Dağlardan gelen yağmur sularının açtığı yarıklarda ağaçlar, çalılar ve çiçekler  belirgin. Ama yamaçlarda ağaç yok sadece  çalılar, sığır kuyrukları ve geven görülüyor. Oysa bu irtifada ardıç ya da huş ağaçlarının olması gerekiyor. Ağaçlara ne olduğunu anlamak için çok kapsamlı bir araştırma yapmak gerek. Yangın mı, kuraklık mı, yoksa baltalı insanlar mı? Belki de üçü birden. Munzur’un bir bölümü çıplak diğer bölümü ise orman. Çalılara gelince geven    mucize bir bitki. Toroslarda hemen hemen her yerde görülüyor. İlk kez geven bitkisini Söbüce yaylasında tanımıştım. Daha doğrusu doğa yürüyüşüne gittiğimiz “veteran”[1]  rehberimiz uzun uzun anlatmıştı. İki bin kadar türü bulunurmuş. Heyelanı önlermiş. Çobanların soğuk gecelerde yakıp ısındığı, suda kaynatıp içildiğinde bir çok hastalığa şifa olduğu ve daha bir çok faydası olan dağlardaki mucize imiş geven. Sığır kuyruğu da bir başka tür. Onun da faydaları saymakla bitmez. Dağlarda yetişen çalıların hemen hemen hepsi tedavi amaçlı kullanılabilir. Ama tek şartla nasıl ve nerede kullanılacağını bilmek gerek. Bakıyorum Munzur dağları  uzayıp gidiyor. Ufuk çizgisinde bir çizgi haline geliyor. Bir günde ya da bir haftada bu dağları tanımanın imkanı yok.

 

 

Munzur bizi çağırıyor ama amacımız farklı. Dağ tırmanışı için burada değiliz. Sonbahar renklerini yakalamak için buradayız. Yaban hayatı çok belirgin. Kar bu bölgede çok yağdığı için bitkilerin de hayvanların da bu sert iklime ayak uydurması gerekli. Yaprak döken ağaçların arasında bir tür huş ağacı bu bu sarp dağlarda yaşayabilir. Güney batı yönünde derin vadilerin  bulunduğu yaylalara doğru gidiyoruz. Yolda kimlik kontrollerine alıştık artık. Kalekolların yer aldığı dağların arasından yayla yollarından ilerliyoruz. Buralar kavak, meşe ve ardıç  ormanlarının bulunduğu yerler. Sanırım huş ve akçaağaç türleri de var. Sonbahar renklerini görmeye başlıyoruz. Sarı, turuncu ve kırmızı yapraklar bizi karşılıyor. Huş ağacının en belirgin özelliği beyaz gövdesi esasında. Dar yayla yolları yer yer heyelan nedeniyle bozulmuş. Tehlikeli geçişler yapıyoruz.

Faruk Akbaş’ın dört çarpı dört aracı olmasa bu yollarda ilerlememiz çok zor. Vargit (crocus)  çiçek tarlaları  her yerde. Sonbaharın habercisi bu çiğdemler. Anadolu’nun her yerinde yüzlerce türü var. Rehberimiz Akın  Gedik yaylacıların artık kışlıklarına döndüklerini söylüyor. Artık yaylalar soğuk oluyormuş. Evler boşaltılmış. Artık güvenlik nedeniyle mi yoksa soğuktan mı söylemek zor. Jandarma sık sık yayla evlerinde kontroller yapıyormuş. Belli ki bu dağlarda kimsenin kalmasını istemiyorlar. Terör konusu hassas bir konu. Bu yaylalarda yaşayan ahalinin  terör gruplarına iaşe sağladığını ileri süren jandarma yaylaları boşaltıyor. Oysa bu doğru mu pek bilen de yok. Aklıma yıllar önce bir strateji uzmanının söyledikleri geliyor. “Gölde balık avlamak istiyorsan gölün suyunu boşaltman gerek. O vakit bütün balıkları avlayabilirsin.” Bu stratejiye göre eğer dağlarda kimsenin teröristlere iaşe sağlamasını istemiyorsan köyleri boşaltalım zihniyeti bu. Buralarda yayla evi olanlar evlerini satmak istiyorlarmış ama alıcı olmadığı için para etmiyormuş. Halk şehirlere taşınıyor. Tarlasını ekemiyor, besicilik yapamıyor dolayısı ile geçimi yok. Göç etmek zorunda kalıyor. Büyük şehirlere, Avrupa ülkelerine gidenlerin sayısı hiç te az değilmiş.

Uzmanlara göre  Zazaların yaşadıkları bu topraklarda tarihsel olarak ciddi bir göç gerçeği var.[2] Zazaca konuşulan bu bölgede yani İçDersim (Tunceli), Bingöl, Elazığ, Doğu-Erzincan ve Kuzey-Diyarbakır Zazacanın en yoğun konuşulduğu bölgelerde Kürtçe (Kurmançi) en yaygın dil olma özelliğini gösteriyor. Sivas’ın doğusunda bulunan Koçgiri ve Karabel bölgesi olarak da bilinen Kangal, Zara, Ulaş, İmranlı, Divriği, Hafik ve Tokat’ın Almus, Gümüşhane’nin Kelkit ve Şiran, Muş’un Varto, Erzurum’un Hınıs, Tekman, Çat, Aşkale, Adıyaman’ın Gerger, Urfa’nın Siverek, Malatya’nın Pötürge ve Arapkir, Siirt’in Baykan, Bitlis’in Mutki, Kayseri’nin Sarız, Aksaray, Kars’ın Selim ve Ardahan’ın Göle ilçesinde de Zazaca konuşanlar vardır. Eskiden hemen hemen tüm alanlarda konuşulan dil Ermenice ve kısmen Süryaniceydi.[3]

Dersim’den söz ederken sık sık karşımıza çıkan soru esasında Zazalar’ın Kürt olup olmadığı konusuydu. Yine uzmanlara göre bu konu çok tartışmalı bir konu.  Ömer Kahraman’ ın yüksek lisans tezinden  bir alıntı yapalım:

“ Zazalar, birçok kaynakta Kürt olarak nitelendirilirken kimi kaynaklarda da Türk oldukları iddia edilmektedir. Ancak Zazaları bağımsız bir etnik grup olarak değerlendiren iki doktora tezinin yanı sıra birçok master tezi ve bilimsel makale de bulunmaktadır: Kazım Aktaş (1999), Hüseyin Çağlayan (1995), Kahraman Gündüzkanat (1997), Krisztina Kehl-Bodrogi (1998), Selahattin Tahta (2002), Hülya Taşçı (2006), Gülsün Fırat (2010: 139), Eberhard Werner (2012), Esther Schulz-Goldstein (2013).”

Benim bu soruyu yönelttiğim Dersimli arkadaşlar tartışmaya katılmak istemediler. Yine de aşağıdaki açıklamayı yaptılar.

“Ben bu konuya pek girmek istemiyorum. Çok tartışılan bir konu bu ama şu kadarını söyleyeyim biz konuştuğumuz dile Kırmançiki, kendimize Kırmanç, yaşadığımız yere de Kırmanciye beleke diyoruz.”

Çok güzel bir cevap aslında. Ama bu Alevi Zaza’ların tanımı diye biliniyor. Sünni Zaza’lar ise farklı şekilde kendilerini tanımlıyorlarmış. “Kharr” (Sünni Kürt), “Kırdaş” (Alevi Kürt),”Kırdeski” (Kürtçe). Liste uzayıp gidiyor. Benim bildiğim tek şey: Kürtçe ve Zazaca’nın iki farklı dil olduğudur. Akraba dil ailesinden oldukları da kesinlik kazanmıştır. Klasik Pers dilleri arasından gelişen ayrı kollara ait iki farklı  dil olarak ele alınması gerekir. Modern dilbilimi ve sosyal antropoloji metotları uygulanarak bu iki farklı dilin ve bu dilleri konuşan toplulukların tanımlanması gerekir. Munzur Üniversitesi, yıllarca Avrupa’da yaşayan, Zazaca üzerinde çalışmalar yapan hocaları üniversiteye getirerek Edebiyat Fakültesi bünyesinde Zaza Dili ve Edebiyatı Lisans Bölümünü 2012 yılında açtı. Aynı yıl Bingöl Üniversitesinde Zaza Dili ve Edebiyatı lisans bölümü açılmadan önce Yaşayan Diller Enstitüsü açılmıştır. Enstitü Zaza Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı ve Kürt Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı alanlarında hizmet vermektedir. Bu üniversitelerde eğer belirli kısıtlamalar olmazsa eğitim alan öğrenciler arasından lisans üstü bilimsel çalışmalar yaparak bizi aydınlatacak olanlar mutlaka çıkacaktır. Bu çalışmaları görmeden kesin bir sonuca varmak mümkün değildir. En azından benim için öyle. Tunceli’ye yaptığım seyahatlerde halkın çok farklı olduğunu gördüm. Farkındalığı yüksek, saygılı, doğaya değer veren, barışçı ve  mütevazi insanlar olarak gördüm Dersimlileri. Büyük şehirlerde görülen “çürümüş değer yargıları”ndan uzak  bir toplumsal yapı var oralarda. Burada çürümüşlüğü “decadance” anlamında kullanıyorum. Benim demokrasi anlayışımda farklılıkların birlikteliği esastır. Bunu devletin gücüyle zor kullanarak tek bir yöne çekmek  demokrasiyle bağdaşmaz. Zaten gücü elinde tutanların demokrat olma gibi bir eğilimleri de yoktur. Bir zümrenin devletin gücünü ele alarak diğer zümreleri baskı altına alması siyasi olarak farklı bir ideolojiyi temsil etmektedir.

Munzur her geçtiği yeri cennete çeviriyor. Şimdi iki bin metre üzerindeki bu yaylalardan Munzur’u görüyoruz. Kıvrıla kıvrıla akıp gidiyor. İki yanında sarı ve turuncu renkli ağaçlarla tam bir sonbahar şöleni sunuyor bize. Munzur Vadisi boyunca akıp gidecek sarı ve turuncu yaprakları ve kırmızı benekli alabalıkları Keban Gölü’ne taşıyacak. Tırmanmaya devam ediyoruz. Karşı tepelerdeki yapılar giderek küçülüyor. Orman dokusu daha da sıklaştı. Sonbahar renk dokusu tüm güzelliğiyle etrafımızda. Yayla yollarını bilmeyen biri buralarda kaybolup gidebilir. Ormandan çıkıp dar bir yoldan iyice tepeye çıkıyoruz. Rehberimiz artık durabileceğimizi söylüyor. Bu nokta bu bölgenin en yüksek noktasıymış. Fotoğraf çekmek için ideal bir nokta. Hem öğle yemeği yiyeceğiz hem de fotoğraf çekeceğiz. İşe koyuluyoruz. Sabah kahvaltısından kalan şavak peyniri, zeytin, bal, domates, salatalık, biber ve pidemiz var. Çayımız yok. Oysa küçük bir kamp ocağı ve tenceresiyle harika bir çay demleyebilirdik. Ekipman meselesi. Ben tripodumu kurup time lapse’e başlıyorum. Her yer fotoğraf. Huş ağaçları, sarı turuncu yapraklarıyla ve beyaz gövdeleriyle  meşe ve ardıç ağaçları arasında çok dikkat çekici. Bu coğrafyada sonbaharın renklerini taşıyan ağaç da huş  ağacı bana kalırsa. Orta ve batı Karadeniz bölgelerinde yaygın olarak görülen huş ağaçları  tüm Munzur vadisi boyunca  bizi selamlıyor. Bu sert iklime uygun olan  huş yaygınlık gösteriyor anlaşılan. Huş ağacının bir çok türü var. Araştırmalarıma göre elliye yakın türü varmış.  Rize huşu (Betula browicziana  ), Kafkas tüylü huşu (Betula litwinowii  ), Kızılağaç yapraklı huş (Betula medwediewii  ), Sarkık huş (Betula pendula  ), Geriye kıvrık huş (Betula recurvata) türleri doğal olarak yetişmekteymiş. Bir şifa kaynağı huş ağacı. Binlerce yıldır insanlar tarafından şifa olarak kullanılıyor. Eminim Dersim’in kadim bilgeleri de huş ağacının şifasını kullanmışlardır.

Korkunç bir gürültü duyuluyor. Karşı dağdan bir duman yükseliyor. Ne olduğunu anlamaya çalışıyoruz. Kalekolun bulunduğu noktadan çıkıyor duman. Koyu renkli bir duman bu. Rehberimiz çok endişeli. Eğer kalekola saldırı olduysa bu dağdan biz zor ineriz diyor. Vakit kaybetmeden hemen toparlanıp araca atlıyoruz. Yavaş yavaş geldiğimiz yolu hızla iniyoruz. Sanki sorumlu bizmişiz gibi bir psikolojiye giriyoruz. İlerde duman giderek büyüyor. Büyük bir olasılıkla dönüş yolumuz jandarma tarafından kesilmiş olacak. Sorgu sual derken tutuklanmamız bile mümkün. Fotoğraf çektiğimizi hangi bilinçteki adamlara anlatabileceğiz acaba? Bu endişeler içinde ana yola çıkıyoruz. Yol üzerinde bir çayevinde durup ne olup bittiğini öğrenmeye çalışıyoruz. Kimsenin hiçbir şeyden haberi yok. Patlamayı duymuşlar ama nereden geldiğini bilmiyorlarmış. Birkaç jandarma aracı geçmiş ama hepsi o kadar. Muamma bir patlama. Hiçbir şey öğrenemedik. Ama kesin olan şey bunun bir saldırı olmadığıydı. Eğer bir saldırı olsaydı yollarda barikat olurdu. Otele dönmek en akıllıca iş olacaktı. Yarın ola harman ola deyip yola koyulduk.

 

Akşam yemeğimizi Cuba Café ‘de yiyeceğiz. Bu “bistro” tipi diyebileceğimiz mekan Senem – Deniz Yerlikaya çifti tarafından işletiliyor. “Binkelam” adlı internet sitesinde Cuba Café hakkında Aktan Uslu’nun bir yazısı dikkatimi çekti yazıdan bazı bölümlerden alıntı yapıyorum: Yazı, 7 Haziran 2017 tarihli, dolayısıyla Fatih Mehmet Maçoğlu’nun “Komunist başkan”, Ovacık belediye başkanı olduğu zamanı düşünmek gerek.

 

Senem Yerlikaya,  Ovacık Belediyesi’nin üç TKP’li meclis üyesinden biri. Belediye meclisindeki TKP’li tek kadın üye. Mecliste HDP’nin beş meclis üyesinden de üçü kadın. CHP’nin tek meclis üyesi ise erkek. (….)  37 yaşındaki Deniz Yerlikaya, Cuba Cafe’nin kurucularından ve Senem Yerlikaya’nın eşi. Okul ve askerlik yılları hariç yaşantısı hep Ovacık’ta geçmiş. Babası bakkalmış. Uzun yıllar baba mesleğini yaptıktan sonra bu sektöre yönelmiş. Bakkalı şimdi abisi işletiyor. Kafeyi aslında sadece eşi için açmışlar ancak çocuk olunca kendisi ilgilenmeye başlamış. İsim tercihinde ise etken şu: “Küba yoksul ama mutlu insanların ülkesi. Ovacık da öyle; yoksul ama mutlu insanların ilçesi, siyaseten de mutlu…” Dilan Öter ve Sevgi Tutum, Cuba Cafe’nin gülen yüzleri. Mekan sabahları 08.00’den itibaren hizmete açılıyor. Dilan Öter ve Sevgi Tutum’un sabah 10.00’dan başlayan mesaileri gecenin ilerleyen saatlerine kadar mesaiyi sürüyor. Ovacık’a dair yöresel lezzetler onların elinde şekillenip servis ediliyor.”[4]

Cafenin çok samimi bir havası var. Dilan Öter yüksek enerjisiyle tek başına herkese servis yapıyor. Menüde bilinen yemeklerin dışında yöresel tatlar da servis ediliyor. Fasülye kavurması çok lezzetli. Hava birden bire soğuyor. Güneş battıktan sonra on onbeş derece düşüyor sıcaklık. Zaten bu seyahatin tümüyle alakalı “yağmurlu” meteoroloji raporlarını görüp moralimiz bozulmuştu ama geceleri yağmurlu gündüzleri güneşli havalar keyfimizi yerine getirdi. Çaylarımızı da içip odalarımıza çekiliyoruz. Otelin yola bakan tarafındaki bir odaya geçtiğim için çok memnunum. Hem ilerde Munzur’u görüyorum hem de oda sıcaklığı çok iyi. Gök gürültüleri çoğalıyor. Munzur dağları üzerinde çakan şimşekler mistik bir hava yaratıyor. Perdeleri açıp yağmuru ve dağların ve Munzur Suyu’nun üzerinde çakan şimşekleri izliyorum. Pencereyi aralıyorum. Tertemiz serin dağ havası içeriye doluyor. Yağmur yavaş yavaş başlıyor sonra hızlanıyor. Otelin altındaki kahvehane tenhalaşıyor. Herkes evine gidiyor.  Belli ki bu yağmur sabaha kadar yağacak. Yatağa yatıyorum. Bir süre yağmuru seyrediyorum. Yağmurun sesi ninni gibi gelmiş demek ki dalmışım.

 

 

Sabah uyandığımda gözlerime inanamadım. Tüm Pulur vadisini sis kaplamıştı. Uzakta sisler arasında huş ağaçlarının tepeleri görünüyordu. Güneşin doğmasına daha yarım saatten fazla vakit vardı ama sis şimdiden her yeri kaplamıştı. Muhteşem bir doğa olayı. Dün gece yağan yağmur ve ardından ısınan hava Munzur üzerinde kalın bir sis tabakası oluşturmuştu. Saat 06:10. Hemen giyiniyorum. Kamera çantamı  alıp kendimi dışarı atıyorum. Sisler içinde Munzur’a doğru yürümeye başlıyorum. Burada bütün yollar Munzur’a çıkıyor. Huş ağaçlarının beyaz gövdeleri alacakaranlıkta pırıl pırıl parlıyor. İlerde bakıyorum sisler arasında fotoğraf çeken biri daha var. Kim olduğunu çıkaramıyorum. Belli ki bizden biri değil. Uzun otlar arasından yürüyüp sisler içinde kayboluyor. Fotoğraf için çok az vakit var. Munzur’u sisler içinde çekmek için nehir kenarında hızla ilerliyorum.

Peşime köpekler düşüyor. Bu hafta da şansım köpeklerden yana açık. Geçen gün Ballıkayalar kanyon yürüyüşünde de dereyi geçerken iri çoban köpekleri saldırmıştı. Kaç yıldır doğada yürüyüş yapıyorum. Artık saldırgan köpeklerden nasıl kurtulacağımı biliyorum. Birinci ders kesinlikle kaçmayacaksın. Yerinde hareketsiz duracaksın. Eğer onlar ilerliyorlarsa yerden birkaç taş alacaksın. Çok fazla yaklaşmalarına izin vermeden taşları onlara doğru fırlatacaksın. Ama yaralamak için üstlerine değil korkutmak için önlerine atacaksın. Sonra sen onların üzerine doğru ilerleyeceksin. Yine bir iki taş atacaksın. Bunun yeterli olması gerekiyor. Eğer kaçıp gitmezlerse başın dertte demektir. “Cici köpek “ kavramı artık geçerli değil “vahşi köpek” kavramıyla karşı karşıyasın. Köpekleri çok severim. Ama bu saldırgan köpekleri değil. Sahipleri bu köpekleri yanlış eğitiyor. Vahşileşmeleri için, her yabancıya saldırmaları için eğitiyor. Hasta ruhlu adamlar. Oysa gerçek çoban köpekleri durup dururken saldırmaz. Her neyse taşları atınca köpekler kaçıp gidiyor. Ben de fotoğraf çekmeyi sürdürüyorum. Munzur üzerindeki sisi de çektikten sonra nehir kıyısındaki huş ağacı siluetlerine yöneliyorum. Güneş artık doğmak üzere. Tam o sırada telefonum çalıyor. Faruk Akbaş arıyor. O da çekime çıkmış. Ekibin geri kalanını ve Umut Ayata’yı da alıp  çekimlere başlıyoruz. Demir köprü üzerinde ters ışıkta çekimler yapıyoruz. Sis tüm ovayı kaplamış, mistik bir hava oluşmuş. Umut Ayata Akın Gedik’in bizi Kayak evinin olduğu tepelerde Ovacık panoraması çekimi için beklediğini söylüyor. Kaldığımız otelin duvarlarında  Akın Gedik’in çektiği fotoğraflar çerçevelenmiş olarak asılı. O fotoğraflardan birinde Ovacık panoraması fotoğrafını görünce bizi o fotoğrafı  çektiği yere götürmesini rica etmiştik. Demek unutmamış. Sis içinde çekim yapan da oymuş. Örümcek ağlarının fotoğraflarını çekiyormuş. Kayak evinin bulunduğu tepe yaklaşık bin beş yüz metre irtifada. Kayak evi  ve pisti 2015 yılında hizmete girmiş. Bin iki yüz metre uzunluğunda bir pisti varmış. Mart ayı sonunda Ovacık’a  geldiğimizde  kayak kayanlara rastlamıştık. Nisan sonuna kadar sürüyormuş kayak mevsimi. Munzur’un sisler içindeki görüntüsü gün doğumunun kızıllığına karışıyor. Bir fotoğraf tutkunu daha fazla ne isteyebilir ki?

Sis yavaş yavaş dağılıyor, Munzur tepelerine doğru çekiliyor. Huş ağaçlarının sapsarı yaprakları parlamaya başlıyor. Kahvaltımızı geç te olsa Munzur kıyısında Umut Ayata’nın bildiği bir yerde edeceğiz. Yüzümü Munzur suyunda yıkayıp arınacağım. Nehir kıyısında bir plaj tesisi kahvaltımız edeceğimiz yer. Yaz mevsiminde burası dolar taşarmış. Fotoğraflara bakılırsa modern bir plaj. Her yazlık yerde olan görüntüler burada da var. Fazlası var eksiği yok. Bronz tenli bikinili kadınlar, erkekler Munzur sularında yüzüyor güneşleniyor, çardak altlarında yemek yiyorlar. Akşamları da  canlı müzik varmış. Tesis mevsim dolayısıyla kapalı olduğu için kahvaltımızı kendimiz hazırlıyoruz. Umut Ayata tesisin işletmecisini tanıyormuş. Biz nehir kenarında kahvaltı ettirmek istemiş. Çok da iyi yapmış. Kahvaltımızı ettikten sonra yola koyuluyoruz.

Bugünkü programımız dün gittiğimiz yönün aksine Munzur Akbaba tepesini sağımıza alıp İliç yönüne gideceğiz. Önce Munzur’un çıktığı “gözeler” e  gidecek sonra birkaç köye uğradıktan sonra  Seristan Nene’yi ziyaret edeceğiz. Daha sonra İliç yolundaki doğal ceviz ormanını fotoğraflayacağız.

(Devam Edecek)

 

[1] İngilizce : emekli asker

[2] Yüzlerce yıldır süren bir göç dalgası.

[3] Ömer Kahraman, Yüksek Lisans Tezi, Fırat Üniversitesi, Elazığ 2010

[4] Kaynak: https://www.binkelam.com/tunceli-ovacik-mekanlari-cuba-cafe/

 

Dersim’de Sonbahar III

Yavuz Çekirge


Freelancer


Post navigation