Adalet kavramı ilk çağlardan bu yana tartışılıyor. Tarihsel süreç içinde siyasi gücü elinde bulunduran zümre, genellikle yargı gücünü ve kanunları muhalefet eden siyasi oluşumları  ortadan kaldırmak için kullanma yolunu dener. Kuvvetler ayrılığı prensibiyle işleyen demokrasilerde bu risk yoktur. Öte yandan dikta rejiminin uygulandığı ülkelerde bu büyük ölçüde görülen bir yöntemdir.

 

Sokrates’in ölüm cezasına çarptırılması iyi bir örnek teşkil eder. MÖ 399’da Atina şehir devleti bir başka şehir devleti olan  Sparta ile yaptığı  savaşı kaybetmişti. İktidarda  Otuz Zalimler denilen bir rejim egemendi. Bu zalim grup, toplumu savaşa sevk eden ve bazıları Sokrates ile ilişkilendirilen bir grup insanı ortadan kaldırmakla itham ediliyordu. Öte yandan Sparta savaşında büyük can ve mal kayıplarına uğrayan Atina şehir devletine bir suçlu gerekiyordu. İktidar tarafından  suçlu görülen mağdur Sokrates olmuştu. Sokrates fikirleriyle bir çok kişinin gözüne batıyordu. İhanetle ve gençleri yoldan çıkartmayla (terör) suçlanan Sokrates ölüm cezasına çarptırıldı. Sokrates öğrencisi Platon’un kaleme aldığı ünlü “savunma” “Apology” metninde kendini savunur:

 

Sokrates gençleri veya başkalarını yoldan çıkarmadığını  çünkü kendisinin onlara öğretecek bir şeyi olmadığını söyler; tek yaptığı icat ettiği diyalektik metodu ile insanlarla kurduğu diyaloglarda  öğrenme girişimlerinde bulunduğunu; sorular sorup, cevapları sınayarak değerlendirdiğini bildirir. Sokrates jüri üyelerine,  Apollo  Delphi Kahini’nin  (Pytha)  kendisini Atina’nın  en bilge adamı olarak nitelediğini insanlarla kuracağı ilişkilerde bilgisini kullanmasını öğütlediğini anlatır. Delphi  Kahini’nin “Kendini Bil” öğüdünü tutarak doğruları söylediğini kendini yargılayanlara anlatmaya çalışır. Bilindiği gibi tüm ısrarlara rağmen suçlu olduğunu itiraf etmeyi kabul etmez ve zehir içerek intihar eder. Atina devletini Sparta ile savaşa sürükleyen iktidar beceriksizliğini örtmek için kurguladığı yargılama yöntemiyle muhalif  felsefeci Sokrates’i  ortadan kaldırmıştır.

Diğer bir örnek ise Hitler’in öncülük ettiği Nazi partisi  1933’te iktidarı ele geçirince bu  Almanya için basit bir iktidar değişikliğinden çok toplumsal yaşamın her alanına nüfuz eden ve her türlü muhalefetin tasfiyesiyle sonuçlanan, “Almanya’nın Nazi Süreci”ni de başlatan bir dizi siyasi olay olmuştur.

Nürnberg Yasaları olarak bilinen bir dizi yargı reformuyla öncelikle tüm muhalefeti ortadan kaldırmayı hedeflemiş “Cermen” soyundan olanlara “Aryan” tanımıyla özel vatandaşlık hakları tanırken aryan olmayanları, özellikle de Yahudileri  cezalandırma yoluna gitmiştir. Yahudi soykırımını tetikleyen yasalar Nürnberg yasalarıdır. Naziler tüm iktidarları boyunca 1933-1945 ülkedeki tüm muhalefeti ve Yahudileri bu  yasalarla ortadan kaldırmışlardır.

İktidarın siyasi gücü elinde tutmak için başvurduğu yöntemlerden biri de yargı erkini kontrolü altında tutmaktır. Bunu birkaç şekilde yapar. Birincisi mevcut yasalara ilave maddeler getirerek kapsamını kendi siyasi çıkarlarına uygun hale getirir. İkincisi ise hakimler ve savcılar yüksek kuruluna ve Yargıtay, sayıştay, YSK ve anayasa mahkemesine siyasi atamalar yaparak yargı erkini etkileme yoluna gider.

“Hakimlerin ve Yargının Bağımsızlığı Tehdit Altında” başlıklı bir yazılı değerlendirme yapan Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Dunja Mijatovic, Türkiye’deki yargının bağımsızlığına ilişkin görüş bildirdi. “Bazı hükümetler ve politikacılar yargı bağımsızlığını, tarafsızlığını ve verimliliğini korumak ve güçlendirmek yerine, yargıya müdahale ediyor ve hatta hakimlere yönelik tehditlere başvuruyorlar” dedi. Burada özellikle Türkiye’deki yargı sistemini  de dikkate getiren Mijatovic insan hakları ihlallerine vurgu yaptı.

Mevcut iktidarın uzun bir süredir yargı organları vasıtasıyla HDP üyelerine yönelik yürüttüğü “terörist” kampanyası sonucunda,  “suç işlemek amacıyla örgüt kurmak”, “terör örgütü üyesi olmak”, “silahlı terör örgütüne üye olmak” ve “örgüt adına suç işlemek” gibi gerekçelerle birlikte uzayan bir liste mevcut.

İsnat edilen suçlar arasında; “Türkiye Cumhuriyeti’ni alenen aşağılamak, terör örgütü propagandası yapmak, Türk milletini, Cumhuriyeti ve TBMM’yi alenen aşağılamak, Cumhurbaşkanına hakaret, devletin askeri ve emniyet teşkilatını alenen aşağılamak, terör örgütü PKK propagandası yapmak, halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek, kamu görevlisine görevinden dolayı hakaret, 298 sayılı kanuna muhalefet, örgüte bilerek ve isteyerek yardım etmek, 2911 sayılı kanuna muhalefet, hakaret, suç işlemeye alenen tahrik, kanunlara uymamaya tahrik, kamu görevlisinin aleyhine iftira, suç işlemeye tahrik ve suç işlemeye azmettirme, devletin birliği ve bütünlüğünü bozmaya teşebbüs.” Vb. gibi iddialarla tutuklanan seçilmiş milletvekilleri ve belediye başkanları yandaş  medya organları tarafından yargısız infazla kamu nezdinde suçlu gibi gösterilmişlerdir. HDP eşbakanı Selahattin Demirtaş iki yıldır tutuklu bulunmaktadır. HDP’nin güneydoğu Anadolu illerindeki siyasi tabanı tahrik edilerek OHAL kapsamında halka aşırı şiddet uygulanmaktadır. Diyarbakır, Mardin ve Van seçilmiş belediye başkanları yerine yukarıdaki gerekçelerle içişleri bakanlığı kararıyla el çektirilmiş yerlerine kayyımlar atanmıştır.

Bir diğer Ankara uygulaması  ise  CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’nun yedi yıl önce sosyal medyada yaptığı paylaşımlara yukarıda toplu halde yer verdiğimiz suçların isnat edilerek yıldırım hızıyla on yıla yakın hapis cezası verilmesidir.

Bu hamlenin özellikle İstanbul büyükşehir belediye başkanlığı seçimlerinde  Canan Kaftancıoğlu’nun kampanyada oynadığı pivotal rol nedeniyle iktidarın intikam almak amacıyla içişleri bakanı talimatıyla gerçekleştirildiği söylentisi var.

Doğru olup olmadığını bilemeyiz ama bu isnat edilen suçların AKP hukukçularının ortak çalışmasıyla bir tür “Nürnberg Kanunları” ruhuyla kaleme alındığı ileri sürülmektedir. Bunu bir hukuk sitesinden alıntıyla açıklığa kavuşturalım.

“Cumhurbaşkanına hakaret suçu, hakaret suçunu düzenleyen genel hükümlerden ayrı olarak TCK 299’da özel bir madde şeklinde düzenlenmiştir. Cumhurbaşkanına hakaret suçu ile makamın değeri konusunda toplumun sahip olduğu duygu ve düşünceleri sarsan, cumhurbaşkanlığı makamının şeref ve saygınlığına zarar veren fiil ve sıfatların isnat edilmesinin veya sövme fiillerinin cezalandırıldığı ileri sürülmektedir.

Maddenin düzenleme biçiminden anlaşıldığı üzere, Cumhurbaşkanına hakaret suçu ile Cumhurbaşkanlığı makamının fonksiyonları, işlevi, yerine getirdiği görevi değil, hukuksal bir kavram olarak Cumhurbaşkanının “şerefi” korunmak istenmektedir.

Cumhurbaşkanına hakaret suçu, uygulamada eleştiri niteliğindeki söz ve davranışların da hakaret olarak cezalandırılmasına neden olduğundan ceza hukukunun genel ilkelerine aykırı bir düzenlemedir. Genel hakaret suçu, tüm kamu görevlilerinin de dahil olduğu herkes için TCK md.125’de düzenlenmiş olduğundan TCK md. 299’da ayrıca Cumhurbaşkanına hakaret suçuna özel bir suç şeklinde yer verilmesi hukuka aykırıdır.

Cumhurbaşkanına hakaret suçu nedeniyle kovuşturma yapılması Adalet Bakanlığı’nın iznine tabidir.” Kaynak: https://barandogan.av.tr/blog/ceza-hukuku/cumhurbaskanina-hakaret-sucu-cezasi-nedir.html

 

Bir başka alıntıyı da yapmakta fayda var:

“Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın göreve başladığı 28 Ağustos 2014 tarihinden itibaren, cumhurbaşkanına hakaret iddiasıyla birçok vatandaş hakkında kamu davası açılmaktadır. Öte yandan bu ifadelerin birçoğu Anayasa, Anayasa’nın 90. maddesi uyarınca tarafı olduğumuz uluslararası sözleşmeler ve iç hukuk düzenlemelerimiz uyarınca, ifade hürriyeti kapsamındadır. Yapılan yargılamalar vatandaşlar üzerinde baskı aracına dönüşmüş durumdadır.” 

 Kaynak: http://www.ankarabarosu.org.tr/siteler/ankarabarosu/tekmakale/2018-3/9.pdf

 Burada Türkiye Cumhuriyeti Mevcut anayasasının  ifade özgürlüğü konusunu nasıl hükme bağladığını incelemekte fayda var:[1]

Anayasanın  ilgili 25 ve 26. maddeleriyle ifade özgürlüğü Anayasa tarafından koruma altına alınmıştır:

Anayasa’nın 25. maddesi;

“Herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir. Her ne sebep ve amaçla olursa olsun kimse, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; düşünce ve kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz.”

  1. maddesi;

“ Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmî makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar. Bu fıkra hükmü, radyo, televizyon, sinema veya benzeri yollarla yapılan yayımların izin sistemine bağlanmasına engel değildir.”

Açık hükümlerini içermektedir.

Hal böyle iken anayasaya aykırı olarak iktidara muhalefet edenlerin sosyal medya hesapları manipüle edilerek suç isnat etmek, siyasi güç kullanılarak baskı oluşturmak nasıl izah edilebilir?

15.02.2017 tarihinde Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri tarafından yayınlanan Memorandumun II. Kısmı “İfade Özgürlüğünü Kısıtlayan Yargı Tacizi” başlığını taşımaktadır.[2]

Raporlara göre mevcut iktidar her türlü  muhalefete “Yargı Tacizi” uygulamaktadır. Bu da uzun vadede çok ciddi sonuçlar verecek olaylara sebep olabilir. İçişleri bakanının ve diğer iktidar sözcülerinin kullandığı dil “Nürnberg Kanunları” dilidir.

[1] http://www.ankarabarosu.org.tr/siteler/ankarabarosu/tekmakale/2018-3/9.pdf

[2] Türkiye’de ifade özgürlüğü ve medya özgürlüğüne ilişkin Memorandum, Nils Muižnieks,

Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri, CommDH(2017)5, 15 Şubat 2017.

Nürnberg Kokulu Hükümler

Yavuz Çekirge


Freelancer


Post navigation