Doğada olmak, doğal yaşamak ya da doğaya yakın yaşamak her şehir insanının olumlu baktığı bir yaşam tarzı olabilir. Acaba doğada (kırsal alanda) yaşayan insan ne düşünüyor? Onlar da doğal yaşamı özlüyor mu?  Şehir insanının eğilimleri arasında sayabileceğimiz doğaya yakın olmak köy yaşamında da  var mıdır?  Bugün büyük küçük tüm şehirlerde oturanların çok büyük bir bölümü kırsal alanlardan göç edenlerdir. Gördüğüm kadarıyla hangi gerekçeyle olduğunu tahmin ettiğimiz bir idari değişiklikle “köy”  idari birimi yerine “mahalle” kullanılmaktadır. Böylelikle eskiden köy olarak tanımladığımız yerleşim birimlerine mahalle adı verilmektedir.

Kırsal alanda yaşayanlar yani mahallelerde yaşayanların “köylü” olup olmadığı tartışma konusudur. Onlara artık “mahalleli” demek mi gerekiyor?  Dolayısıyla “köylü-şehirli” sosyal ayırımı artık “mahalleli-şehirli” şekline mi dönüşmüştür? Bu dönüşümün ana nedeni endüstri toplumuna geçiş sürecinde yaşanan “şehirlere göç” olayı mıdır? Yoksa tarım toplum yapısının artık geçerli olmayıp endüstriyel tarım dengelerinin dönüştürdüğü yeni bir sosyal yapılanma mı söz konusudur?

Türkiye’de cumhuriyetin ilk yıllarında kırsal nüfus oranı %76 civarındaydı. 1980 yılına gelindiğinde bu oran  %56 ’ya, 2012 yılında ise %22’ye  düşmüştür.[1] Bir başka araştırma göç olayının sayısal boyutlarını ortaya koymaktadır.

“Türkiye’de iç göçler son zamanlarda artış göstermiştir. Nitekim 1990 yılında ülke nüfusunun % 23.6’sı (13.312.845 kişi) doğduğu il dışında sayılırken, 2000 yılında bu oran % 27.2’ye (18.517.910 kişi) yükselmiştir (Yakar, 2012a, s. 756). Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemine (ADNKS) göre 2012 yılı itibariyle, Türkiye nüfusunun % 39.5’inin (29.914.737 kişi) nüfusa kayıtlı olduğu ilde ikamet etmiyor olması, iç göçlerin boyutunu ortaya koymaktadır. Ayrıca 2007-2012 yılları arasında yıllık 2.3 milyonun üzerinde olmak üzere toplamda 11.6 milyondan fazla kişinin (5 yaş üstü nüfusun % 16.9) iller arasında göç etmiş olması, bunu doğrulamaktadır.”[2]

Kırsal yaşam ile şehir yaşamı arasında çok belirgin sosyolojik farklar oluğunu söylemek gerekir. Bu farkların yarattığı sosyal, ekonomik ve siyasi problemler yıllar içerisinde nüfusa paralel olarak büyümüştür. Yerel idarelerin bu artan sorunlara çözüm üretmek konusunda ne kadar başarılı olduğunu yapılan icra atlardan anlamak mümkündür.  Kırsal alanlardan şehirlere akan nüfusun neden aktığı ve hangi hızda aktığı sadece endüstrileşme süreci ile izah edilemez. Kırsal alanlardaki artan işsizlik oranlarının üretim biçimlerinin, gelir dağılımının nüfus artışıyla doğru orantılı olarak değişimi yaşam tarzlarında da değişimlere yol açmıştır. Köy toplumunun feodal ekonomik yapısı içinde yaşayan “büyük” aile, daha liberal çekirdek aileye dönüşmek zorunda kalmıştır. Bu değişim büyük oranda kültürel boşlukların oluşmasına da neden olmuştur. Köy hayatından apartman hayatına geçiş hiç de kolay olmamıştır. Göç dalgasının uzun yıllardır sürdüğü düşünüldüğünde şehirlerde sosyal sorunların katlanarak çoğaldığı, “getto” ların ya da “varoş” ların oluştuğu giderek bu alanlarda ciddi sosyal problemlerin ortaya çıktığı araştırmalarla sabittir. Her ne kadar yerel ve federal idari merkezler bu sorunları görmezden gelse de şehirlerde suç oranlarındaki artış dikkat çekicidir.  İstanbul’a göç edenlerin hangi yörelerden göç ettiği bir  çok araştırmada sayısal olarak  belirtiliyor.

Geleneksel şehir yaşamı kırsal alanlardan göç edenlerin kolaylıkla uyum sağlayamayacağı kurallarla doludur. Restoranlarda yemek  yerine yeşil alanlarda piknik (mangal)  yapmak, sosyal kulüplerde sosyalleşmek yerine, kadınlar evde erkekler kahvehanelerde oyalanarak, kadın erkek birlikte sinema, tiyatro, konser etkinliklerine gitmek yerine kırsal alanlardan gelen erkek ve kadınların  birbirinden farklı ve ayrı etkinliklere yönelmesi çok farklı sosyal sonuçlar doğurmuştur. Erkek ve kadın arasında şehirlerde belirgin bir ayırım yaşanmaktadır. Kırsal alanda tarlada, bahçede evde  birlikte çalışan çiftler şehir hayatında birbirinden ayrı bir hayat sürmeye başlarlar. Aile içindeki  uyum kadının ezilmesiyle orantılı bir hale gelir.  Kırsal alanlardan göç edenlerin şu veya bu sebeple yeterli eğitimi almamış olması, eğitim seviyesinin ve giderek kalitesinin düşük olması bir çok alanda özellikle de çocukların eğitiminde farklılaşmalara sebep olmuştur. Özellikle dar gelirli ailelerin doğum kontrolü gibi bir  konudan bihaber olması şehir yaşamında ekonomik zorluk çekmelerinin ana nedeni gösterilebilir.

Doğum, eğitim  ve muhafazakarlık gibi nedenlerle üretimden  geri plana kalan kadınların şehir yaşamında da erkek egemen bir yapıya tutsak düşmelerine neden olmaktadır. Şehirlerde kırsal alanlardan göç edenler arasında belirgin ve koyu bir “muhafazakarlık”, “dindarlık” akımı oluşmuştur. Özellikle kadınlar üzerinde büyük  bir baskı oluşturan  aileler kız çocuklarının eğitim görmesine, ekonomik yaşama katılmasına engel olarak erkeğe bağımlı bir   hale gelmesine neden olmaktadırlar. Ailesinin onayladığı bir evlilikle bir erkeğe bağımlı hale gelen genç kız daha kendisi çocukluktan kurtulmadan çocuk sahibi olmaktadır.

Konumuz “çöp”  olduğu için esas itibariyle çevreye çöp atma, doğaya ambalaj atıklarını bırakma gibi eylemlerin üzerinde duracağız. Çevreyi temiz tutma, ambalaj atıklarını çevreye veya doğaya  bırakmama gibi eylemlerin tümüyle “şehir yaşamı bilinci”, “çevre duyarlılığı” gibi çok önemli değer yargılarıyla alakalı olduğunu söylemek gerekir. Piknik alanlarında dağ gibi biriken ambalaj atıklarını oralara bırakanların büyük bir çoğunluğu çevre duyarlılığı olmayan insanlardan oluşmaktadır. Şehir içindeki parklarda, sahil kenarlarındaki gezinti yerlerinde ve daha bir çok yere atılan ambalaj atıklarının büyük miktarlara ulaştığı çevre raporlarıyla sabittir. Bu çöpleri atanlar kimlerdir? Hangi nedenle çöp atmaktadırlar?

İstanbul’da boğaz kenarında gezinti yapanların  ambalaj atıklarını denize attıkları çok sık görülen olaylardandır. Çıldırtıcı çöp atma görüntülerine hiç kimsenin ses çıkarmaması da ayrı bir sorun olarak orada durmaktadır. İçtiği sigaranın izmaritini denize atanların oranı her halde yüzde yüze yakındır. Boğazın koylarında biriken çöplere şöyle bir bakarsanız ambalaj atıklarının miktarı sizi şaşırtabilir.  Aynı şekilde piknik alanlarında çöplerinin tamamını bırakarak orayı terk edenlerin sayısı da hiç de az değildir. Park alanlarında bulunan banklarda bir şeyler yiyip  içtikten sonra atıklarını bir metre ilerideki çöp kutusuna atmayıp masa üzerinde bırakanların psikolojisini de izah etmek kolay değildir.

Uzun yıllar boyunca çevreye saygıyla yaklaşmayan bir bakış açısının birkaç nesil sonra bilinç edineceğini düşünemeyiz. Çevreye çöp atma alışkanlığının nasıl başladığını düşünürsek: Suyunu dereden çeşmeden veya testiden içen, yiyeceğini her zaman kullandığı kaplarda muhafaza eden, kısaca ambalaj kullanmayan bir topluluk, bin bir türlü ambalaj çeşidiyle karşılaşınca farklı davranmaya başlayacaktır. Çöp dediğimiz karışımın kırsal alanlarda olsun, şehirlerde olsun nasıl toplandığı, nereye götürüldüğü ve ne yapıldığı konusu ülkeden ülkeye farklılık gösterir. Geçtiğimiz elli yılda çöp toplama ve çöpleri bertaraf etme konularında ne gibi ilerlemelerin meydana geldiği bir uzun araştırma konusudur. Şehirde olsun, kırsal kesimde olsun yaşayanların doğaya çöp atmalarının, atık bırakmalarının hangi nedenlerden kaynaklandığını mutlaka araştırmak ve çözüm üretmek gerekir.

Yetişme tarzı, ailede görülen tarz, insan yaşamında çok belirleyicidir. Evi temiz tutma amacıyla annenin sofra örtüsünü, halıları, çarşafları pencereden aşağıya silkmesi bir başlangıçtır. Buradaki mesaj tek. Ev temiz kalsın, gerisi önemli değil. Sokağa dökülen çöpün ne olacağı, kimin tarafından temizleneceği konusu üzerinde durulmaz. Bugün şehirlerde apartmanlarda yaşayanların çoğunun pencerelerden bir şeyleri sokağa attıkları görülür. Bunu görerek büyüyen çocuğun davranışı da aynı olacaktır. Bu davranışı normal olarak kabul edecek o da aynısını yapacaktır. Aynı şekilde aile piknik alanına çöp bırakıyorsa, aracının camından yola çöp atıyorsa bunu gören çocuk da aynı davranışları normal kabul ederek yaşamında uygulayacaktır.

Bir doğa yürüyüşçüsü olarak Anadolu’nun hemen hemen her yerinde insanların çöplerini doğaya insafsızca bıraktıklarını ve bir kısmının da bunu bilinçli olarak yaptığını gördüm. Rize’de Fırtına Deresi’ne çöpünü atan Arapları bir yana bırakırsak ona ses çıkarmayan Rizeli insanın psikolojisiyle, mangal yaptığı Eğri Göl kıyısına tüm ambalaj atıklarını bırakıp arabasına atlayıp giden insanın psikolojisi aynı mı? Hangi nedenlerle çöp atıyorlar?  Cesaretimi toplayıp bazılarına nedenini sordum da. Aldığım cevaplar da farklı. Utancını saklayıp  bağırıp çağıran mı dersin, “sana ne lan dümbük”, diyen mi dersin, farkında değilim, dalmışım diyen de vardı, belediyenin görevi diyen de. Bu cevaplara göre sonuç çıkarmak da çok yanlış olacak. Birinci ve en önemli nedeni çöp atan kişi bilinçli olarak çöp atmıyor. Varsa da bunların oranı çok küçük. Esas grup farkında olmadan, bilinçsizce ailesinde gördüğü gibi yapıyor.

Bana göre geri dönüşümlü araç gereç, kap taşıyan ve o kaplara gözü gibi bakan insanların modern ambalajlarla karşılaşınca bir daha kullanmayacakları için, gereksiz olduklarını düşündükleri için  atmaktan çekinmediklerini düşünüyorum. Ambalaj atıklarının değersiz olduğunu düşünüyorlar. Evlerindeki çöpleri belediye topladığı için doğaya bıraktıkları ambalaj atıklarını da belediyelerin toplayacağını var sayıyorlar. Çöpçüler neden maaş alıyor? Diye soranlar da var. Özel araçlardan yol kenarlarına atılan çöpler kara listede birinci sırada görünüyor. Arabasının küllüğünü seyir halindeyken bile aracının camından aşağıya boca edenler var, içtiği sigaranın, sıvının ambalajını hırsla fırlatıp atan kişinin hangi duyguyla hareket ettiğini anlamak hiç te kolay değil. Yollara atılan kağıt mendiller, sigara paketleri, pet şişeler, teneke kutular, bira şişeleri (bu şişeler fırlatılarak paramparça olmasından zevk alanlar da var) ,çocuk bezleri, yiyecek artıkları  mı ararsın, ne ararsan atıklar arasında bulabilirsin. Büyük oranda çöpün yüzde seksenini ambalaj atıkları oluşturmaktadır. Tüm bu çöpleri  yol kenarlarında, parklarda, kamusal alanda  bulmak mümkündür. Nedenini sorduğumda bazı sürücülerin  ödediği vergilerin karşılığı olarak çöplerinin de toplanmasını beklediğini anlıyorum. En azından bir üst perdeye çıkarak yaptıkları hareketin yanlış olduğunu bilmelerine rağmen karşı tarafı susturmak istemeleri karmaşık bir psikolojiye işaret ediyor.

İnsan neden hatasını kabul etmez?

Princeton Üniversitesi profesörlerinden Paul Krugman, yanılmazlık hastalığının yayıldığı bir dünyada yaşadığımızı söylüyor:

“Hatayı kabul etmek ve aldığı kötü kararların sorumluluğunu almak kimsenin geçmek istemediği kırmızı çizgilerdendir. Bu durum, hataları kabul etmenin bir zayıflık işareti olduğu düşüncesinden kaynaklamaktadır. Sürekli bir belirsizliğin var olduğu dünyada, zayıflık belirtisi göstermek bir uçurumdan atlamakla aynı şeydir.”

Uzmanlara göre hatasını kabul etmek kişisel sorumluluk sahibi insanların gösterdiği bir davranış biçimidir. Kişisel sorumsuzluk duygusal olarak olgun olmamak ve sosyal yetilerin eksikliği ile ilişkilidir. Bu sebepten ötürü, hatalarını kabul etmeyen insanlar önemli sosyalleşme yetilerinden mahrumdurlar. Doğaya çöp atmanın yanlış olduğunu bilerek çöp atanların suçüstü yakalandıklarında başvurdukları yöntemler de o kişinin karakterinin zayıflığının bir göstergesi olmaktadır. Çöp atmanın bir hata olduğunu bilerek hata yapan bir insanın  iki seçeneği vardır. İlki ve en mantıklı olanı hatalı olduğunu kabul edip sorumluluk almasıdır.  İkincisi ise hatalı olduğunu  reddedip savunma mekanizması geliştirmektir. Genellikle çoğunluk ikinci davranışı sergiler ve savunma mekanizmasını çalıştırır. Ego saldırı altındadır ve bu savunma her ne pahasına olursa olsun yapılacaktır. Bazı durumlarda kişi yumruk yumruğa ya da silahlı saldırıda bile bulunur.  Bu durumlarda “kognitif uyumsuzluk” mekanizması devreye girer. Bir tür kendini aldatma da denebilir buna. Ego hatasını kabullenmek yerine kendisini aldatmayı tercih eder. Sigara paketini aracının camından yola sallayan şahıs bunun yanlış olduğunu mutlaka biliyordur. Ama birincisi çöpün atıldığını gören olup olmadığı belli değildir, ikincisi ise araç seyir halinde olduğu için sorumluluk alanı değişmiştir. Aynı psikoloji piknik alanına çöp bırakanlar için de geçerlidir. Kamusal alanda olma nedeniyle bunun bir hata olup olmadığı tartışmalıdır. Çünkü o piknik alanında herkes çöpünü bırakıp gitmektedir. Eğer herkes aynı hatayı yapıyorsa kişinin de o hatayı tekrarlama gerekçesi ortaya çıkmaktadır.

Sonuç olarak çöp atma olayına toplumun gösterdiği tepki belirleyicidir. Örnek olarak hemen hemen her karayolu kenarında bulunan piknik alanlarında dağ gibi çöplerin yığılması analiz edildiğinde aşağıdaki nedenler sıralanabilir:

  • O alana daha önce çöp atılmış olması,
  • Piknik alanının gözlerden uzak olması,
  • Çöp atan kişinin bunu bir hata olarak görmemesi,
  • Kanuni bir zorunluluk olmaması,

 

Çevre duyarlılığı son yıllarda yapılan doğa katliamlarıyla ki bunlar arasında aşırı ağaç kesme, barajlar, HES, Maden ve taş ocakları, tarım alanlarına konut yapımı, dere ve göllere sanayi ve ev atıklarının deşarj edilmesi, vb. giderek çevre duyarlılığı katsayısını küçültmüştür. Yerel yönetimlerin ve ilgili devlet organlarının  çevre konularına duyarlı davranmamaları giderek toplumdaki insanların kolektif çevre duyarlılığının yok olmasına neden olmuştur.

Günümüzde en son  Avrupa Birliği  parlamentosu seçimlerinde  çevre partilerinin almış oldukları  oylarda büyük bir artış meydana gelmiştir. Bu da Avrupa ülkelerinde çevre bilincinin artış gösterdiğini, katı ve ambalaj atıkları, küresel iklim değişikliği, karbon dioksit salınımı, tarımda kullanılan kimyasallar, vb. gibi konularda ciddi önlemler alındığını ve alınacağını göstermektedir. Öte yandan Türkiye’de gün geçmiyor ki bir çevre felaketi haberi duyulmasın.

Karların erimesiyle bir çok yerde sel baskınları, heyelanlar, aşırı yağış, vb. gibi insanın doğaya verdiği zararlardan kaynaklanan felaketlerin görüldüğünü söylemek mümkündür. Sorumlu devlet adamlarının bu felaketler konusunda yaptıkları açıklamalar ise çok üzücüdür. Oysa bilim adamlarının raporlarından anlaşıldığı kadarıyla  son yıllarda yapılan çevre katliamlarından kaynaklanan bu felaketlerin, insanların inancıyla alay eder gibi “Allahın İşi” olarak açıklamak büyük bir talihsizliktir. Kötü yönetimden kaynaklanan çevre felaketlerinin yandaş medya kanalıyla “Allahın İşi” olarak lanse edilmesi acaba ne kadar inandırıcı olacaktır?

Doğadaki çöplerin toplanmasına ilişkin olarak bir çok yerde doğa gruplarının kampanyalar düzenledikleri görülmektedir. Ormanlardaki, sahillerdeki, dere ve göl  kenarlarındaki  çöp dağlarının toplanması kampanyalarının yerel idareler tarafından desteklenmesi ve yaygınlaştırılması ileriye dönük umutların artmasına neden olacaktır.

[1] Yrd. Doç. Dr. Murat YILMAZ: TÜRKİYE’DE KIRSAL NÜFUSUN DEĞİŞİMİ VE İLLERE GÖRE

DAĞILIMI (1980-2012), Yüzüncü Yıl Üniversitesi Eğitim Fakültesi.

[2] Yrd. Doç. Dr., Mustafa YAKAR, Süleyman Demirel Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Coğrafya Bölümü –

Doğaya Çöp Atmanın Psikolojisi

Yavuz Çekirge


Freelancer


Post navigation