Öncelikle “cumhuriyet” kavramını anlamaya çalışalım.
Nedir cumhuriyet?
Sözlük tarifi şöyle: Cumhuriyet bir ulusun, egemenliğini kendi elinde tuttuğu ve bunu belirli süreler için seçtiği milletvekilleri aracılığıyla kullandığı devlet biçimi.
İngilizce: republic
Yunanca: Δημοκρατία (Dimokratía)
Latince: Respublica (Halk için çalışan devlet)
Bir yanda Eski Yunancada “halkın iktidarı” anlamına gelen “demokrasi “, diğer yanda Latincede “halk için çalışan devlet” anlamındaki “cumhuriyet “.
O halde cumhuriyet nedir sorusunun en kolay cevabı “bir devlet biçimi” olacaktır.
O zaman aklımıza şu soru takılıyor:
Peki devlet nedir?
Sözlüğe bakalım: Devlet, toprak bütünlüğüne bağlı olarak siyasal örgütlü bir ulusun ya da uluslar topluluğunun oluşturduğu tüzel varlık.
İngilizce: State
Yunanca: κατάσταση, (katástasi)
Latince: Statum
Devlet konusunun daha kolay anlaşılması için tarihi gelişmeye değinmek gerek.
Devlet aslında bir paradoks kavramı olarak algılanabilir. Herkesin söylediğinin ötesinde “biz” “devlet” değiliz; devlet de “biz” değildir. “Bizim devletimiz” diye böbürlenenler, öğünenler demokrasinin gereği olan siyasi görüşü ne olursa olsun her vatandaşın hakkını koruyan devlet idealini düşleyenlerdir. Ama bu devlet bir ütopya devlettir.
Platon’un devlet kavramıyla açıklamak gerekirse: M.Ö. 427–347 yılları arasında yaşayan Platon, matematikçi ve batı dünyasındaki ilk yükseköğretim kurumu olan Atina Akademisinin kurucusu olan bir filozoftur. Asıl adı Aristokles olan düşünür, hocası Sokrates ve öğrencisi Aristoteles ile birlikte bilim ve Batı felsefesinin temellerini atan kişi olarak kabul edilir.
Platon’un akademisi günümüzdeki modern üniversitelerin başlangıcı olarak da kabul edilir. Platon, Sokrates’in öğrencisidir. Devlet adlı eserinde ideal bir toplumda düzenin ve adaletli bir devletin nasıl olabileceği sorusuna cevap arar.
Bugün tüm sözlüklerde yapılan tarife göre devlet toplumun içinde yer alan ve belli bir toprak üzerinde güç ve şiddet kullanımı konusunda tekel iddiasında bulunan bir örgüttür; devlet özellikle de toplumdaki, gelirini gönüllü katkılardan veya sunduğu hizmetlerin bedelinden değil de “cebir” yoluyla elde eden yegâne örgüttür. Gelirini elde etmek için güç ve şiddete başvuran Devlet genellikle daha da ileri giderek tek tek vatandaşlarının başka eylemlerini de düzenler ve emreder.
Devlet halkın çoğunluğunu doğru anlamda “temsil” de etmez Halkın seçtiği siyasetçilerin idare ettiği devlet, bir grubun yararına olarak bir kamu borçlanmasına gitmişse, bu külfetin gerçek niteliği “bunu kendimize borçluyuz” demek suretiyle gözlerden saklanır; eğer devlet bir kişiyi zorla askere alır veya onu muhalif görüşünden dolayı hapse atarsa, o zaman o kişinin devletle olan ilişkisi bir paradoksa dönüşür. Kötülük bireyin kendi kurduğu devletten gelmektedir ve dolayısıyla “yanlış” olan şeyi tarif etmekte zorlanabiliriz.
Ünlü Alman düşünürü Oppenheimer, “The State”, adlı kitabında şöyle söylüyor:
“Öyleyse, sosyolojik bir kavram olarak devlet nedir? Devlet başlangıcı itibariyle…, galipler tarafından mağluplar üzerinde zorla kurulan ve yegâne amacı bir grup galibin bir grup mağlup üzerindeki hakimiyetini tesis etmek ve içeriden gelebilecek isyana ve dışarıdan gelebilecek saldırılara karşı kendisini güvence altına almak olan bir kurumdur. Bu hakimiyetin mağlupların galipler tarafından iktisaden sömürülmesinden başka bir amacı yoktur.
İnsanın kendi arzularını tatmin etmesinin zorunlu araçlarını elde etmesini sağlayan ve devamlılık gerektiren, birbirine büsbütün zıt iki araç vardır. Bunlar çalışma ve soygunculuktur; yani, bir yanda birinin kendi emeği, diğer yanda başkalarının emeğine zorla el koyma… Aşağıdaki tartışmada, birinin kendi emeğine ve başkalarının emeği ile kendi emeğini mübadele etmesine ihtiyacı tatmin etmenin “iktisadi yöntemi”, buna karşılık başkalarının emeğine karşılıksız el konulmasına “siyasi yöntem” diyeceğim… Devlet siyasi yöntemin bir örgütüdür. Dolayısıyla, ihtiyaçların tatmini için muayyen miktarda nesneler iktisadi yoldan yaratılmadığı sürece, nesnelere savaş benzeri bir soygunculukla el koyabilen hiçbir Devlet vücut bulamaz. “
Devlet diye adlandırılan yapının her alanda oluşturduğu ve kaynak ayırdığı kurumları vardır. Bu kurumlarda çalışan bireyler “devlet memurudur”. Devleti idare eden güç kurumlara atamalar yapar. Devlet kendi aleyhine çalışan hiçbir bireyi istihdam etmez[1]. Başka bir değişle iktidarda olanlar devlet memurlarını da kendi siyasi ideolojileri doğrultusunda yönlendirir.
Devletin idare şekli ne olursa olsun ister cumhuriyet ister monarşi her zaman bireyin konumu ve ona sağlanan avantajlar devletle bireyin kurduğu ilişkiye göre şekillenir. Monarşi idaresinde devlet yoktur diyenlere söylenecek söz yok. Devlet her idarede olmazsa olmaz bir kurumdur. Halkın “devlet baba” diye tanımladığı devlet monarşi idaresinde de olabilir cumhuriyet idaresinde de. Devlet idaresinde katılım belirleyicidir. İktidarda olan güç kendi ideolojisi dışında başka bir açıyı kabul etmez.
Bir devlet idare biçimi olan mutlak monarşide yalnızca kralın gücü vardır. Tüm devlet kurumları monarşik yapıya göre düzenlenir. Din adamları ve askerler kralın en önemli destekleyicisi olarak hiyerarşide yerlerini alırlar.
Devlet yönetiminde düşünceleri ve eylemleriyle tarihin akışını etkilemiş olan üç monarşist düşünürden söz etmenin tam zamanı. Bu düşünürlerin birleştiği nokta devlet yönetiminin mutlak monarşik bir yapıya sahip olması gerektiği düşüncesidir.
İtalya’da Niccola Machiavelli[2], siyasal yaşamın laikleştirilmesi ve bilimsel yöntemler kullanması gerektiğini savunurdu. Ancak, her ne kadar kiliseye karşı ise de kralın gerektiği zaman dini de alet olarak kullanması gerektiğini amaca giden yolda her şeyin mubah olduğunu belirtmiştir. Machiavelli, insanın özünde, doğasında kötülük olduğunu savunmuştur. Ona göre özellikle insanlarda görülen ‘elde etme’, ‘sahip olma’ arzusu, kötülüğün ortaya çıkmasında en etkili olan unsurdur. Günümüzde “Makyavelist” olarak nitelendirilen düşünce tarzı ya da ideoloji hırslı insanlar için biraz da olumsuz anlamda kullanılmaktadır. Amacına ulaşmak için her türlü yolu deneyen insanlar için bir davranış kalıbı olarak algılanmaktadır.
Fransa’da Jean Bodin[3]’in devlet anlayışı “reformasyon” döneminde etkili olmuştur. Devletin temelinde ailelerin olduğunu, devletin büyük bir aile olduğunu söyler. Mülkün aileye, egemenliğin ise yöneticiye ait olduğu görüşündedir. Egemenlik kralın ve dini yasaların üzerine çıkamaz görüşündedir. Tanrıyı yönetimin bir parçası olarak görür. Dinin, devletlerin temel prensiplerini oluşturduğu görüşüne sahiptir. Adalet anlayışını üç ilkede birleştirir; eşitlik, orantı ve birlik.
İngiltere’de Thomas Hobbes[4] var olan her şeyin fizik madde olduğunu ve her şeyin maddenin hareketiyle açıklanabileceğini öne sürmüştür. Hobbes’a göre devletin asıl amacı bireysel güvenliktir. Hobbes devlet ve halk arasında bir sözleşme olmasının gereğini savunur. Buna göre otoriter bir monarşik devlet başkanı modeliyle ‘insan insanın kurdudur’ (homo homini lupus) ve ‘herkesin herkesle savaşı’ (bellum omnium contra omnes) prensipleri de devletin koruyucu görevinin kapsamını açıklar niteliktedir.
Aydınlanma dönemi düşünürlerinin dinden beslenen ve merkezi bir otoriteye sahip olamayan devlet anlayışını sorgulayışı temelinde o dönemin sosyal olayları da etkili olmuştur. On altıncı asırda salgın hastalıklar, savaşlar Avrupa nüfusunun üçte ikisini yok ederken insanların tanrıya ve kiliseye olan inançları da zayıflamıştır. Aydınlanma çağının getirdiği bilimsel yöntemler özellikle tıp ve teknik alanlarda etkili olmaya başlamış sanayi devrimine geçiş hızlanmıştır. Devlet idaresinde tanrının temsilcisi olarak kabul edilen muktedir yani kralın ve kilisenin gücü de buna paralel olarak zayıflamıştır. Devletin baş idarecisi olan kralın yetkileri sorgulanmaya başlamıştır.
Seküler devlet yapısı fikri de bu dönemde doğmuştur. Kralların ve din adamlarının gücü zayıflarken devlet idaresinde burjuvazinin ve bürokrasinin etkisi artmaya başlamıştır. İşte bu değişim halk nezdinde karşılık bulmuş halkın devlet idaresinde söz sahibi olmasının yolu açılmıştır.
Devlet idaresinde seküler yani laik eğilimler dini çevrelerce hoş karşılanmadığı gibi aleyhte çalışmalarla laik düşünceye karşı bir mücadele de başlatılmıştır. Aydınlanma karşıtı kilise güç kaybetmiştir. Taşlar yerinden oynamış yüzlerce yıllık denge bozulmuştur. Özellikle Fransa siyasal yaşamında 1789 yılından itibaren kilise ile laik düşünceye sahip olan kesimler arasında siyasi mücadeleler de başlamıştır. Avrupa’da laik devlet idaresi sanayi devrimiyle birlikte yayılmaya başlamış monarşilerde parlamentolar, halk meclisleri önem kazanmıştır.
Türkiye’de bu paralelde acaba ne gibi düşünce akımları vardı?
Türkiye bir fikir dünyasında “aydınlanma” yaşanmış mıdır?
Aydınlanma 17. Yüzyıl Avrupa düşüncesinde insanın din ve geleneklerden koparak kendi aklıyla hayatı anlama ve yorumlama çabasını ifade eden bir kavram olarak ortaya çıkmıştır.
[1] http://www.liberal.org.tr/uploads/yuklemeler/devletin-anatomisi.pdf
[2] Niccola di Bernardo dei Machiavelli (3 Mayıs 1469 – 21 Haziran 1527), tarih ve politika biliminin kurucusu sayılan Floransalı düşünür, devlet adamı, askerî stratejist, şair ve oyun yazarı. Aydınlanma hareketinin en önemli figürlerindendir.
En ünlü eseri Prens’te, politik yazın tarihinde ilk kez iktidarın alınışı ve korunması gibi bir sorunu dinsel ya da ahlaki kaygıları dikkate almaksızın kendinde bir amaç olarak inceledi. Tüm yaşamı boyunca İtalya’nın birliği ideali için mücadele verdi.
[3]Jean Bodin (1530-1596) Fransız düşünür ve siyasetçi. Özgün ismiyle Les Six livres de la République, Bodin’in başyapıtıdır. Makyavelliyi, tiranlara yol gösterdiği için eleştirir.
[4] Thomas Hobbes, (d. 5 Nisan 1588- ö. 4 Aralık 1679)