Şimdi masamda oturmuş vıcık vıcık ter içinde ( termometre 30 derece santigrad, nem oranı tavan),  bir gün önceki Akdağ (Kızlar Sivrisi)  zirve faaliyetini düşünüyorum. Vücudumun farklı yerlerinden kas ağrıları da hissediyorum. Özellikle de sırt kaslarımda gerginlik var. Nedeni de çok bozuk bir zemin üzerine çadır kurmamdan kaynaklanıyor. Bayır aşağı, taşlı zeminde uyumak (daha doğrusu debelenmek)  hiç hoş değildi.

Program bir gece 2,400 metrede olan Kırkmuarlar (Kırkpınarlar) yaylasında kamp yaparak uyum sağladıktan sonra ertesi sabah gün doğarken tırmanışa geçerek 3070 metrelik Akdağ Kızlar Sivrisi zirvesine ulaşmak olarak özetlenebilir.

BEYDOSK, Antalya’daki birkaç doğa yürüyüş grubunun birleşerek kurdukları bir dağcılık kulübü. Grubun kurucu üyelerini yıllardır tanıyorum. Kızlar Sivrisi programına katılma nedenim,  zirve heyecanı yaşamanın ötesinde biraz da Antalya’nın nemli ve bunaltıcı havasından kurtulup temiz dağ havasıyla kendimi ödüllendirmek idi.

Kamp yükünü araç taşıyacağı için fazla seçici olmaya gerek yoktu. Gece samanyolu çekimi için gerekli fotoğraf malzemesini de yanıma almaya karar veriyorum. Geçen yıl Aladağlar’da yaptığımız samanyolu çekimleri çok keyifli olmuştu. Her ne kadar bu grupta fotoğrafçılardan çok dağcılar var olsa da yine de tek başıma olsa da gece çekim yapabilecektim. Photopills programını çalıştırıp bölgedeki samanyolu görünürlüğü zamanlamasını teyid etmek gerekiyordu. Programı çalıştırdığımda biraz hayal kırıklığına uğradım. Ay %94 büyüklüğünde gece saat ikiye kadar gökyüzünü aydınlatacaktı. Bu da benim samanyolu çekimini ancak ve ancak saat iki buçuktan sonra yapabileceğimi gösteriyordu. Bu durumda ya gece iki buçukta  samanyolu çekimi yapacak zirve faaliyetinden vaz gececektim, ya da çekimden vaz geçip zorlu tırmanış öncesi uyuyacaktım. Kafamda bu ikilemi çevirerek hazırlandım.

Hazırlık yaparken öncelikle kamp bölgesindeki ve zirve civarındaki hava durumunu öğrenmek gerekiyor. Meteoroloji siteleri verilerine göre gece sıcaklık altı dereceye düşüyor gündüzleri de yirmi üç derece civarında seyrediyormuş. Sitelere göre bölgede güçlü rüzgarların 20 km/saat hızla eseceği de öngörülüyor. Bölgenin  çıplak dağ yapısı düşünüldüğünde  soğuk rüzgarlardan korunmak için özel giyim gerektiği de ortaya çıkıyordu.

Uzun yıllardır trekking yaptığım için malzeme konusunda hiç bir eksiğim yok. Her türlü hava koşuluna göre ekipmanım var.  Çok soğuk havalarda kullanılan termal iç katmanlara ihtiyaç olmadığını varsayarak orta ve dış katman giysilerle sırt çantamı dolduruyorum. İki öğün yiyecek ve içecek alınacak. Hepsi bu.

Antalya’dan Kırkmuarlar Yaylası’na araçla üç saatte gidiliyormuş. Bu adı ilk kez duyuyorum. “Muar” bölgesel (yörük) halk dilinde “pınar” yerine kullanılıyormuş.Kırkmuarlar da kırkpınarlar olarak anlaşılmalıymış. Anadolu’nun bir çok yerinde dağ eteklerindeki yaylalarda bol su bulunuyor. Çünkü dağlar aslında doğal su depoları olarak bilinir. Sular toprağın yumuşak olduğu yerlerden yeryüzüne çıkar. Anadolu halk inanışlarında kutsal sayılar olan “yedi”, “dokuz”, “kırk” sıfatı getirilerek “yedimuarlar”, “dokuzmuarlar”,”kırkmuarlar” gibi yer adları yaygındır. Bir çok yerde aynı isimlere rastlamak mümkündür.

Yol güzergahı olarak Kumluca Ortaköy Karabük Karacaören yolu takibi ile 43 km. veya Alakır barajı Yenikışla Karacaören yolundan 38 km. de 2050 metredeki  ilk pınara ulaşabiliyormuş. Daha sonra toprak yoldan Kırkpınar yol tabelası takibinde 14 km sonra 2400 metredeki son pınara ulaşılıyormuş. Bu bölgede geniş çapta hayvancılık yapıldığı özellikle keçi ve koyun sürülerinin yaygın olduğu bilgisi var. Doğa grupları bu bölgeyi yaz aylarında yoğun bir biçimde kamp alanı olarak tercih ediyorlarmış. Ayrıca bazı yabancı tur acentaları da alternatif turizm amaçlı meditasyon merkezi olarak kullanıyorlarmış. Bölgede bol miktarda su bulunması ve Kızlar Sivrisi’ne yakınlığı (3.5 km.) göz önüne alınarak BEYDOSK tarafından tercih edilmiş.

 

Grup toplam on beş katılımcıdan oluşuyor. Aracımız belirli noktalardan katılımcıları toplayarak Altınyaka yoluna giriyor. Aklakır vadisi içinden geçerek Sarı Kayalar Milli Parkı civarındaki orman yollarını kullanıyoruz. Toprak orman yolu kıvrıla kıvrıla yükseliyor. Orman yollarında genellikle yön levhası bulunmuyor. Eğer yolu bilmiyorsanız istediğiniz yere varmanız çok zor. BEYDOSK başkanı Metin Atasayar GPS cihazıyla yön tayini yapıyor ve şöförü yönlendiriyor.  Önce kızılçam ormanları içinden geçiyor daha sonra sedir ormanları bölgesine giriyoruz Görsel olarak çok doyurucu fakat yolculuk konforu açısından dertli bir rota. Midesi bulananlar oluyor. İki bin metrelere tırmanınca ormanlık alanı geride bırakıyor, ağaçsız  düz yayla yollarına ulaşıyoruz.  Akşam altı civarında kamp alanına varıyoruz. Ormanlık alanı terk etmeden önce kamp ateşi için yakacak tedarikimizi de yapıyoruz.

Kamp alanı bir tepenin eteğinde yerden fışkıran bir pınarın yakınında bulunuyor. Daha önce gelenler oraya bir sahra tuvaleti inşa etmişler. Yere çakılan dört kazık sera naylonuyla kaplanarak basit bir sahra tuvaleti yapılmış. Kamp alanının yakınında çobanların barınakları var. Çadır kurulacak zemin aslında hiç uygun değil. Bayır aşağı eğim ciddi bir sorun. Oraya bir daha gidecek olsam zemini düzeltmek için alet edevat götürürüm. Çadırlar kurulduktan sonra kamp ateşi etrafında toplanıldı. Rehberlerimiz (Hatice Uslu ve Ayşe Kaplan)   etkinlik hakkında bilgi verdikten sonra zamanlamayı açıkladılar. Saat 22:00 kesin sessizlik. Sabah 04:30 hareket. Programa göre üç saatlik tırmanıştan sonra zirveye ulaşılacak. Saat 09:00 da zirveden hareketle kamp yerine 11:00 gibi varılacak. Dinlenme ve kamp toplama saat 12:30 gibi de  dönüş.

Bu arada Ümit Durak kamp yüküyle yoluna devam etti. Rehberlerle önceden anlaşma yaparak (o şartla gelmiş)  tek başına zirve altında kamp yapma izni almış. Çıplak dağda tek başına bir gece geçirmek istemiş. İki yıl önce ben de orada, zirve altında “çocuk mezarları” denen yerde Likya’nın Dağları grubuyla kamp yapmıştım. Kamp yükünü (en az 20 kilo)  taşıyarak tırmanmak hiç te kolay değil. Ümit Durak’ın hangi amaçla bu solo kampı tercih ettiğini bilmiyorum ama benim açımdan bu gece samanyolu avcılığı için biçilmiş kaftan. Kamp ateşi etrafında sessizce akşam yemeğimizi yiyiyoruz. Herkes getirdiği yiyeceklerden birbirine ikram ediyor, sakin ve olgun bir havada kendini ertesi günün heyecanına hazırlıyordu. İlk kez zirve yapacak olanlar çok heyecanlı. Meraklı sorular soruyorlar. Kızlar Sivrisi’ne en az otuz kez tırmanmış olan tecrübeli dağcılar çelebice cevaplar vererek onları sakinleştirmeye çalışıyorlar. Doğa gruplarının özellikle treking dediğimiz gece kamplı yürüyüşlerine katılanlar sessizliği seviyorlar. Kamp ateşinin başında odunların çıtırtısını ve gecenin içinden gelen sesleri dinleyerek sessizce oturup zamanın akmasını bekliyorlar. Yatma saatine kadar olan vakit çok çabuk tükeniyor.

Benim için karar vakti. Samanyolu mu, yoksa zirve mi? Çadırımın orada tripodumu kurup kameramın ayarlarını yapıyorum. Tekrar Photopills programını çıkarıp ölçümleri yapıyorum. Çadırımı kampın en kıyısına kurmamın nedeni hem gece çekim yaparken kimseyi rahatsız etmemek hem de horlayan varsa horultudan uzak durmak. Herkes çadırlarına çekildikten sonra kameramı polaris yönüne döndürüp yıldız izleri için time-lapse çekimine başlıyorum. Daha samanyolunun ortaya çıkmasına çok var. Ay saat 02:30 da batacak, o vakit samanyolu tam zenitte olacak.

Yıldızlar teker teker ortaya çıkmaya başlıyor. İşte “Çıplak dağda bir gece”. Mussorgsky’nin şaheser müziği  aklıma takılıyor. Müziğin bir bölümünü  hatırlamaya çalışıyorum. Rus bestecinin 1867 yılında tamamladığı eseri ölümünden dört yıl sonra sahnelebilmiş. Tuhaf yıllar. Rusya’nın sancılı yılları. Mussorgsky 1839 doğumlu. Kırk iki yaşında 1881 yılında St. Petersburg’da vefat ediyor. Askeri okulda edindiği  alkol alışkanlığının giderek organlarına verdiği zararın neden olduğu bir ölüm. Mussorgsky o dönemde “beşler” olarak bilinen bir müzik akımının bir üyesi. Diğer üyeleri de tanınmış Rus bestecileri: César Cui, Aleksandr Boradin, Mily balakirov, Nikolay Rimsky Korsakov. Ortak amaçları, batı etkisinden arınmış, Rus halk etkilerini taşıyan özgün müziği ortaya çıkarmak.      Dileyenler youtube bağlantılı olarak Korsakov’un arajmanıyla eseri dinleyebilirler. https://www.youtube.com/watch?v=SuVdJ8fWbBo

 

Mussorgsky  ojinal adı “St: John’s Night on the bald Mountain” olan senfonik eserini pagan geleneklerin Hıristiyanlaştırıldığı tema üzerine kurguluyor. Cermen mitolojisine göre Walpurgis Gecesi pagan inanışa göre tüm kötülüklerin yeryüzüne çıktığı gece olarak biliniyor. Kuzey Avrupa ülkelerinde bu gece 31 Ekim gecesi olarak biliniyor. Cadılar gecesi adı da verilen Haloween, “cadılar bayramı gecesi” günümüzde de karikatürize edilmiş biçimde cadı maskeleri, balkabaklarıyla ve şekerlerle  kutlanıyor. Oysa pagan takvime göre yıl iki bölüme ayrılıyor: “Beltane” ve Samhain”. Bazı bölgelerde baharın başlangıcı olarak da bilinen dönem “Valborg” örneğin İsveç’te nisan sonunda kutlanıyor. Zamanlaması ne olursa olsun Rus pagan geleneklere göre “cadılar” bir gece “çıplak dağda” güneş doğana kadar ayin düzenliyorlar. Bu gece de 23 haziran’a yani en uzun günün gecesine rastlıyor. Kısa söylemek gerekirse yaz gündönümü. Pagan geleneklerde gündönümleri, ekinokslar göklerin kapılarının açıldığına inanılan özel günler olarak biliniyor. Müzisyenler, edebiyatçılar kısaca sanatçılar bu özel gelenekleri eserlerine konu etmişlerdir. Şimdi ben 13 temmuz gecesi Kırkmuarlar kamp alanında Mussorgsky’nin “Walpurgis Night” temasını kullandığı cadıların ve iblslerin çıplak dağda yaptıkları ayini anlattığı müziğinden yola çıkarak Kızlar Sivrisi’nde ayin yapıp yapmadıklarını düşünüyorum. Belki de bizim arkadaşımızı Ümit Durak’ı çadırından çıkarıp ayinlerinde kurban olarak kullanacaklar. Korkunç bir düşünce esasında.

Zirve altında  çocuk mezarlarının orada büyük bir ateş yakıyorlar. Cadılar ve iblisler çılgınca dans ediyorlar. Mussorgsky’nin müziğiyle yapılan korkunç bir dans. Bizim kamp ateşi sönmek üzere. Bir iki denemeden sonra fotoğraftan umudumu kesip çadıra giriyorum. İlk defa eğimli bir yerde uyumaya çalışıyorum. Başım yukarıda, ayaklarım aşağıda sanki havaya asılı gibi bir duyguyla uyumaya çalışmak kolay değil. Belki de buna da alışıyordur insan. Benim gibi kafasında binbir şey çeviren bir insanın uyuması da zor. Cadılar, dans, müzik, samanyolu, derken dalmışım. Uyandığımda saat üç buçuğa  geliyordu. Hemen samanyolu çekimi aklıma geliyor. Giyinip dışarı çıkıyorum. Photopills samanyolunu tam da tepenin üzerinde gösteriyor. Kamerayı o yöne çevirip çekime başlıyorum. Birkaç denemeden sonra istediğim kareleri yakalıyorum. Sonrası White Balance türevleri. Tungsten, floresan, vb. Böylelikle çekimi de tamamladığıma göre zirve hazırlıklarına başlayabilirim. Saat dört. Herkes yavaş yavaş uyanmaya başlıyor. Kamp ateşine  son kalan kütüğü de atıp ateşi canlandırıyorum. Kahvaltı için hazırladığım sandviçi yedikten sonra tırmanışa hazırım.

Güneşin doğuşu 05:55 olarak veriliyor. Bu da karanlıkta çarşak alanı geçeceğimiz anlamına geliyor. Ekip hazır. Rehber Hatice Uslu, artçı Ayşe Kaplan yola çıkıyoruz. Hatice ve Ayşe çok tecrübeli dağcılar. Tırmanmadıkları dağ kalmamış denebilir. Onları geçen yıl Aladağlar’da görmüştüm. Antalyalı beş kadın dağcı Direktaş’a kaya tırmanışı yapmışlardı. Dronla çekimlerini de Nedim Urcan yapmıştı. Müthiş görüntüler.

Kafa lambalarıyla aydınlattığımız zeminde yavaş yavaş yükseliyoruz. Aslında zifiri karanlık değil. Belli belirsiz bir aydınlık var. Güneşin ilk ışıkları gökyüzünü aydınlatmaya başlıyor o bulutlardan yansıyan ışık bize kadar ulaşılıyor. Hava soğuk ama rüzgar henüz yok. Yaklaşık üç buçuk kilometre tırmanıp 650 metre irtifa alacağız. Grup ağır bir tempoyla tırmanıyor. Gün aydınlanana kadar çok ağır tempoda dikkatli adımlar atılarak tırmanılacak daha sonra hava aydınlandıktan sonra hız artırılacak.

Tırmanmayı sevmiyorum. Ama yine de tırmanmadan duramıyorum. Aslında benim tercihim orman patikalarında çok hafif eğimli parkurlarda yürümek. Bazı rotalarda bu mümkün oluyor ama zirve rotalarında mümkün değil. Kızlar Sivrisi zirvesi yapmak için ya kuzy batı yönünden 1800 metreden ya da bizim yaptığımız gibi güney doğu tarafından 2400 metreden altı yüz metre tırmanarak zirve yapılabiliyor.

Tırmanırken arada sırada ışıldayan yıldızlara bakıyorum. Acaba cadılar Ümit Durak’ı yemişler midir? Bu cadılar gecesi teması müzisyenlerin çok ilgi gösterdiği bir tema. Mozart’ın “Sihirli Flüt” operasında da “gece kraliçesi” bir cadıdır. İki perdelik operada prens Tamino ve Papageno gizli güçlerle cebelleşirler. Operada “the queen of the night” yani “gece kraliçesi gnost bir varlık olarak belirir. Hem iyi hem kötü olarak görünebilmektedir ama esasında kötü bir cadıdır. Etrafa kötülük saçar. Eserde iki muhteşem aryası vardır ki insanın tüylerini ürpertir. Değme koloratur sopranonun altından kalkamayacağı kadar zor aryalardır. https://www.youtube.com/watch?v=YuBeBjqKSGQ

Diğer bir örnek ise “Bahar Ayini”  Stravinsky’nin iki perdelik bale eseridir. Yine pagan ritüellerinin baskın olduğu cadılar ayini bu kez baharın gelişini kutlamak için bir genç kızın kurban seçilişinin hikayesidir. https://www.youtube.com/watch?v=EkwqPJZe8ms

Mitoloji bu tür hikayelerle doludur. Zirve çıkışında “cadılar bayramı” temasını düşünerek yürüyorum. İsveç’te bulunduğum yıllarda özel günlerin çoğunun pagan dönemden kalan kutlamalar olduğunu anlamıştım. “Valborgsafton”,  İsveçliler’in nisan ayının son gecesini baharın başlangıcı olarak  kutladıkları özel bir gündür. Günümüzde bu gelenek devam etmektedir. Bu gecenin temasında cadılar, iblisler vardır. Ana tema olarak o gece büyük bir ateş yakılır. Kıştan kalma ne varsa o ateşe atıp yakma geleneği vardır. Buna belki de kış mevsiminde evinize yerleşen cadılar ve iblisler de dahildir. Tüm İsveç’te o gece büyük ateşler yanar. Kim yakacak neyi varsa o ateşe atar. Bir tür ateş festivalidir. Diğer festival “midsommarafton” yani yaz ortası şenliğidir. Gündönümüne denk gelir. Yine büyük bir ateş yakılır. Ateşin etrafında danslar edilir. Bu danslar sırasında gençler eş seçerler. Müzik ve dans sabaha kadar devam eder.

Bunları düşünürken GPS’e bakıyorum üç yüz metre tırmanmışız. Yolun yarısı demek bu. Güneş te doğmak üzere. Çıplak dağların arasından doğan güneşin büyüsü tüm cadıları ve iblisleri kaçırmıştır diye düşünüyorum. Dağlar nasıl bu kadar yalın ve ıssız olabiliyor anlamak mümkün değil. Göz alabildiğince uzanıp giden tepeler, inişler, çıkışlar, zirveler. Hiç durmadan yürümek hissi uyandırıyor.

 

Hava aydınlandığına göre artık tempomuzu biraz artırabiliriz diye düşünürken tempoyu artırmanın yürüyüşün zevkini azaltacağını düşünüyorum. Her yürüyüşçünün bir temposu oluyor. Birlikte uzun süre yürüyenlerin temposu birbirine yakın oluyor genellikle. Grubun yapısı gereği ortak bir tempo tutturmak mümkün değil. Belki tecrübeli dağcıların temposu birbirine uygundur ama o vakit grup ikiye belki de üçe bölünmek zorunda kalacaktır. Ben prensip gereği yürüyüş tempomu hiç bozmam. Yıllardır aynı tempoda yürürüm. Çünkü biliyorum ki kendi tempomun dışına çıkarsam çabuk yorulurum. Oysa kendi tempomda otuz kilometre hatta daha fazla bile yürüyebilirim.

Zemin çok kötü. Çarşak zemin. İnişi kolay ama çıkışı zor bir zemin. Küçük kaya parçaları çok kaygan. Belli ki zirveye varana kadar bu zeminde tırmanacağız. Nitekim öyle de oluyor. Saat yedi buçuk civarında zirve görünüyor. Bakıyorum Ümit Durak orada bize el sallıyor. Cadılar onu yememiş. On beş doğasever zirve kutlamalarına başlıyoruz. Herkes mutlu, gururlu. Zirve yapmanın getirdiği o sevinç herkesin yüzüne yansıyor. İşte bu etkinliğin en mutlu anı bu. “Gerisi teferruat” denir ya.

Her şey o zirve duygusunu yaşamak için.

Rehberimiz Hatice Uslu’ya, artçımız Ayşe Kaplan’a ve BEYDOSK başkanı Metin Atasayar’a sonsuz teşekkürler.

 

 

 

 

 

Kızlar Sivrisi Zirve (3,070 m.)

Yavuz Çekirge


Freelancer


Post navigation