Albert Camus ve ünlü kitabı “Veba” . İngilizce “ The Plague” ya da Fransızcası “La Peste”. corona günlerinde okunması gereken bir roman. Türkçe’ye Veba olarak çevrilen kitap uzun yıllar edebiyat severlerin başucu kitabı olarak kalmıştır. Veba Arapça kökenli (waba) bir kavram. Bulaşıcı hastalık anlamında kullanılıyor.

1947 yılında yayınlanan roman fiktif olarak Cezair’in Oran şehrindeki bir salgın hastalık (kolera) dönemini anlatır. Roman edebiyat çevrelerinde yoğun bir şekilde tartışılmıştır.

Eleştirmenler arasında Almanya’nın ikinci savaşta Fransa’yı işgalinin alegorisi olarak konuya yaklaşanlar olduğu kadar, 1849 yılında Fransız işgalinden sonra Cezair’i kasıp kavuran kolera salgını ile ilişki kuranlar da vardır.

Corona virüsünün bir pandemi olarak ortaya çıkmasına kadar olan süreçte de bir çok eleştirmen tarafından “faşizmin alegorisi” olarak görülmüştür. Bunun ikinci savaş sonrasında yazılması ile yakından alakalı olduğu düşünülebilir.

Sanırım ilk kez dünya edebiyatında bir roman Corona pandemisi ile direk ilişki kurularak yeni okuyuculara ulaşmıştır. Dünyada bir çok yayıevi kitabı yeniden yayınlamak için kolları sıvamış vaziyette. Türkçeye Oktay Akbal tarafından Varlık yayınları için çevrilen eser, Nedret Tanyolaç Öztokat tarafından da Can Yayınları için çevrilmiştir.

Başka çevirmenler ve yayın evleri de mutlaka vardır. Bilmediğim için burada onların adlarını yazamıyorum. Bu romanı bugünlerde bir kez daha okumanın ayrı bir önemi olduğunu düşünüyorum.

Albert Camus  bu romanı bir pandemi süreci içinde yaşayarak yazmadı ama felsefi olarak insanların  içinde bulunduğu onun değimiyle “absürd” gerçekliğin sınırlarında dolaşmasıyla ve onun varoluşçu yaklaşımıyla insan doğasının topoğrafyasını çıkarma denemesiyle ayrı bir öneme ulaşmıştır.

“Absürdizm” nedir?[1]

Bugün evlerde karantina altında bunalırken biraz da bunu yaşıyoruz. “Evde kal” stratejisi ile bu salgından kurtulmayı hedefleyen ülkeler olduğu gibi virüsü yasaklayarak önleyeceklerini düşünen idareciler de var;  aslında idareciler salgının bir anda tüm insanlara bulaşarak tedavi olanaklarını ortadan kaldırmasını önlemeye çalışıyorlar.

“Evde kal ne sana bulaşsın, ne de sen başkalarına bulaştır.” Demek daha doğru. Hasta ve ölü sayıları geometrik olarak artarken bu salgının kaç kişiyi öldüreceği konusunda tahminler yürütülüyor. Geçmiş salgınlarda ölen milyonlar ve tıp biliminin geldiği seviye düşünüldüğünde bu salgında eski yıkımın olmayacağını söylemek mümkündür.

Virüsün çok şiddetli bir rahatsızlık yarattığı özellikle de solunun sistemine yerleşerek ciddi hasarlar verdiği söyleniyor. Ölümcül bir virüs. Özellikle de yaşlılar ve kronik hastalıkları olanlar  için “ölümcül”  deniyor. Altmış beş yaş üstüne daha çabuk bulaştığı, bağışıklık sistemi zayıf olan yaş gruplarında ( ki bunlara “risk” grupları deniyor) ölüm oranlarının yüksek olduğu ifade ediliyor.

Bazı ülkelerde (Türkiye dahil )risk gruplarına  sokağa çıkma yasağı kondu.

Bu ayrıştırma maalesef birden bire toplumda var olan “ötekileştirme” sendromunu tetikledi. Belki de bu ölümcül felakete bir suçlu aranıyor. Nitekim  bazı gençler sokakta yürüyen “yaşlı görünen” halka ellerinde maskelerle ve kolonya şişeleriyle saldırıp cep telefonlarıyla kendilerine göre video mesajları çekip yayınladılar.

Gençlerin bu davranışı çok büyük bir tepki aldı. Sosyal medya derhal negatif tepki gösterdi. Halkın bu tür felaketlerde birbirine karşı durmasının mümkün olmadığı da ortaya çıkmış oldu.

Albert Camus’a dönelim.

“16 Nisan sabahı  Doktor Bernard Rieux muayenesinden çıktı ve sahanlığın ortasında ölü bir fareyle karşılaştı.” 

Böyle başlıyor roman. Ama daha önce Oran kasabasını tarif ediyor. Sanki Cezayir’deki bir sahil kasabası değil de yazarın doğup büyüdüğü Fransızların işgalindeki hayal ettiği kasaba. Absürd bir kasaba. Okuyucu için hiçbir şey kesin değil. “Geometrik faşizmin felsefi taklidi” gibi tanımları yapan eleştirmenler de var.

Örneğin 3 eylül 2018 tarihinde “Kayıp Rıhtım” adlı web sitesinde yazan sosyolog Seray Soysal romana “faşizm” penceresinden bakıyor. Hangi faşizm? Diye sormak gerek. Sistemin yarattığı bir “veba”, ölümcül bir salgın hastalık. Makaleyi yazdığı günlerde corona virüs henüz ortaya çıkmamıştı. Romana bir “başkaldırı” romanı olarak bakmak doğru olabilir mi?

Yani hayata başkaldırmak gibi absürdizmin kulvarında bir yaklaşım, insanların kendilerine hayatın yaşanmaya değer olup olmadığını sormalarına neden olmuş olabilir mi? Din adamları bu salgın karşısında hemen “imtihan” kartını oynarlar.

Bakıyoruz şimdi corona günlerinde “diyanet işleri başkanlığı” belirli yaklaşımlarda bulunmak ihtiyacını hissediyor. Bazı çevreler virüsün Türkiye’ye “Umreciler” tarafından getirilmiş olabileceğini söylüyor. Bu bilgiyi teyid edercesine AKP Isparta Milletvekili Recep Özel, “İlimizde şu an 268 pozitif vaka vardır. Ancak bu vakaların 245’i misafir ettiğimiz umreden dönen vatandaşlarımızdır” diye twitter’e demeç veriyor sonra da bu demecini siliyor.

Aslında yıllık umreye gidenlerin sayısı üç yüz bin civarında. Bu yıl şubat ve mart döneminde  yaklaşık elli bin kişinin umreye gidip döndüğü varsayılabilir. Bunların yarısı karantinaya alınmadan evlerine gönderilmiş geri kalanlar ise absürd bir biçimde öğrenci yurt yatakhanelerinde toplu halde izole edilmeye çalışılmıştır.

Camus’ün eserlerinde sorguladığı bazı konular var:

“Tanrı ona inanmamızı engelleyen kötülüklerle dolu bir dünyayı acaba neden yaratmış olabilir_”  ya da “insanın bir doğası var mıdır?”.

Din adamlarının hemen hemen sürekli tekrar ettikleri “tanrının krallığı” ya da “cennet” var mıdır?  Din adamlarının söyledikleri gibi vebanın insanların işledikleri günahların diyeti olarak tanrı tarafından gönderilen bir ceza olduğunu kim düşünebilir?

“Bir gün öleceğini bilerek her gün aynı işi sürekli yapmaya devam eden insanın doğası nasıldır?

Albert Camus Soren  Kierkegaard (1813-1855) etkisiyle yazdığı “korku ve titreme”ve Martin Heideger etkisiyle yazdığı “Sisifus Söylemi” eserlerinde  varoluşun absürd olduğunu ve insanların ortak bir doğası olmadığını ileri sürer.

“Aklını kaybedenlerin ancak tanrıyı bulabileceğini “ söyler.  

Veba’nın ana fikri giderek romanın sonuna doğru belirginleşir.

Veba hiçbir zaman yok olmaz. Herkesin içinde derinde bir yerlerde saklanır. Bir gün yeniden ortaya çıkmak için bekler. Hiçbir insan tam bağışıklık kazanmaz. Veba bir denge sorunu olarak içten içe saklandığı yerde pusuda bekler.


[1] Absürd:  Absürdizm

Edebiyat, sanat ve felsefede kullaılan bir terimdir. Abes, saçma, anlamsız,akla ve gerçeğe aykırı. gereksiz, lüzumsuz, yersiz, boş  ve uyumsuz anlamlarına gelen bir sözcük ve terimdir.

Absürd  düşünce İkinci Dünya Savaşı’nı yaşayan insanların  yaşadıkları  korku güvensizlik ve kaoslar içinde oluşan bir felsefe ve sanat anlayışı olarak şekillendi. 19 yy dan itibaren sanayileşmenin , köyde kente göç olgusunun ve kapitalist güç ile sermayenin altında ezilerek  tanımadığı uyumsağalayamadığı kentlerde  diğer insanlara yabancı kalan ve uyum sağlamayan insanlar vu çocuklarının ruh dünyaları bu akımları besleyen diğer etkenler olmuşlardır. S anayi Devrimi veI. Dünya Savaşı, Nietzsche gibi  “Tanrı Öldü!” diye bağıran düşünürler çıkarmaya başlamış, yaklaşık elli milyon kişinin öldüğü  II. Dünya  savaşından sonra yaşamın anlamı üzerinde düşüneneler çok çoğalmış  abzürdizmin ve  Varoluşçuların ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır.

Abzürd terimi daha çok varoluşçular tarafından kullanılmış. İnsanın , evrenin  tesadüfen oluştuğunu, evrenin ve  diğer her şeyin hiç  bir anlamının olmadığını savunan  bir terim olmuştur. Kaynak: https://edebiyatvesanatakademisi.com/edebiyat-terimleri-mazmunlar/absurd-ve-absurdizm-nedir/4839

Veba: Albert Camus

Yavuz Çekirge


Freelancer


Post navigation