Bilim üzerine bir derleme ve özet :

Sn. Gökhan Tok ‘ a ve Sn . Halit Yıldırım ‘a teşekkürlerimizle

“Her bilimsel buluş, her bilimsel kuram, her yeni teori sorgulanmaya, sınanmaya ve geliştirilmeye açıktır. Bilimsel yöntemin özünde sorgulama ve sınama vardır. Oysa günümüzde yüzlerce irili ufaklı boş inanç, doğruymuş gibi sorgulanmadan kabul edilen, sözde bilim bilgileri ya da geçmişte doğru kabul edilen ama artık çoktan eskimiş, yanlışlığı keşfedilmiş bilgiler zihinlerimizi bulandırmayı sürdürüyor.”

Atlantis’ten Gelen Adam

Gizemli kıta Atlantis üzerine yazılan kitap sayısı yüzlerce. Günümüzden on bin yıl önce Atlas Okyanusu’nda sulara gömüldüğü rivayet edilen kıta üzerine anlatılanlar çok çeşitli ve birbirinden ilginç. Ne var ki hiçbirinin gerçekliği de kanıtlanmış değil. Atlantis’le ilgili anlatılanların kökeni, ünlü Yunan düşünür Platon’a kadar dayanıyor. Platon, “Timaeus” ve “Kritias” adlı eserlerinde Yunanlarla savaşan, Atlantis adlı gelişmiş bir uygarlıktan söz ediyor. Ne var ki bu metinlerde Platon’un konuşmaları birdenbire kesiliyor ve devamının ne olduğu günümüzde bilinmiyor. Bu bilinemezlik de günümüzde Atlantis efsanesini besleyen en önemli kaynaklardan biri. Kimi düşünürler, Platon’un aslında ideâl bir devlet ve uygarlıktan söz etmek amacıyla Atlantis’i kendi zihninden uydurmuş olabileceğini söylüyorlar. Platon’un düşüncelerini bilenler için bu çok da uzak bir olasılık sayılmaz aslında. Ne var ki günümüzde karşımıza çıkan “Atlantis” meraklıları böylesi basit bir açıklamayı kabul etmiyorlar ve bin yıllar önce batmış olan uygarlık Atlantis söylencesi ortaya çıkıyor.

En genel anlamıyla jeoloji bilimi bize doğanın dilini anlatıyor ve geçmişten kalan izleri sürmemizi sağlıyor. Böylece görüyoruz ki Atlantik okyanusunda ya da başka bir yerde iz bırakmaksızın yok olan herhangi bir kıta yok. Çünkü böyle bir olay şayet gerçekleşmiş olsaydı yeryüzünde büyük bir iz bırakırdı ve biz bu izi sürebilirdik.
“Kötü para iyi parayı kovar” diye bir söz var. Ekonomide sıkça kullanılan bu terimi, bilim dünyasına uygulayacak olursak “sahte bilim gerçek bilimi kovar” diyebiliriz. Bunun nedeni gerçek bilimin ortaya attığı tezlerin sınanmaya, sorgulanmaya gereksinim duyması ve kesin bir doğruluk içermeden kabul edilmemesi gerekliliğindendir. Oysa bir konuda acil çözümler gerektiğinde insanlar kimi zaman yeterince sorgulamadan önlerine geleni kabul etme eğilimindedir.

Tanrıların Arabalarıyla Otostop

ABD’nin New Mexico eyaletindeki Roswell kasabası, UFO olaylarına ilgi duyanların yakından tanıdığı bir yer. Burada 1947 yılında bir hava kazası meydana gelmişti. ABD hükümeti, dağılan parçaların istenmeyen kişilerin eline geçmemesi için bölgeyi güvenlik alanı ilan etmiş ve olayı örtbas etmeye çalışmıştı. Ne var ki UFO’lara inananlar, burada yaşanan kazanın sıradan bir kaza olduğuna ikna olmadılar. Onlara göre bölgeye düşen şey bir uçan daire, başka dünyalardan gelmiş bir uzay gemisiydi. Bu olaydan kısa bir süre sonra ün kazanan, Dünya dışı bir canlıya (!) otopsi yapan bilim insanları görüntüleri bu görüşün daha da güçlenmesine neden oldu. Bu olaylara ilişkin tartışmalar ve senaryolar 1994 yılına kadar sürdü. Bu tarihte yayımlanan bir Hava Kuvvetleri raporu, en azından görünürde bu tartışmalara son noktayı koydu. New Mexico çölündeki “olağanüstü” etkinlikler, yüksek irtifa balonları fırlatılması ve düşen balonların toplanması çalışmalarıydı. New Mexico çölünde gözlemlenen uzaylı varlıklar, büyük olasılıkla bilimsel bir araştırma için kullanılan yüksek irtifa balonları tarafından yukarıya taşınan insan biçimdeki deney mankenleriydi.

Bir uçan dairenin yere çakılmasından sonra, enkaza uçandaireyi ve içindeki uzaylıları almaya gelir gibi görünen askeri birliklere ait raporlar, aslında insan biçimdeki mankenleri toplama çalışması yapan Hava Kuvvetleri personeliydi.

Bu açıklamaların bile UFO’cuları tatmin etmediği ortada. Üstelik UFO’lara inanlar uzaydan gelen bu gökcisimlerinin bin yıllardır Dünya’yı ziyaret ettiği kanısında. Kadim astronotların bu şekildeki ziyaretlerinin eski uygarlıkların, teknolojik becerilerini açıklayabileceğini düşünen birçok kişi var. Bu insanlara göre Paskalya Adası’ndaki heykellerden tutun da, Mısır’daki piramitlere kadar birçok nesneyi insanlar yapmış olamaz. İnsanlar bu mimari yapıları yapamayacak kadar ilkel ve aptaldır, bu nedenle bu yapıları yapsa yapsa uzaylılar yapmıştır. Bu tezleri savunanların başında Erich von Daniken geliyor. Daniken’e göre uzaylılar Dünya’da ilkel bir yaşam formu olarak insanları bulmuş, onlara bâzı sırlar öğretmiş ve gelişmelerine yardımcı olmuştu.

Bilim insanları uzayın bir yerlerinde, evrenin bir köşesinde yaşamın oluşmuş olabileceği düşüncesini kabul ediyor. Evrende yalnız olmayabiliriz, bu doğru. Ne var ki uzayda yolculuk yapıp yüz yüze bir fiziksel karşılaşmayı engelleyen inanılmaz büyüklükte bir boşlukla çevriliyiz. Uzayın akıl almaz boşluğunu aşabilecek ve evrende yolculuk yapabilecek bir geminin tasarımını gözünüzün önüne getirin. Bir kere fizik yasaları bizi ışık hızıyla sınırlıyor. Evrende hiçbir şey ışıktan hızlı hareket edemez. Bu gerçeği önümüze koyduğumuzda görüyoruz ki Güneş Sistemi’mize en yakın yıldız, kabaca 4 ışık yılı uzaklıkta. En yakın yıldıza ışık hızıyla gidebilsek bile en az 4 yıl yolculuk yapmamız gerekecek. Oysa evrende milyarlarca gökada ve onların barındırdığı milyarlarca yıldız var. Bu uzaklıkları geçmeye bir canlının ömrü yetse bile, gereksinim duyacağı yakıt, besin, solunum yapması için gereken hava gibi lojistik destek olmadan böyle bir yolculuğun yapılabilmesi pek mümkün görünmüyor. Böylesi bir yolculuktan sonra uzaylıların Mısır’da piramit yapmaya koyulmaları ne derece akılcı varın siz düşünün. Evreni geçmeye yetecek teknolojisi olan akıllı varlıkların, betonarme yapıdan habersiz olduğunu düşünmek olanaksız.

Burçlar Kuşağı

Yıldızlarla ilgili bir şeylerden söz edildiğinde aklınıza astronomi değil de astroloji geliyorsa, sahte bilimin tuzağına düşmüşsünüz demektir. Karşınızdakinin yengeç mi yoksa ikizler burcu mu olduğunu keşfetmeye çalışmanın pratikte hiçbir yararı yok. Bugün kullanılan biçimiyle burçları tanımlayan ve kullanmaya başlayan ilk insanlar Sümerlerdi.
Bugün burçlara isimlerini veren Sümerlerin temel amacı gözlem yaparak, taşkın ya da kuraklık gibi doğa olaylarını önceden hesaplayabilmekti. Bütün bunları bir kenara bırakıp burçlar yoluyla insanları 12 gruba ayırmaksa gülünesi bir davranış. Burçlar olarak kümelenen yıldızların birbirlerine olan uzaklığı bile aslında onlarca-yüzlerce ışık yılı uzaklıkta. Dünya’dan bakan bir gözlemcinin iki boyutlu algısı sonucu oluşturulmuş burçların yaşamımıza etkisiyse hiç yok.

Benim aslan burcu olmam karakterim üzerinde herhangi bir etki yaratmayacağı gibi, fiziksel yapım üzerinde de hiçbir etkiye sâhip değildir. Kaldı ki bize en yakın gökcismi olan Ay’ın insanlar üzerindeki etkisi de, geceleyin yatağınıza yattığınızda yastığınızın başınıza uyguladığı kuvvetten çok daha düşüktür.

(Böylece yalnızca burçları değil, kurt adamları da devreden çıkarıyoruz.)

Eminim benim ne olduğunu bilmediğim, duymadığım daha pek çok şey vardır. Bütün bunlarla karşılaştığımda doğruyu bulmak için kullandığım bir terazi var, o da bilim ve akıldır.

Bilim, kendi bulgularını çürütmeye çalışan tek bilgi kaynağı. Bilgi alanındaki diğer tüm etkinlikler, kendi iddiaları ve fikirlerine yönelik belli bir taraf tutma eğilimi gösteriyor. Yalnızca bilim, kendi kusurlarını bulup ortaya çıkarmaya çalışıyor, bu da bilimsel yöntemin bir parçası. İnsanlık için doğru ve güvenilir bilgi edinmenin yolu bilimden geçiyor.


Peki, bilimin kanıtlamadan inandığı bir şey var mı?

İlk duyduğunuzda belki size garip gelse de, bu sorunun yanıtı evet.
Bir sonuca ulaşmak için belli bir başlangıç noktasına gereksinim duyulur. Fakat, bunun bilincinde olan bilim, kanıtlamadan kabul ettiği noktaları mümkün olan en aza indirmiştir. Bilimin sâdece iki temel kabulü var.
Birincisi, dış dünyanın gerçekliğine,

İkincisiyse, dış dünyanın araştırma, deney ve gözlem yoluyla anlaşılabileceğine inanmak.
Bilimin bunlar dışında kanıtlamadan kabul ettiği bir dayanağı yoktur.
Şu da bir gerçek ki bir bilimci üzerinde çalıştığı bilgiyi tüm insanlığın hizmetine sunar ve bundan dünya yararlanır. Sözde bilimcilerin öne sürdüğü savlarsa sâdece onları zengin etmeye yarar.


Aklınızı bulandırmayın…

BİLİM VE SAHTE BİLİM

Post navigation