“Corona Günleri” bir “milat” olacak birçok kişi için. Mart ayının ilk yarısından sonra herkesin yaşamı değişti. Böylesine köklü bir değişim beklenmiyordu. Tüm dünyada insanların yaşamı allak bullak oldu. Evde karantina günleri başladı. Viral salgın yavaş yavaş tüm dünyayı esir aldı. Evlere kapanan insanlar ne yapacaklarını şaşırdılar. Dünya binlerce yıldır görülmemiş bir kriz yaşıyor. Salgın daha doğrusu “pandemi” insanlık tarihinde görülmemiş bir hızla yayılıyor. Sayılar veriliyor sürekli. Haber siteleri grafikler yayınlıyorlar. Çan eğrisi analizleri, ölümler, ölümler. Devlet başkanları, bakanlar, sorumlu devlet adamları açıklamalar yapıyorlar. Bu liderlerin çoğu insan hayatı üzerinden acil tedbir paketleri açıklarken ekonomik veriler yere çakılıyor. İşlerini kaybedenler çoğalıyor.

Bütün bu bilinmezlerin ortasında en belirgin soru şu:

Bu virüs nereden çıktı?

Bir suçlu aramadır sürüp gidiyor. Çinliler mi? Yaban hayvanları mı? Komplo teorileri mi? Kim suçlu? Devlet mi? Politikacılar mı? Göçmenler mi?

Bu pandemi bir çok  sosyal sorunu da beraberinde getiriyor. Özellikle milliyetçi ve otoriter bir rejim tek çare olarak görülmeye başlanıyor. Kurallara uyanlar uymayanları cezalandırmak istiyor. Bu cezalandırma isteği bazı güvenlik güçleri tarafından ciddiye alınıyor.Geçen gün bir polis sokağa çıkan bir çocuğu tabancayla vurarak öldürdü. Cezalandırma yöntemleri de ülkeden ülkeye değişiyor. Ağır para cezaları uygulanıyor buna rağmen kurallara uymayanlar var.

Bilim adamları virüsün nasıl oluştuğuna ilişkin açıklamaları örnekler vererek yapıyorlar. Özetle şu sonuçları paylaşıyorlar:

  1. Karbon salınımlarının yıllar boyunca aşırı artması, eko sistemlere  ve yaban doğaya verilen zararların geometrik artışı sonucu meydana gelen  küresel ısınma,  yaban hayvanlarının insana yakın bölgelere göç etmesine sebep olmuştur.
  2. İnsana yakın bölgelerde yiyecek arayan yaban hayvanlarında bulunan virüs, bir aracı hayvan vasıtasıyla (yılan, balık, yarasa) insanlara sıçramıştır,
  3. Covid-19 daha önce görülen benzer virüslere kıyasla daha ölümcüldür,
  4. Virüsün pandemiye dönüşmesinde Çin başta olmak üzere, İtalya, İspanya ve ABD yönetimlerinin geç tedbir alması etkili olmuştur,
  5. Virüsün etkisini kaybetmesi ancak insanlarda bağışıklık oluşması ve yayılmasıyla mümkün olacaktır.
  6. Virüsün ikinci ve üçüncü dalgalar halinde tekrar etmesi de mümkündür.  

Dünya Sağlık Örgütü bu konuda kapsamlı raporlar yayınlamaktadır.[2] Bu raporlarda direk olarak olmasa da, iklim krizinin pandeminin baş sorumlusu olduğu ortaya çıkmaktadır.

 Peki nedir bu iklim krizi?

“Acil önlem alınması gereken “iklim değişikliği” durumuna iklim krizi adı veriliyor.  Daha önceleri iklim değişikliği olarak adlandırılan küresel ısınma kaynaklı doğal felaketler ve iklim değişiklikleri, durumun vahameti ve acili yetini vurgulamak amacıyla iklim krizi olarak adlandırılıyor. İklim değişikliği olarak nitelendirildiğinde, fonetik anlamda tedbir almayı gerektiren bir durum yokmuş gibi göründüğünden, iklim krizi terimini kullanmak, yaklaşan tehlikenin farkındalığını artırmayı hedefliyor.”[3]

İklim değişikliği burada kilit kavram olarak karşımıza çıkıyor.

Peki, iklim değişikliği nedir?

Fosil yakıtların kullanımı, orman tahribatı ve akarsu ve göllerdeki kuruma özetle insan faaliyetlerinin atmosferde yarattığı etkinin sonucunda küresel ortalama sıcaklıklarda artış yaşandığını ortaya koymuştur. Bu sıcaklık değişimi de iklim değişimine yol açmıştır.


“İklim değişikliğinin etkisi sadece sıcaklıklardaki artıştan ibaret değil. Kuraklık, seller, şiddetli kasırgalar gibi aşırı atmosfer olaylarının sıklığı ve etkisindeki artış, okyanus ve deniz suyu seviyelerinde yükselme, okyanusların asit oranlarındaki artış, buzulların erimesi gibi etkenler sonucunda bitkiler, hayvanlar ve ekosistemlerin yanı sıra insan toplulukları da ciddi risk altındadır.”[4]

İşte iklim değişiklikleri sonucu ortaya yep yeni virüs ve bakteri türleri de çıkmaktadır. Bugün karşı karşıya bulunduğumuz pandeminin ana nedeni hiç şüphesiz insan eliyle yaratılan iklim değişikliğidir.  Dünya liderleri hiçbir çevre zirvesinde fosil yakıtların ve doğa katliamlarının ciddi sonuçlara yol açacağını kabul etmemişler aksine uluslararası sözleşmelere imza atmamışlardır.

 Ülkelerin iklim değişikliğiyle mücadele gücünü arttırmak ve mücadele stratejilerini güçlendirmek hedefiyle yeni yollar ve pratik yöntemler bulmayı amaçlayan Birleşmiş Milletler İklim Hareketi Zirvesi, Amerika Birleşik Devletleri’nin New York kentinde geçtiğimiz yıl  toplandı. Amazonlardaki yağmur ormanlarında sürmekte olan yangınlarla ilgili tutumu ve liderliği sorgulanan otoriter Brezilya Devlet Başkanı Jair Bolsonaro ile katı bir fosil yakıt yanlısı politika uygulayan Avustralya Başbakanı Scott Morrison’ın zirveye katılmaması dikkat çekti.

Aralarında İsveçli genç iklim aktivisti Greta Thunberg’in de bulunduğu 15 çocuk beş ülke hakkında iklim değişikliğiyle mücadele konusunda yeterli adımları atmadıkları gerekçesiyle UNICEF’e şikayet etti. Uluslararası hukuk şirketi Hausfeld tarafından hazırlanan ve Earthjustice adlı yardım kuruluşu tarafından desteklenen dilekçede yaşları 8 ile 17 arasında değişen farklı milletlerden 15 çocuğun imzası bulunuyor. BM Çocuklara Yardım Fonu UNICEF’e iletilen şikayet dilekçesinde Türkiye’nin yanı sıra Fransa, Almanya, Brezilya ve Arjantin yer alıyordu.

Bütün çabalara ve bilimsel raporlara karşın iklim değişikliğini reddeden dünya liderleri ki, bunların arasında en yüksek karbon salınımını yapan ülkeler de var temsil ettikleri ülkelerin vatandaşlarının sağlıklı bir çevrede yaşaması yerine fosil yakıt endüstrisinin karlarını düşünerek hareket ettiler. Bugün aynı ülkeler covid-19 pandemisini çevre sorunlarına değil daha farklı nedenlere bağlamak için gayret ediyorlar.  

Bazı politikacılar temsil ettikleri güç dengelerinin menfaatlerini düşünerek hareket ediyorlar. Oysa bu pandemi insanlık tarihinin en büyük ekonomik krizinin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Hasarın ne kadar büyük olduğunu önümüzdeki günler gösterecektir. Türk ekonomisi çok ciddi bir darbe almış, işsizlik rakamları tavan yapmıştır.

Hemen hemen her gün birkaç doğa haberi yer alıyor sosyal medyada. Pandemi bahane edilerek bazı çevreler tarafından çevre tahribatına yol açacak olan durdurulmuş projeler hayata geçirilmeye çalışılmaktadır.

Kanal İstanbul projesi,

Millet Bahçeleri Projesi, (Salda Gölü)

Kazdağları Altın Madeni Projesi,

Artvin Maden projesi,

Karadeniz Yeşil Yol projesi,

Çeşitli HES, taş ocağı, maden ocağı projeleri ve daha bir çok doğa karşıtı proje fırsattan istifade gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır. Kimler bu cesareti nereden almaktadır söylemek zor.  

Eğer bir örnek vermek gerekirse Salda Gölü iyi bir örnek teşkil etmektedir. Fırsattan istifade birileri gölün endemik magnezyumlu kumlarını çalarak götürmüşlerdir. Göller Bölgesi  Anadolu’nun en bereketli ve su zengini topraklarına sahiptir. Burada bulunan göllerin hepsi yok olma yani kuruma ve tuzlanma tehdidi altındadır.

 Her yıl büyük bir merakla ziyaret ettiğim Karataş Gölü üzerinden karlı Kağılcık dağları manzarası bahar aylarında saatlerce seyredeceğiniz doyumsuz güzellikte olur. Tefenni ovasının kıyısında bulunan Karataş Gölü, etrafı tarım arazileriyle çevrilidir. Gölün suları her yıl biraz daha zehirlenmektedir. Tarım ilaçlarının kontrolsüz kullanımı ciddi ekolojik hasarlar meydana getirmektedir. Göl kıyısındaki bataklık ve sazlıklarda yaşayan endemik, bitki, balık ve çok çeşitli su kuşları tehlike altındadır. Bu bölge ne yazık ki doğanın en fazla tahrip edildiği alanlardan biridir.

Gölün çevre köylerde yaşayan halk arasındaki adı Bahçeözü Gölü. Söylendiğine göre Ramsar[5] sözleşmesine göre sulak alan ilan edilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti 1994 yılında sözleşmeyi imzalayarak taraf olmuştur. Sözleşme 94/5434 sayılı Bakanlar Kurulu kararıyla 17.05.1994 tarihi ve 21937 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.

Bu sözleşmenin imzalanmasına müteakip uluslararası özelliklere sahip ülkemizdeki bazı sulak alanlar “Ramsar Alanı” olarak ilan edilmiştir. Bu alanların tamamı ayrıca değişik koruma statülerine sahiptir. Bu korumanın nasıl yapıldığına ilişkin ben herhangi bir doküman, belge göremedim.

Sulak alanlar; doğal veya yapay, devamlı veya geçici, sürekli veya mevsimsel, suları durgun veya akıntılı, tatlı, acı veya tuzlu, denizlerin gel-git hareketlerinin çekilme devresinde 6 metreyi geçmeyen derinlikleri kapsayan, başta su kuşları olmak üzere canlıların yaşama ortamı olarak önem taşıyan bütün sular, bataklık, sazlık ve” turbiyerler” ile bu alanların kıyı kenar çizgisinden itibaren kara tarafına doğru ekolojik açıdan su altında kalan yerler olarak tanımlanmaktadır.

1994 yılından beri Ramsar Sözleşmesine taraf olan ülkemizde;

  • Kayseri’de Sultansazlığı,
  • Balıkesir’de Manyas Gölü,
  • Kırşehir’de Seyfe Gölü,
  • Mersin’de Göksu Deltası,
  • Burdur  ve Isparta’da Burdur Gölü,
  • 1998 yılında Samsun’da Kızılırmak Deltası,
  • Bursa’da Uluabat Gölü,
  • İzmir’de Gediz Deltası,
  • Adana’da Akyatan Lagünü,
  • 2005 yılında Adana’da Yumurtalık Lagünleri,
  • Konya’da Meke Maarı,
  • 2006 yılında Konya’da Kızören Obruğu,
  • 2009 yılında Kars’ta Kuyucuk Gölü
  • 2013 yılında Bitlis’deki Nemrut Kalderası  olmak üzere toplamda 14 sulak alanımız Ramsar alanı olarak ilan edilmiştir.[6]

Karataş Gölünün suları doğal yeraltı kanallarıyla Bozçay’a bağlanıyor. Aslında göller bölgesindeki bütün göller birbirine doğal bir yeraltı sistemiyle bağlı. Ama işgüzar yerel idarelerin baskısıyla DSİ açtığı sulama kanallarıyla civar tarlalara (13 köyün geniş arazileri söz konusu) sulama olanağı sağlamış bulunuyor.

Otuz yılda gölün sularında ciddi bir azalma meydana geldi. Göl sularında % 27 oranında bir kuruma söz konusu. Burdur gölü de buna bağlı olarak su kaybı yaşıyor. Benim okuduğum bazı raporlarda (Prof. Dr. Bayram Çetin, 2009) kadarıyla Burdur gölü 1975 yılındaki 210 km kareden 90 kilometrekareye gerilemiş.Karataş gölü de aynı nedenlerle 12 kilometrekareden sekiz kilometrekareye küçülmüş durumda. Hesap meydanda korkunç oranda su kaybı söz konusu.

Bir de bu göllerde düzensiz balık avı yapılıyor. Kaçak kamış kesimi, kaçak pompalar derken el birliğiyle gölü öldürmeye çalışanlar da kendi bindikleri dalı kesen köyler. Karataş gölünün suyundan yararlanan 4 köy; Bademli, Kılavuzlar, Mürseller, Kağılcık. Burdur gölü köylerini hiç saymayalım.

Göller bölgesindeki göller büyük tehlike altındadır. Bu gidişata bir dur denmediği taktirde tüm gölleri önümüzdeki yirmi yılda kaybetmek söz konsudur. Sadece Anadolu’da değil tüm dünyada doğa katliamları süregitmektedir. [7]

Bu katliamlar sürdüğü müddetçe yeni pandemilerin ve çevre felaketlerinin ortaya çıkması kaçınılmaz olacaktır. Gölleri kurutanların aklı başına gelmedikçe , fosil yakıtlar sermaye sistemi yok olmadıkça bu sorunlar devam edecektir.


[1] https://www.youtube.com/watch?v=-H5y2DFMjaM

[2] https://www.who.int/emergencies/diseases/novel-coronavirus-2019

https://www.weforum.org/agenda/2020/04/coronavirus-and-the-climate-a-convergence-of-crises/

[3] http://ekolojist.net/iklim-krizi-nedir/

[4] https://www.wwf.org.tr/ne_yapiyoruz/iklim_degisikligi_ve_enerji/iklim_degisikligi/

[5] Ramsar Sözleşmesi sulak alanların korunması ve sürdürülebilir kullanımını sağlamayı amaçlayan uluslararası bir sözleşmedir. Sözleşme adını 2 Şubat 1971 tarihinde İran’da imzalandığı şehir olan Ramsar şehrinden almaktadır. 

[6] http://www.wwf.org.tr/?1421

[7] https://www.youtube.com/watch?v=185hhw7TYdM

Gölleri Kurutanlar[1]

Yavuz Çekirge


Freelancer


Post navigation