. Demokrasi ve özgürlük isteyen üniversite gençliği, anti komünist strateji gereği devletin silahlı güçlerinin ön cephede kullanıldığı bir komplonun içine çekiliyordu.

Orantısız güç dengesi hiç de öğrencilerden yana değildi. O dönem için şimdi elli sene sonra analizler yapmak olaylar arasında bağlantılar kurmak ne kadar sağlıklı olur bilemiyorum. Önemli olan doğu ve batı gençleri arasındaki paradigma farkı. İngiliz freak John veya Amerikalı freak Katrin siyasetle ilgili değillerdi. Hatta siyasetten nefret ediyorlardı. Batıdaki sermaye birikiminin sağladığı refah doğal olarak kendini eğitmeye çalışan genç kitleye de yansıyordu. Demokrasi geleneğini sindirmiş toplumlarla totaliter yönetimlere mahkûm toplumlar arasındaki farktır bu.

ABD bölgede etkisini artırdıkça Türkiye’de üsler kurmaya yöneldi. Nato birimleri stratejik yerlere konuşlandırıldı. Sovyet sınırlarını dinleyen yüksek teknolojili kontrol üsleri, anti füze rampaları halkın haberi olmadan demokratik usuller hiçe sayılarak konuşlandırılıyordu. ABD uçakları, savaş gemileri Türk karasularında ve limanlarında sözüm ona ziyaretlerde bulunuyorlardı. Oysa bu Sovyetler Birliği’ne karşı bir gözdağı operasyonuydu. Olası bir askeri operasyonda Türkiye hedefte olacaktı.   

ABD istihbaratı MİT ile iş birliği içinde ülkedeki Sovyet yanlısı unsurları tespit ediyor ve bertaraf etme yollarına gidiyordu. Üniversitelerde oluşan sosyalist hareketi de yakından izliyor olmalılardı.

17 Temmuz 1968 günü, İstanbul’da polis İTÜ yurduna baskın düzenliyor. O süreçte ABD 6. Filosu Dolmabahçe’de demir atmış durumda.  ABD’li denizciler karaya çıkacak. Alışveriş yapacaklar, gezecek eğlenecekler. Tüm esnaf hazırlık içinde. Öğrenciler de “6. Filo defol” gösterisi düzenleyecekler.  Polisin yurtları basma nedeni de aslında bu eylemi engellemek. ABD istihbaratı eylemi önceden haber alıyor ve Türk polisiyle iş birliği yapıyor.   Gerekçe “anarşistler yurtlarda saklanıyor” ihbarı: İhbarı yapan kim? Belli değil.

Bu yurt baskınında birçok öğrenci polisler tarafından yaralanıyor. Baskını öğrenci liderlerinden Harun Karadeniz şöyle anlatıyor:

“Yurt tamamen sarılmıştı ve polisler coplarla öğrencilerin üzerine atıldı. Öğrenciler yurdu savunmak için direndi ama polisin saldırısı çok sertti. Öğrenciler önce yurdun içine, ardından üst katlara doğru giderek kendilerini korumaya çalıştı. Polis onları üst katta da takip etti. Arbede devam ederken Vedat pencereye doğru çekildi.  Polisler son bir hamleyle Vedat’a saldırdı. Son darbe Vedat’ı pencereden aşağı atmak içindi! Vedat aldığı darbenin etkisiyle ikinci kattan düştü. Ama polislerin hıncı bitmemişti. Vedat’ın düştüğü yerde birden dört polis belirdi. Vedat’ın etrafını sarıp tekmelemeye başladılar. Ardından Vedat’ı tam 300 metre sürükleyerek dış kapıya götürdüler. Vedat’ın kan izleri günlerce yerde kaldı…”

Polisin bu sert tutumu giderek artacaktı. 16 Şubat 1969 tarihi siyasi literatürde “Kanlı Pazar” olarak geçer. 16 Şubat 1969’da Amerikan 6. Filosu’nun yeniden İstanbul’a demirlemesini protesto için “emperyalizme ve sömürüye” karşı bir mitinge karanlık güçlerce yönlendirilmiş sağcı militanlar “Müslüman Türkiye” sloganlarıyla saldırdı: Ali Turgut Aytaç ve Duran Erdoğan öldürüldü, yaklaşık 200 kişi yaralandı. Dönemin Başbakanı yine Süleyman Demirel.  

Demirel bir siyasetçi olarak daha ılımlı bir yol izleme taraftarıydı. Bu tavrı hoş karşılamayan ABD 12 Mart 1971 askeri cuntasına kadar olan süreci yönettiler. Asker bürokrasi parlamentoya bir muhtıra vererek ağırlığını koyacaktı. O tarih itibariyle de Türkiye’de zaten pamuk ipliğinde duran demokratik siyasi eksen kaymaya başlamıştır.

John ve freak arkadaşları Goa plajına gidiş geliş yolculuklarını sürdürürken Türkiye’de gençler çok farklı bir seyahat tecrübesi kazanıyorlardı. Hapishaneler, sorgu odaları, işkenceler, faili meçhul cinayetler, sürüp giderken bu kötülükleri durduracak engelleyecek demokratik güçlerin var olmadığı, Türkiye’nin demokratik bir yönetime sahip olmadığı anlaşılacaktı.

Türk gençliği hiçbir zaman rahat bir nefes alamadı. Bireysel özgürlüğünün ve  söz hürriyetinin, demokratik haklarının olmadığını  bilerek yaşamını sürdürmeye çalıştı.

Hippi Yolu (Hippie Trail)

Yavuz Çekirge


Freelancer


Post navigation