Bugün Kadıköy Belediyesi görevlileri bizim mahallede (Yeldeğirmeni) bayrak dağıtıyorlardı. Önden kırmızı giysiler içinde belediye bandosu şarkılar çalarak gidiyor, boyunlarında kimlik taşıyan belediye görevlileri de bayrak ve broşür dağıtıyorlardı.

Standart bir bayram  aktivitesi. Belediye böylesi bir aktiviteyi siyasi olarak CHP çizgisine vurgu yaparak kutluyor. Ama katılımcılar isteksiz, coşkusuz. Sanki bu belediye çalışanları bunu yapmak zorundaymış gibi ofurdana pofurdana işlerini yapıyorlar. Bu yıllardır artık tekrarlana tekrarlana kanıksanmış zoraki törenler, partizan unsurların cumhuriyet fikrini istemeden dönüştürdükleri konumu  gösteriyor.

 Yıllardır hep aynı tema işleniyor. Atatürk’ün fotoğrafı, ay yıldızlı bayrak ve kutlama mesajı. Törenler, kutlama törenleri aşağı yukarı hep aynı tema doğrultusunda yapılırdı. İlk bayram 23 Nisan, sonra 19 Mayıs, 30 Ağustos, 28 Ekim ve 10 Kasım. Arada kurtuluş günleri, ziyaret günleri, yıldönümleri de düşünüldüğünde ortaya bir tablo çıkıyor.

 Bu törenlere katılanlar  konuya ne kadar aşinalar acaba? Bayrak sallayarak cumhuriyet rejimini canlandırabilecekler mi? Yıllardır bayrak sallayarak kaybolan cumhuriyet değerlerini geri getireceklerine inanan bu idealist kitle oldukça duygusal ve kırılgan. En küçük pireyi deve yaparak her şeye çabucak küsüveren laik teyzeler ve laik amcalar. Bu kutlamalarda ritüelik unsurlar çoğunlukta. Okullardan başlayan mecburiyetler. Küçük yaşlardan ileri yaşlara kadar olan herkese dayatılan ritüelik hareketler, törenler, gözyaşları içinde şiir okuyan çocuklar.  Bu dayatmaların giderek ters neticeler doğurduğu günümüzdeki siyasi atmosferden, zoraki törenlerden anlaşılmıyor mu? Devletin gücünü gösterdiği törenler artık istenmiyor.   

  

Ne anlıyorlar “cumhuriyet” idaresinden? Neden Atatürk sürekli her siyasal konunun ortasına yerleştiriliyor? Neden hedef haline getiriliyor? Kim, hangi amaçla yapıyor bu aşındırmayı? Belli ki “irtica” yani “anti laik” güçler cephe kazanmak istiyor. Yıpratarak, aşındırarak cumhuriyetin surlarında delik açmaya çalışıyorlar. 1923 yılının gerçekleriyle günümüz gerçekleri reel politikaları aynı mı?

Bugün teknik olarak bakıldığında bir “halk” idaresinden söz etmek mümkün mü? Dünyadaki uygar ülkelerle Türkiye arasındaki asgari ücret ile milletvekili maaşı arasındaki farklara bakalım. Ne görüyoruz? Bu karşılaştırmayı okuyacak kültür düzeyi de önemli tabii. Ücretler  arasındaki  farklar, halka sunulan hizmetler üzerinden alınan vergi, uluslararası dengeler göz önüne alındığında uçurumlarla dolu bir kanyona benziyor.   

Türkiye bugün bağımsız bir ülke midir?

Lozan anlaşmasına göre ve Birleşmiş Milletler hukukuna göre Türkiye Cumhuriyeti siyasi olarak tam bağımsız bir hukuk devletidir.

Bu soruyu anlamak için “bağımsız” kavramını açıklamak gerekiyor. Bugün siyasi bağımsızlık ve ekonomik bağımsızlık olarak iki yönden bakılacak bir soru bu.

Ekonomideki  ithalat ve ihracat kalemlerine  bir göz atarsak dengeleri görebiliriz. Döviz kurlarındaki değişim de önemli. Bugün ekonomik anlamda bağımsız olmak mümkün mü?

Serbest piyasa ekonomisi anlaşılması zor bir mekanizmadır. Sınırlar yoktur, ürettiğiniz malın kalitesi ve fiyatı talebi oluşturur. Ekonomik anlamda bağımsız olmak eğer mümkün ise kimseyle ticaret yapmamanız gerekir. Bu mümkün olmadığına göre uluslararası ticaret yapmak zorundasınız demektir. Borç almak, borç vermek de bu ilişkilerin doğasında vardır. Eğer  uçan kuşa borçlu bir ekonominiz varsa ekonomik bağımsızlıktan söz edemezsiniz.  

 Bu ülkenin vatandaşları genel veya yerel seçimlerde istedikleri gerçekten kendilerini temsil eden kişileri mi seçmişlerdir? Seçim sistemi eğer “temsili” sistem ise ve “parti” esasına göre belirleniyorsa cevap olumsuzdur. Üstüne üstlük bir de baraj sistemi varsa (Türkiye’de % 10) konu daha da çetrefil bir hal alır. Türkiye’de çok partili ilk seçim çok partili hayata geçilmesinin ardından 1946’da yapıldı. Bugüne kadarki toplam genel seçim sayısı ise 19. Demek ki 23 sene tek parti rejimi sürmüş. Bu dönemde de seçimler yapılmış ama tek parti ile ve farklı bir seçim sistemiyle. Kadınların oy kullanması da 1934 yılında gerçekleşiyor. BBC Türkçe servisinin yaptığı seçim sistemiyle ilgili incelemelere göre:  

Liste Usulü Çoğunluk Sistemi (1946-1960): 

Her seçim çevresi (il bazında) için partiler kendi milletvekili listelerini hazırlıyor ve bir bölgede en yüksek oyu alan partinin listesi kazanmış oluyordu.

Milli Bakiye Sistemi (1965):  Bu sistem 1965 seçimlerinde bir kez uygulanmıştır. Seçim bölgelerinde sonuçlara yansımayan oylar toplanarak, tüm Türkiye genelinde partilere göre dağıtılıyordu. Bu sistemle % 3’e yakın oy alan Türkiye İşçi Partisi (TİP) 15; yüzde 2,24 oy alan Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (CKMP) de 11 milletvekili çıkarmıştı.

D’Hondt Sistemi: Belçikalı matematikçi Victor D’Hondt tarafından geliştirilen ve nispi temsil oranlarını belirleyen sistem. Türkiye’de 1965 seçimleri hariç, 1961 yılından bu yana bu sistem uygulanıyor. D’Hondt Sistemi’nde bir seçim bölgesinde partilerin aldığı oy miktarı, o bölgenin milletvekili sayısına ulaşana kadar 1’den başlayarak bölünüyor. Partilerin bu bölünmelerle elde ettikleri sayılar en çoktan en aza diziliyor ve milletvekili sayısı dağıtılıyor. Bu hesaplama, bölgedeki milletvekili sayısına ulaşılana kadar devam ediyor. D’Hondt Sistemi de kendi içinde ülke veya bölge barajlı ve barajsız olmak üzere üçe ayrılıyor: Barajsız sistem sanırım hiç uygulanmadı.

Bölge Barajı: Her seçim çevresinde bir partinin milletvekili çıkarabilmesi için oy sayısı, oranı ya da ondalık birim olarak bir baraj belirleniyor ve bunun altında kalan partiler hesaplamaya dahil edilmiyor.

Ülke Barajı: Ülke genelinde oy oranı belli bir düzeyin altında kalan partiler ve yeni düzenlemeyle ittifaklar milletvekili çıkaramıyor. Türkiye’de şu an yüzde 10 ülke barajıyla birlikte D’Hont Nispi Temsil Sistemi uygulanıyor.

Seçim sistemlerinin temsil adaletiyle ilgili bakılan üçüncü kriter, geçerli oyların meclisteki sandalye dağılımında ne kadar temsil edildiği olmuştur.

Yüzde 10 seçim barajının uygulamaya sokulmasının ardından parlamentoda temsil edilmeyen, yani baraj dışında kalan oy oranının arttığı görülmüştür. Bu da seçmenlerin büyük bir çoğunluğunun oylarının büyük partiler tarafından kullanılarak “Temsili Demokrasi” kavramını aşındırdığı gerçeğini ortaya çıkarmıştır.

Seçmen partiyi seçiyor, parti başkanları da kendisinin uygun gördüğü kişileri göreve atıyor. Parti içi demokrasi diye tanımlanan mekanizma bir ütopyadır. Bugün tek bir lider etrafında  birleşen partililer kendi çıkarları doğrultusunda kararlar alırlar. Bu da gerek partililerin gerekse de liderin demokrat oldukları anlamına gelmez.  Liderin  seçimi de kendi parti iç dinamikleri doğrultusunda gerçekleşir. Devlet atanmışlar tarafından yönetildiği için seçmenin kendisine hizmet edecek olan devlet adamını seçme hakkı ortadan kalkmış olmaktadır. Seçim sistemi içerisinde sadece bağımsız adaylar halk tarafından reel olarak seçilmektedir. Partili adaylar ise bir tür “liyakat” sıralaması olan ve lider tarafından hazırlanan listeyle seçilebilirler.   

Adalet ve hukuk konuları sık sık her alanda karşımıza çıkmaktadır. Adalet arayan vatandaş aradığı adaleti bulabilecek, adil bir hukuk sistemi içerisinde yargılanabilecek midir?

Bugünkü hukuki düzen vatandaşın haklarını korumakta mıdır?

Tüm adalet  sistemi her hukuk devletinde olması gereken  adil bir hukuki düzen içinde mi cereyan etmektedir?

 Bu sorulara cevap verebilirsek sanırım daha iyi anlayabiliriz elimizdeki cumhuriyet idaresini.

Cumhuriyet I

Yavuz Çekirge


Freelancer


Post navigation