Irvin D. Yalom
Derleyen: Halit YILDIRIM
ÖNSÖZ
Irvin Yalom’u yıllar önce Varoluşçu Psikoterapi (Existential Psychotherapy) kitabı ile tanımıştım. Psikanalitik eğitiminin bir döneminde Yalom’un ustası konumunda olan Rollo May’in bu yapıtı dinsel bir kitap olarak nitelemiş olduğunu, Yalom’un Oscar Pfister ödülünü alırken yaptığı ve birazdan okuyacağınız metinle karşılaştığımda öğrendim.
May’in bu değerlendirmesi, bir dizi düşünsel çağrışımlar yaşamama neden oldu. Dinlerin ortaya çıkışını, insanlığın, tarihi boyunca evrene giderek yabancılaşmış olmasıyla ilintilendirme eğilimindeyim.
İnsanın doğayla, dolayısıyla evrenle mesafesi arttıkça, inanç sistemlerinin de daha keskin çizgilerle belirlenmiş hale geldiğini ve sonunda tek tanrılı dinlerin yaratıldığını düşünüyorum. Çevresindeki ağaçları kız kardeşleri gibi gören Amerika yerlilerinin günlerinden bugüne çok zaman geçti ve bu sürede insan, doğadan uzaklaşmakla kalmayıp, onu karşısına alarak kendisine dönüşü olmayan bir çıkmaz sokak yaratmış oldu.
Bizler Amerika yerlilerinin ve Avustralya Aborijinlerinin vaktiyle sahip oldukları bilgelikten yoksunuz. Doğa insanı, evrenin kavrayamadığı gizemlerine karşı duyduğu korkunun üstesinden gelebilmek için Şaman olgusunu geliştirmişti ki bu aynı zamanda, bazı psikolojik tedavi yöntemlerini de içeriyordu.
Adı ister inanç sistemi ister psikolojik tedavi yaklaşımı olsun, hepimiz insanın evrenden koparılmış olma trajedisine çareler arama çabasındayız. Seçkin bir bilgenin birikimini yansıtan bu konuşmaya birkaç satırla katılma fırsatının verilmiş olmasından ötürü onur duyuyorum.
Engin Geçtan-Şubat 2006
DİN VE PSİKİYATRİ
Amerikan Psikiyatri Derneği, 2000 yılı Oscar Pfister Ödülü’ne din ve psikiyatri alanlarındaki önemli katkılarından ötürü Irvin Yalom’u layık gördü. Okuyacağınız metin, Yalom’un, 2000 Mayıs’ında New Orleans’taki Amerikan Psikiyatri Derneği yıllık toplantısında yaptığı ödül töreni konuşmasıdır. Konuşma metni American Journal of Psychotherapy’de yayımlanmıştır.
(sayı 3, 2002)
“Din mi? Ben mi? Bir yanlışlık olmalı”. Nitekim Dr. Harding’e ilk şu sözlerle karşılık vermiştim: “Emin misiniz? Ne de olsa ben, namazında niyazında bir ateistim”. Oysa yanıt gecikmeden geldi: “Sizin kendinizi dini meselelere adadığınıza inanıyoruz biz”. İşte bu yanıttaki yüce gönüllülük elimi kolumu bağlayıverdi ve önce terapistim, sonra can dostum olan Rollo May’i getirdi aklıma. May, akademik bir metin olarak kaleme aldığım Varoluşçu Psikoterapi’nin dini bir kitap olduğu konusunda ısrarlıydı.
Aslına bakarsınız, yaşım ilerledikçe psikoterapiyi de meslekten ziyade bir misyon olarak görmeye başladım.
Tarih boyunca, yahut en azından birinci yüzyıldan 17. yüzyıl ortalarına kadar, varoluş meselelerine en çok ilgi gösteren düşünürlerin köklerinin dinsel bilgelik geleneklerine dayandığı da doğrudur.
Schopenhauer, dini inancın gelişip serpilebilmesi için çocuklukta kök salması gerektiğini hatırlatır bize.
Onun deyişiyle, “İnanç kapasitesinin en güçlü olduğu dönem çocukluktur; bu nedenle dinler, her şeyden önce ağacın henüz yaş olduğu bu yıllarda etkilerini kalıcılaştırmaya uğraşırlar”. Dolayısıyla ben, erken yaşta kök salmış imanın yükünü taşımadım hiç ve imanın da tıpkı hayatın ilk dönemlerinde gelişen bütün akıldışı inanışlar ve korkular gibi bir yük olduğu yolundaki tutumu benimsedim.
Yine Schopenhauer’in sözleriyle, “Din, alegori ve mitoslar yoluyla ifade bulmuş hakikattir, bu sayede hakikat de, insanlığın geniş kesimlerinin erişebileceği, sindirebileceği bir şey haline gelir”. Ama işte dar kafalı din eğitmenlerinin ya kişisel düzeyde alegori ile metaforu tarihsel hakikat zannetmeleri ya da bu doğrultuda bir eğitim vermeyi kasten seçerek kutsal kitapların buyurduğunu aklın yerine koymaları, bazı öğrencileri dinden tamamen soğutma riskini getirmektedir. Nitekim ben de küçük yaşta bu işten soğuyanlardan biriydim.
Schopenhauer, Voltaire, Nietzsche ve Freud’un görüşlerini büyük ölçüde benimserim. Zaten bu konuşmayı hazırlarken, Freud’un din üzerine yazdıklarını yeniden okudum. Dinsel ve bilimsel dünyaların birbiriyle bağdaşmaz olduğuna inanarak yetişmiş biriyim.
Schopenhauer’in metaforunu, yani “dinin, ateşböceği gibi ancak karanlıkta görülebileceği” sözünü hep çok beğenmişimdir. Bu metaforun kaçınılmaz sonucu olarak Schopenhauer, bilimsel bakışın ışığı, cehaletin karanlığını bir kez dağıttı mı, dinlerin ışığının da sönüvereceğini öngörmekteydi.
İçimde bir ilahi kıvılcım olmasını nasıl isterdim, bilemezsiniz, kutsallığın bir parçası olmayı, sonsuza dek varlığımı sürdürebilmeyi, kaybetmiş olduğum kimselere kavuşmayı ben de çok istiyorum – ölesiye istiyorum bunların hepsini, ama biliyorum ki istemekle gerçeklik değiştirilemez ve yoktan var edilemez. İnanıyorum ki olağanüstü iddialara olağanüstü dayanaklar gerekir – dayanak ile kastettiğim de saf deneyimin ötesi’dir, ki biz terapistler bunun ne kadar kırılgan ve yanılgıya açık olabileceğini, büyük bir hızla değişip büyük ölçüde etki altına alınabilir olduğunu iyi biliriz.
Bu ülkede insanın inançsız olduğunu açıkça söylemesi kolay değil artık – Gallup kamuoyu yoklamalarına göre Amerikalıların yüzde 80’den fazlası ölümden sonra hayata inanıyormuş. Amerikalıların ancak yüzde 3’ü Tanrı’ya inanmadığını söylerken, Avrupa ülkelerinde bu oran 6-7 kat fazla çıkar.
Psikiyatri öğrenimim sırasında da, John Whitehorn ve Jerome Frank gibi hocaları tanıdığım Johns Hopkins Üniversitesi’nin eklektik psikiyatri ihtisas programı tam bana göreydi. Eğitimimin ikinci yılında Rollo May’in kitabı Existence (Varoluş) yayımlandı ve üzerimde olağanüstü bir etkisi oldu; ümitsizliğin nasıl ele alınıp nasıl iyileştirileceği konusunda yepyeni bir perspektif sundu bana.
En önemli öğretmenlerim hastalarımda hep ve onca yıl klinik çalışmalarımı, terapist olarak beni ilgilendiren felsefi meseleleri keşfetmeme yardımcı olacak şekilde düzenledim. Stanford Üniversitesi’nin akademik kadrosunda bulunmanın en büyük avantajlarından biri, hastalarımı dikkatle ve ekonomik koşullardan bağımsız biçimde seçmemi sağlayacak kaynaklara ve özgürlüğe sahip olmamdı. Tabii bu anlattığım, sağlık sigortası düzenlemelerinden önceye rastlayan o mesut günlerdeydi; üniversite hastaneleri birbiri ardından iflas bayrağını çekmeye başlamamıştı daha.
Gün be gün ölümlülük denen durumla yüzleşmek zorunda kalarak yaşayan hastalara terapi sunmayı seçtim birkaç yıl. Metastazlı kanser hastalarıydı bunlar. Önceleri bireysel terapi uygulayarak çalıştım, sonra yavaş yavaş cesaret buldukça grup terapisine yöneldim. Sonraki yıllarda da, hem eşini hem ebeveynini kaybetmenin acısını yaşamakta olan hastalar üzerinde yoğunlaştım.
Sonunda, artık varoluşçu terapi konusunda söyleyecek sözüm olduğuna inanır bir noktaya geldim ve yıllarımı vererek bir metin hazırladım bu konuda: Varoluşçu psikoterapi gibi etkileyici, dramatik bir başlığı vardı bu metnin.
Varoluşçu psikoterapi, odağı varoluşa ilişkin kaygılar olan bir dinamik terapi yaklaşımıdır.
“Dinamik yaklaşım” sözünün ne demek olduğunu anlatarak biraz açayım şunu.
Dinamik kelimesinin hem uzman olmayanlarca kullanılan hem teknik tanımları vardır.
Uzman olmayanlar için dinamik, aktif ve etkili veya hayatiyet dolu olmayı belirtir. Oysa bu anlamın bizim konumuzla ilgisi olmadığı ortada. Hem dinamiği bu anlamda kullanmış olsaydık, dinamik terapistlerden ayrı olduğunu söyleyen terapistlere de uyuşuk veya atıl terapist mi diyecektik yani?
Hayır, “dinamik” terimini teknik anlamında kullanıyorum ben, nitekim bu anlam da kuvvet ve etki kavramlarını içinde barındırır, ama kökeni Freud’un zihinsel işlevsellik modeline dayanmaktadır. Bu modele göre bireyin içinde birbiriyle çatışma halinde olan kuvvetler, onun düşüncesini, duygularını ve davranışını meydana getirirler.
Kendimize hayatın gündelik kaygılarını bir kenara bırakma ya da bir “parantez” içine alma iznini verip de bu dünyadaki durumumuz üzerine derinlemesine düşünürsek, eninde sonunda varoluşun derinindeki yapılara erişiriz (ilahiyatçı Paul Tillich’in yerli yerinde ifadesiyle “nihai kaygılar”dır bunlar). Bana göre psikoterapiyle çok yakından ilişkili olan dört nihai kaygı vardır:
1. Ölüm
2. Yalnızlık veya kopuş
3. Hayatın anlamı
4. Özgürlük.
İşte kitabımın belkemiğini bu dört tema oluşturmaktadır ve bugün de konuşmam ilerledikçe bunları daha etraflı biçimde ele alacağım.
“Gençliğin baharında” der Schopenhauer, “önümüzde uzanan hayatı düşünürken, daha perde açılmadan bir tiyatro salonunda bekleşen çocuklara benzeriz, keyfimiz yerinde oturmaktayızdır koltuklarımızda, oyunun başlamasını büyük bir hevesle beklemekteyizdir. Neler olup biteceğini henüz bilmiyor oluşumuz büyük bir şanstır. Önceden görebilseydik, öyle zamanlar olacaktı ki birer mahkumu andıracaktı o çocuklar, ölüme değil hayata mahkum olmuş, ama giydikleri hükmün ne anlama geldiğinden bihaber kimseleri”.
Gerçi Schopenhauer’ın bakışına kendi kişisel mutsuzluğu o koyu damgasını vurmuştur ama, yine de kendini bilen, özgür düşünceli bütün bireylerin hayatında ister istemez görülen ümitsizliği yadsımak güçtür.
Hepimiz aynı gemideyiz ve varoluşun beraberinde getirdiği trajedilerden muaf hiçbir terapist, hiçbir insan yok.
Ölüm, anlam, özgürlük, yalnızlık şeklinde sıraladığım nihai kaygılardan söz ederken, her dini geleneğin konusunu oluşturan bir alana çok yaklaşmış oluyorum kuşkusuz. Dini inanç ve ibadetin her çağda, her yerde görüldüğü tartışılmaz bir gerçektir – hiçbir dini geleneği bulunmayan bir kültür keşfedilmiş midir ki bugüne dek? Zaten dini inancın her zaman her yerde var olması, her zaman her yerde var olan bir ilahi güce kanıt olarak ileri sürülmüştür.
Oysa ben de başka pek çokları gibi bunun tam tersini düşünüyorum: Yani, tarih boyunca her kültürde her insan, nihai kaygılarla boğuşmak zorunda kalmış ve insanlık durumunun kaçınılmaz bir öğesi olan endişeden kurtulmanın yollarını aramıştır.
Neticede dini inancın her zaman her yerde görülür oluşu, varoluş endişesinin her zaman her yerde görülür olmasındandır. Bu nedenle, Tanrılar tarafından yaratılmış olmadığımız, biraz huzur bulabilmek uğruna bizim Tanrıları yaratmış olduğumuz çok açıktır; üstelik de yazılı sözün ilk ortaya çıktığı andan beri filozofların sürekli tekrarladığı gibi, kendi suretimizde yaratmışızdır Tanrıları.
2500 yıl öncesinin Sokrates öncesi düşünürlerinden Ksenophanes demişti ki, “Aslan düşünebilseydi, Tanrıların da yelesi olur, Tanrılar da kükrerdi”
Hayattaki en önemli ödevlerimizden biri, bize bir hayatı sürdürme gücü verecek kadar sağlam bir hayat gayesi icat etmektir.
Hayat düzenleri içinde dişe dokunur bir gaye bulabilme yönünde sürüp giden arayışımız, çoğu durumda bunalıma sürükler bizi. Hayatta bir gayeye sahip olma konusundaki kaygılarından ötürü terapiye başvuran insanların sayısı, genellikle terapistlerin sandığından daha fazladır. Sözgelimi Jung’un tahminine göre hastalarının üçte biri ona bu nedenle gelmekteydi.
Ama şikayetler çok farklı biçimlere bürünmüş olabilir, mesela: “Hayatımda bütünlük, tutarlılık yok”. “Hiçbir şeye istek duymuyorum”. “Neden yaşıyorum ben? Ne için? Hayatın daha derin bir anlamı olmalı mutlaka”. “Büyük bir boşluk içindeyim – her akşam TV izleye izleye kendimi çok anlamsız, işe yaramaz hisseder oldum”. “Elli yaşına geldim, büyüyünce ne olmak istediğimi hala bilmiyorum”.
Hayatın anlamı meselesi, kendi varlığı üzerine düşünebilen bütün varlıkların başındaki beladır. Tanrı’nın bizim için belirlediği nihai kişisel gayeyi bize ileten dini vahiy ise ne kadar zor olursa olsun, ne kadar teferruata dalarsa dalsın, elbette sevinçle karşılanır.
Çok sarsıcı ve unutulmaz bir karikatür geldi aklıma şimdi. Birkaç kareden oluşmuştu ve her karesinde bir canlı türü yer alıyordu, solucan, balık, kuş, yılan, inek gibi. Her karedeki yaratık aynı nakaratı tekrarlıyordu: “Ye, iç, yaşa, üre”. Son karede ise Rodin’in “düşünen adam”ı pozunda bir insan vardı ve o da şöyle söylenip duruyordu: “Bütün bunların anlamı ne? Bütün bunların anlamı ne?” Öyle görünüyor ki diğer bütün canlı türleri meselenin özünü kavramış, ama biz insanların bir türlü aklı almıyor bu işi, tersine hiç durmadan daha yüksek bir gayenin ya da misyonun bulunmasını talep ediyor, sonra da kendi kendimize meşrulaştırıyoruz onu.
Günümüzün vaktinden önce palazlanmış genç hi-tech milyonerleri, hayatı anlamlandırma açısından kendini aşmayı beceremeyen sistemlerin sınırlı kapasitesi konusunda çok öğreticidir.
Bu bireyler, kariyerlerine hep ne istediklerini gayet iyi bilerek başlarlar ve istediklerini elde etmeye kararlıdırlar: Çuvalla para kazanacak, iyi bir hayat sürecek, meslektaşlarından saygı görecek, erkenden emekli olacaklardır. Nitekim önceden hiç benzeri görülmemiş bir şekilde, çok sayıda genç, daha otuzlu yaşlarında tam da bunu yapmıştır. Ama sonra şu soru gelir gündeme: “Peki şimdi? Ya bundan sonra ne olacak – sonraki kırk yıl boyunca yani?”
Benim bildiğim bu genç hi-tech milyonerlerin çoğu, yine aşağı yukarı aynı şeyi yapmaya devam ederler: Yeni şirketler kurar, aynı başarıyı tekrarlamaya çalışırlar. Neden? Kendi kendilerine söylediklerine göre, başarılarının tesadüf olmadığını kanıtlamak içindir bu; tek başlarına da yapabileceklerini, belli bir ortak veya akıl hocası olmadan da bu işi kıvırabileceklerini kanıtlamak içindir. Çıtayı yükselttikçe yükseltirler. Daha fazla para kazanma hırsının anlamsızlığını ve akıldışılığını kavradıklarında, harcayamayacakları kadar çok paraları olmuştur bile, ama duramazlar. Onlar da bilir ailelerine ayırmaları gereken zamandan çaldıklarını, gönüllerinden geçene kulaklarını tıkayarak yaşadıklarını, ama bu oyunu oynamaktan vazgeçemezler. Durmadan birtakım görüşmeler, anlaşmalar yapmaları gerekir. Bir emlak yatırımcısı, bir an durursa yok olacakmış gibi bir korkuya kapıldığını anlatmıştı bana.
Buda’nın da öğrettiği gibi, hayatta doğrudan gaye arayışı, insanı terbiye etmez, ruhunu yüceltmez: En iyisi kendini hayat ırmağının akışına bırakmak, deyim yerindeyse, suyun yolunu bulmasına izin vermektir.
Anlamsızlıktan sonra şimdi de başka bir nihai meseleye geleyim: Varoluşsal Yalnızlık veya Kopuş.
İnsanın kendi benliğinden kopuşunu içeren bir ruh içi yalnızlık vardır, örneğin.
Sonra, terapi sürecinde sürekli karşılaştığımız ve yalnızlık biçiminde yaygın yaşanan bir durum, yani Kişiler arası Kopukluk vardır. Bu tür yalnızlığın çok farklı nedenleri olabilir: Toplumsal, coğrafi, kültürel faktörler, toplumumuzda kişiler arası yakınlığı destekleyen kurumların çöküşü, toplumsal beceri eksikliği, yakınlık kurmayı engelleyen kişilik tarzları.
Son olarak intrapsişik ve kişilerarası kopukluğa ek olarak daha da derinden ilerleyen Varoluşsal Kopuş vardır. İnsanın varoluşuna damgasını vurabilen çok daha temel bir kopuş biçimidir bu ve kişinin benliği ile başkaları arasında kapatılması imkansız bir uçurum, sadece kişinin benliği ile başkaları arasında değil, benlik ile dünya arasında bir kopuş yaratır.
Benim deneyimimde bu olguyu en derin biçimde yaşayan hastalar, ölümle burun buruna olanlardır, çünkü insanın, bu dünyaya yapayalnız geldiğinin ve bu dünyadan yine yapayalnız gitmek durumunda olduğunun en kesin biçimde farkına vardır andır bu.
Ölüm anında başkalarının da yanımızda olmasını isteyebiliriz, bir başkası veya bir dava uğruna da ölebiliriz, ama ölümü bir başkasıyla paylaşmak hiç kimse için hiçbir ölçüde mümkün değildir. Başkalarının ölümde bize eşlik etmesini isteyebilecek olsak bile (ki antik çağın bazı kültürlerinde hükümdarların isteği olmuştur bu), ölmek, insanın en yalnız deneyimi olmaya devam eder.
Dini avuntu ve psikoterapi, yalnızlık duygusunun getirdiği ruhsal sarsıntıyı gidermek için kendilerine özgü yöntemler geliştirmiştir. Oxford İngilizce sözlüğüne göre dilimizdeki “religion” (din) kelimesinin köklerinden biri, “bağlamak, birleştirmek” anlamındaki re-ligare’dir.
Romalılarda religare kelimesi, aileye, atalara, devlete duyulan olmak üzere çok çeşitli bağları ifade ediyordu. Bağlama, bir arada tutma biçimindeki bu anlam veya isterseniz biz buna birleştiricilik diyelim, psikoterapi ile dinin benzer misyonlarını olanca canlılığıyla aydınlatmaktadır. Zaten birleştiricilik, çağımızdaki manevi arayış biçimleri için de iyi bir ortak payda oluşturur.
Terapist-hasta ilişkisini konu alan profesyonel literatür, bir araya gelme, sahicilik, kesin empati, kayıtsız şartsız pozitif saygı, “ben-sen karşılaşması” gibi terimlere dair tartışmalarla doludur. Kanser hastalarının bir araya geldiği gruplarda, ölümle başa çıkma deneyimi yaşamakta olan hastalarımın çoğu, sırf aynı durumu yaşayan başkalarıyla bir arada olmanın bile derin bir bağ yarattığını ve başlı başına rahatlatıcı olduğunu söylemişlerdir.
Bu hastalardan biri, “birleştiricilik” kavramını çok hoş tarif etmişti: “Her birimiz, karanlıkta yol almakta olan birer gemiyiz, bunu biliyorum, ama yine de yakından geçen başka gemilerin kılavuz ışıklarını görmek muazzam bir teselli sağlıyor insana”.
Din de işte böyle güçlü bir birleştiricilik sunar. Dinine bağlı insanın avuntusu, sonsuza dek onun yaşamını gözlemleyen bir ilahi kuvvetin varlığıdır, üstelik bu kuvvet, onun varlığının farkında olmakla kalmayıp sonunda kavuşma vaadi de sunmaktadır – kaybettiği sevdiklerine, Tanrı’ya, evrensel yaşam kaynağına kavuşma. Ve tabii herkesin bildiği üzere örgütlenmiş haliyle din, bir cemaat üzerinden birleştiricilik sunar: Kilise, benzer düşüncedeki insanları bir araya getiren istikrarlı bir cemaat sağlar, sayısız küçük grubu destekleyerek bir arada tutar; bunlar arasında sosyal gruplar, özel çıkar grupları, Kitabı Mukaddes inceleme grupları, eş bulma grupları, bekarlara ait gruplarda vardır. Çok sayıda insanın bir dini cemaatin parçası olmasının altındaki neden, söz konusu dinin doktrininden ziyade bu sosyal birleştiricilik işlevidir kuşkusuz.
Ölüm, kaçınılmazlığını hepimizin sezgi yoluyla bildiği, en aşikar nihai meseledir. Terapistlerin çoğu, Adolph Meyer’ın “Kaşıntı yoksa kaşıma” öğüdüne uyarak terapide bu konudan uzak dururlar ama, ölüm meselesinin her an aramızda bulunduğunun, yüzeyin altında süzülüp durduğunun hepsi farkındadır. Birçok filozofun ölüm ile yaşamın karşılıklı bağımlılığı üzerine söyleyecek sözü olmuştur: İyi yaşamayı öğrenmek demek, iyi ölmeyi öğrenmek demektir ve bunun tersi de geçerlidir tabii: iyi ölmeyi öğrenmek demek, iyi yaşamayı öğrenmek demektir.
Aslında doğum günü gibi önemsiz görünen bir olay bile çok daha derinlere ulaşmada önemli bir yol sağlayabilir. Böyle günleri çoğumuz kutlarız, ama üzerinde kısa bir süre düşününce, asıl kutlamanın ne için olduğu sorusu gelir gündeme. Neyi kutlamaktayızdır, bu kutlamada asıl amaç, söz konusu yıl dönümünün, hayatın amansız bir hızla akıp gitmekte olduğunu bütün acımasızlığıyla bize hatırlatma işlevini inkar ve nötralize etmek değil midir?
İnanç konusundaki kendi görüşlerimi hastalarıma dayatmaya mı çalışıyorum yoksa? Çalışmıyorum tabii ki. Benim görevim yardım sağlamak ve bu da hastanın inanç sistemine olabildiğince empatiyle yaklaşmayı – hastanın penceresinden dünyaya bakmayı, bu pencereden görünenleri daha ayrıntılı biçimde tanımlamayı – gerektirir.
Ama işte empatiden de fazlası gerekiyor: Terapistin, hastasının dini inançlarını iyi bilmesi önemlidir; bu bilgi doğrudan hasta tarafından sağlanabileceği gibi, terapistin bağımsız incelemesine de dayanabilir.
Akıl dışı inançların insanlık için yarattığı tehlikelerden ötürü gelecekten korktuğum oluyor bazen. Bizi ortadan kaldırabilecek güç. İnançsızlık değil doğaüstü inançlardır. Katı inançların yarattığı muazzam yıkımların izin sürmek içinse geçmişe bir göz atmamız yeterli.
Günümüze de bakılabilir aslında: Ortadoğu’da olsun, Hindistan’da olsun, bugün hâlâ yaşanan savaşlara, birbiriyle çatışma halindeki ödün vermez köktenci inanç sistemlerinin milyonları tehdit ettiği coğrafyalara. Nietzsche’nin, “önemli olan kişinin inançlarında cesur olması değil, inançlarını değiştirme cesareti göstermesidir” biçimindeki aforizmasını çok severim.
Schopenhauer, istemenin sonu yoktur ve bir arzuyu doyurduktan sonra ancak geçici bir doygunluk hissi yaşar, hemen ardından yine can sıkıntısının tutsağı oluruz, ta ki yeni bir arzu benliğimizi sarıncaya dek, tutumunu geliştirmiştir.
Bana kalırsa gereksiz ölçüde karamsar görüşler bunlar. İnsanın varoluşundaki acıyı anlıyorum, ama acı çekmenin, hayattan vazgeçmeyi gerektirecek kadar da bizi sarıp sarmalayan bir şey olduğunu sanmıyorum. Nietzsche’nin bakış açısını, yani hayatı kutsayan, hayata katılmayı vaaz eden, amor fati (yazgını sev) diyen perspektifi bir kere tercih ederim bunlara.
Hayatlarını dolu dolu yaşamış oldukları duygusunu taşıyan, potansiyellerini ve yazgılarını gerçekleştirmiş olan kişiler, ölümle karşılaşınca daha az paniğe kapılıyorlar. Hayatı kutsayan çok sayıda sanat eseri ortaya koymuş, meselâ bizlere Zorba’yı ve Yeniden Çarmıha Gerilen İsa’yı armağan etmiş olan Nikos Kazancakis’ten terapistlerin öğreneceği çok şey olduğuna inanırım. Nietzsche gibi Kazancakis de din karşıtı bir din düşünürüydü. Nitekim mezarında kendi seçtiği şu yazıt yer alır: “Hiçbir şey istemiyorum. Hiçbir şeyden korkmuyorum. Özgürüm”. (Kilise tarafından aforoz edildiği için Girit’teki Herakleion şehrinin eski surlarının tam dışında yer alır mezarı.)
Ben, en önemli eseri Odysseia’da verdiği öğüdü çok severim. Hayatla ilgili öğüdü şudur: “Yanıp kül olmuş bir şatodan başka şey bırakmayın ölüme”. Hayatımız için hiç de fena bir yol gösterici değil bu – ve tabii terapi çalışmalarımız için de.

KAYNAKÇA
DİN VE PSİKİYATRİ- Religion and Psychiatry
Irvin D. Yalom
İngilizce’den çeviren : Özden Arıkan
Merkez Kitaplar-Birinci Basım Mart 2006

*Irvin D. Yalom: Stanford Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde Psikiyatri Profesörlüğü unvanını sürdüren Yalom’un dünya çapında milyonlarca okura ulaşan ve Türkçe’ye de çevrilen kitaplarından bazıları şunlardır: Nietzsche Ağladığında, Aşkın Celladı ve Diğer Psikoterapi Öyküleri, Divan, Varoluşçu Psikoterapi, Annem ve Hayatın Anlamı.

Din ve Psikiyatri

Post navigation