Daha önce yaz ve sonbahar mevsimlerinde birkaç kez geldiğim Salda Gölü’nün kış mevsiminde nasıl göründüğünü çok merak ediyordum.  Özellikle de gölün etrafını çeviren tepelerin karla kaplı zirvelerinden aşağıya göle bakarak fotoğraf çekmenin hayalini kuruyordum.

22 Ocak pazar günü Andost Grubu ile Cemal Ertuğay ve Ümit Durak rehberliğinde Salda Gölü ve salda kayak merkezi çevresinde günübirlik “kar yürüyüşü” yaptık. 1800-1900 m. irtifada 382 m. tırmanış ve iniş sonra da göl kıyısında fotoğraf çekimi yapılacaktı. Tepelerde ve yamaçlarda sadece tilki ve kurtların ayak izlerini gördük. Karla kaplı yamaçlarda  +3 derecede bol güneş ışığında karlara bata çıka yürüdük.  Karda yürümek hiç de kolay değil. Seçilen yürüyüş güzergahına göre  en az ayak bileklerine kadar kara gömülüyor insan. Bazı yerlerde dizlere, hatta belinize kadar kara battığınız da olmuyor değil. Yürünen zemin eğer rüzgarın yaladığı bir yamaçsa daha az kar var. O yamaçların arkasına kar yığıldığı için de derin kar çukurları var. Aslında bölge topoğrafyasını bilmeden yürümek için kontrollü yürüyüş tavsiye ediliyor. En önde biri yol açarak yürüyecek arkadan gelenler de onun ayak izlerine basarak takip edecek. Usul bu.

Yumuşak karda yürümek daha zor. Salda kayak merkezi çevresi gördüğüm kadarıyla yumuşak kar sınıflamasına giriyor. Bu kar kayak kaymak için ideal. Özellikle de tur kayağı ya da yürüyüş kayağı için çok uygun bir kar çeşidi.  Benim Stockholm yıllarından alıştığım kar yürüyüşlerinde yürüyüş kayağı  kullanıyorduk. Tur ya da yürüyüş kayağı adı verilen topukları serbest ince ve hafif kayaklarla yapılan bu yürüyüş İskandinav ülkelerinde çok yaygın. Zaten bu kayak türünün adı da “Kuzey Disiplini” . Bu ince ve hafif kayaklarla karda yürüyüş yapmaktan çok keyif aldığımı hatırlıyorum. pazar sabahları orman içi karla kaplı patikalarda  kilometrelerce  kayarak hem spor yapıyor hem de muhteşem kar manzaraları görme imkanınız oluyordu. İşte Salda kayak merkezi sırtlarında karlara bata çıka yürürken o Stockholm kayak günlerimi hatırladım. Sırt çantalarımızda yiyeceklerimiz, sıcak içeceklerimiz kah buz tutmuş göllerin üzerinden kayarak, kah dallarında kar dolu çam ve akçaağaçlarla kaplı tepelerden aşağıya kayarak çok eğlendiğimiz günleri düşündüm.

Belki de bu kış olmasa bile gelecek kış  mutlaka yürüyüş kayağı edinmek istiyorum. Bildiğim kadarıyla tur kayağı yapan dağcılar var. Dağlara tırmanıyor sonra da aşağıya kayaklarla kayarak iniyorlar. Özellikle de Fransa’da çok yaygın bir spor dalı olduğunu duymuştum. Aslında Pisidia yani göller bölgesi yürüyüş veya tur kayağı için ideal yerler barındırıyor. Bunun için kayak merkezlerindeki telesiyejlere filan da gerek yok. Türkiye’de yürüyüş kayağı maalesef hiç bilinmiyor. En pahalı kayak türü olan varsa yoksa “slalom”. Uludağ, Kartalkaya, ve diğer popüler kayak merkezleri bu binlerce lira harcanmasını gerektiren tesislere sahipler.Sadece kayak  ve özel giysinizin olması yetmiyor; bir de telesiyej ve kayak pistine ve otele ihtiyacınız var. Bütün bunlar için de ayrı para ödeyeceksiniz. Oysa yürüyüş kayağı kar olan her yerde yapılabiliyor. Hem de bedava. Türkiye gibi fakir ama bol karlı dağlara ve tepelere sahip bir ülkede olması gereken bu. Kar yağan bölgelerde insanlar karı bir eziyet olarak görmeye alışmış.

 

Pisidia’lı erkekler kot pantolon ve yazlık ayakkabılarla kızakla kayarken şalvarlı kadınlar ve küçük kızlar seyrediyor. Fotoğraf : Sümer Erol Sarı

Eskiden bundan yıllar önce kar yolları kapatıyordu. Kar üşütüyordu. Köylerin yolları kapanıyor dünya ile bağlantısı kesiliyordu. İnsanların ısınmaları için yeterli yakıt yoktu. Sıcak tutacak giysiler yünden örülen çorap, kazak ve hırka gibi giyeceklerden ibaretti.

Oysa şimdi öyle mi? Özel kar giysileri her yerde bulunuyor.

Tabanı güçlü botlar, çizmeler, polarlar, sıcak tutan bereler ve eldivenler çok makul fiyatlarla pazarlardan bile satın alınabiliyor. Ama yerel halk alışkanlıklarından vaz geçmiyor.

Kış giysilerine para vermek istemiyor. Yazlık giysilerle karlı yollarda perişan oluyorlar.  Karla  mücadele etmek ondan faydalanmak yerine inat ediyor evlere saklanmayı tercih ediyorlar.

Oysa kötü hava yoktur kötü ekipman vardır deriz biz hep. Bu inat neden?

Neden kadınlar yazlık şalvarlarını çıkarıp sıcak tutacak pantolonlar giymez?  Neden erkekler pantolonunun altına pijama giyer de içlik giymez. Neden sıcak tutacak altı kaymaz bot giymez de kösele ayakkabısıyla tepetaklak olur? Neden bu son model jiplere binen, mangalda et ve sucuk pişiren, en yeni cep telefonuna sahip cepleri para dolu erkekler kadınların da kızaklara binip eğlenmesini istemez?  Neden çocuklarını kızaklara bindirmez onlara kayak dersi aldırmaz.

Kar kültürü gelişmemiş demek yeterli değil.

Bu inat başka bir şey.

Bu yeniye olan direnci gösteriyor.

Aynı insanlar Avrupa ülkelerine çalışmaya gittiklerinde kıyafetleri anında değişiyor.

Mahalle baskısı var. Şalvarı çıkarınca baskı görüyor kadınlar. Eğlenmeye giyinmeye hakları yok.

Özellikle bu bölgede (Pisidia)  görülen kayak merkezlerine mangal yapmaya gelen  yerli ahali karda yürümeye uygun olmayan kösele ayakkabılarla ve soğuğa ve kara dayanıksız giyimleriyle kayak pistinde koşuşturup duyuyorlar.

Tepeden kayarak inerken yuvarlananlar mı dersin, birbirine çarpanlar mı dersin tam bir kaos yaşanıyor. Tek kelime ile güvenli olmayan kayak pistlerinde Türkiye’ye özgü bir karmaşa yaşanıyor. Her yönde bir olumsuz olay var. Küçük çocuklar, gençler hayatlarında hiç kayak kaymamış olmalarına rağmen pistte kaymaya çabalıyorlar. Bağıran çağıran cahil ve eğitimsiz bir kalabalık. Çoğunlukla da bir kaç kol bacak kırılma olayı, yaralanma olayı meydana geliyor.

Pistler güvenli değil. Çok farklı kültür düzeyinde olan insanların diledikleri gibi davrandıkları, hiç bir kurala uymadan kendinden geçtikleri bir mekana dönüşüyor kayak merkezleri. Bu kakafoniye ilave olarak bir de mangallardan yükselen sucuk ve kuyruk yağlarının kokusu ve dumanı düşünülürse ortaya tahammülü çok zor bir tablo çıkıyor. Etrafa atılan çöpler dağ gibi yığılıyor. Geçen yıl Davraz ve Saklıkent’te de aynı tabloyla karşılaştığımı hatırlıyorum. Pazar günleri bu kayak merkezlerinden uzak durmak gerekiyor.

Aslında Pazar günleri nereye gidilse aynı manzarayla karşılaşmak mümkün. Sadece kayak merkezleri değil, kıyılar, ormanlar, dere kenarları hep bu eğitimsiz her an taşkınlık çıkarabilecek kadar gergin insanlarla dolu.

Yürüyüş sonunda merkeze döndüğümüzde mahşeri bir kalabalıkla karşılaştık.Merkeze gelen dar toprak yol çamur içinde kalmıştı. Yolun iki yanına gelişigüzel park etmiş arabalar trafiği engelliyordu. Bu da Türkiye’ye özgü bir ilkellik.

 

 

Bölgede kış aylarında sürekli karlı olan , 2.079 metre rakımda bulunan Tınaztepe’nin solunda 2.054 metre zirvesinin kuzey yamaçlarından başlayıp 1.910 metre rakımlı kayak merkezine kadar inen beş pistli bir tesis burası. Yetkililerden aldığım bilgilere göre  En uzunu 1.600 metre en kısası 950 metre olan toplam 5 pistten oluşuyormuş. İlk bakışta tek pist görünüyor aslında. Sabah  erken saatlerde tek tük özel vasıtalarla gelmiş çok az insan vardı. İzmir’den kalkıp kayak kaymaya gelenler bile vardı.  Hemen hazırlıklarımızı yapıp yürüyüşe başladık. Güneşli bir havada yürüyoruz.

Andost Doğa  grubumuz 1800 m. irtifada öğle yemeği molasında. (Arka planda Salda Gölü) Fotoğraf :Bülent Özkan

 

Salda Gölü tanıtım broşüründe göl hakkında bazı bilgiler veriliyor. 185 metre derinliğe ulaşan göl Burdur’un Yeşilova ilçesi sınırlarında yer alıyormuş.  Salda Gölü’nün denizden yüksekliği  1193 metreymiş ve 44 kilometrekare yüz ölçümüne sahip olan gölün binlerce yıl önce jeolojik bir çökme ile meydana geldiği tahmin ediliyormuş. Göl suyunun sodalı, magnezyum yönünden zengin ve killi bir yapısı varmış. Bu kil bazı cilt hastalıklarına iyi geliyormuş. Hangi cilt hastalıkları olduğu açıklanmıyor. Yuvarlak bir yapıya sahip olan gölde büyük sazan balıkları yaşıyormuş. Salda Gölü ve çevresi 1989 yılında sit alanı kapsamına alınmış. Gölü besleyen yüzlerce derenin göle aktığı yerler kuşların çok hoşuna giden bitki ve böceklerle dolu olması nedeniyle göçmen kuşların beslenme ve üreme alanı olarak iki yüzün üzerinde tür kuşun barınma alanı olarak ilan edilmiş. Bu göl özellikle  flamingoların   cenneti olarak biliniyormuş. Geçen yıl flamingoları fotoğraflamak için geldiğimizde onları bulamamıştık.  Bu mevsimde gölü çevreleyen tepeler karla kaplı olduğu için görünmeyen taş ocaklarını yaz mevsiminde görmek mümkündü. Bu taş ocaklarının gölü hızla kirlettiği de derelerdeki sulara bakarak gözlerimle görmüştüm.  Taş ocaklarından derelere karışan mermer tozları göl tabanını örtüyor ve canlıları öldürüyor. Zaten gölün turkuvaz rengi yer yer bulanık beyaz mermer rengine dönüşmüş durumda. Yerel halk ve belediyeler buna göz yumuyorlar. Bu nasıl sit alanı diye düşünmeden edemiyor insan. Beceriksiz yerel idareler kaynak yaratma konusunda çok cahil oldukları için gölden ve çevreden yararlanmayı bilmiyorlar. Ağaçları keserek, tepeleri kazarak satıyor, doğayı yok ederek paraya dönüştürmeye çalışıyorlar. Kar aslında bütün bu çirkinlikleri örtüyor.

Hiç insan ayağı değmemiş sırtlarda karlara bata çıka yürürken rastladığım tavşan, tilki ve  kurt ayak izlerini hiç unutmayacağım. Doğayı ve doğal yaşamı hızla yok eden insanlardan kaçan bu türü tükenmeye yüz tutmuş canlıların nasıl olup da avcılardan kurtulduklarına da hayret ediyorum.

Salda kar yürüyüşünden sonra sahibinin bizi tesisinde çay içmeye davet ettiği Hotel Lago Di Salda oteline gittik. Göl kıyısında geniş bir araziye kurulmuş olan otel yaz kış açıkmış. Uzun yıllar Almanya’da çalışıp para biriktiren bir müteşebbis tarafından kendince  doğaya uygun bir mimariyle yaptırılmış bir otel. Çayımızı içip göl kıyısında biraz fotoğraf çektikten sonra akşam yemeği için Yeşilova köyüne gidiyoruz. Otel sahibinin tavsiyesine uyup “Burdur Şiş” yiyeceğiz. Daha önceki gelişlerimde ev yemekleri yapan bir lokantada özel bir “sarma” yediğimi hatırlıyorum. Burdur şiş aslında mangalda odun ateşinde ızgara şiş köfteden ibaret. Özel pidesi arasında servis ediliyor. Marul, tatlı soğan ve turptan oluşan salata ve özel ayranıyla tam bir lezzet şöleni denebilir. Çok da makul bir fiyata 12 liraya karnımızı doyurduktan sonra dönüşe geçiyoruz. Antalya’da uzun süredir yaşayan Alman Cristiane her zaman yaptığı gibi masalarda kalan ekmekleri bir torbaya doldurarak meydanda aç bil aç gezen sokak köpeklerine unutamayacakları bir ziyafet çekti.

Artık dönüş zamanı geldi. Tadı damağımızda ve gözlerimizde kalan Salda Gölü’ne veda edip yola koyuluyoruz.

Kybele Frigya ve Yavuz Çekirge Fotoğraf. Sümer Erol Sarı

Salda Gölü

Yavuz Çekirge


Freelancer


Post navigation