Mayıs ayını İstanbul’da şehir hayatının içine gömülerek geçirdim. Giderek batı metropollerine benzeyen Kadıköy’deki insan kalabalığı bir süre sonra panik atak yaratıyor. Sokaklarda oluk oluk insan kalabalığı;  restoranlar, caféler, vapurlar dolup taşıyor.

Bizim mahalledeki (Yeldeğirmeni) Küff, Benazio ve Café Mu tıklım tıklım. Otuz yaş ve altı gençlik laptoplarıyla, sarma sigaralarıyla, yırtık kotlarıyla her yerde. Yeldeğirmeni Mahallesi artık bir öğrenci kampüsüne dönüştü denebilir. İstanbul yaşamı hiçbir zaman vazgeçemeyeceğim bir parçası oldu varoluşumun. Her güçlüğüne ve karmaşasına  rağmen seviyorum bu şehri. Oturduğum mahalleyi. Kasabım Eğin’li, market sahibi Artvinli, Café sahibi Konyalı, Gaziantepli. Lokantamız Müdavim’in yeni sahipleri Bartınlı, berberimiz Sivaslı. Anadolu’nun farklı yerlerinden gelen insanlar burada bir sentez oluşturmuşlar. Mahallenin kilisesi,sinagogu, camisi ve apartmanları yüz küsur yaşında. Cumhuriyetten de eski.

Vapurlar hep İstanbulludur. Kadıköy Avrupa’dır. Londra’dır, Paris’dir ve Amerika’dır. Beşiktaş İstanbul’un ta kendisidir. Emekçinin sömürüye, adaletsizliğe  barikat kurduğu “Çarşı” dır. Eminönü bir Şark pazarıdır, Karaköy hep Levantendir. Kurtuluş hala Tatavla’dır. Samatya Rumdur, Ermeni’dir . Eyüp Anadolu’dur, Halep’ tir, Mekke’dir. Nişantaşı Paris’dir, Madrid’dir. Aksaray Sivas’dır, Erzincan’dır, Gaziosmanpaşa Güney Doğu Anadolu’dur, Şişli tam bir İstanbul karmasıdır.   Birilerinin var güçleriyle yıllardır Araplaştırmaya çalıştıkları Beyoğlu her hücresiyle direniyor. Çağdaş metropollerdeki “bistro”, “pub” geleneğini, sokak meyhanelerini, tarihi şarap evlerini  kapatan ve yasaklayan dindarlık adına hareket ettiğini ileri süren yerel idare olmadık kötülüğü yaptığı bu semtin direnişi karşısında hayretler içerisinde kalıyor.  Modern yaşamı lanetleyerek ve din dışı ilan ederek  Wahabi İslam şeriatını sokaklara yaymayı düşünenler kimler?  Eğitimsiz halkı kandırarak zenginleşen  ruhban sınıfı siyasi koruma kalkanı altında daha da cesaretleniyor. Ama İstanbul Erzurum ya da Trabzon değildir. Hele Rize hiç değildir. İstanbul sekiz bin yıldır her türlü inancın baskısını görmüş bir şehirdir. Mavilerle yeşillerin savaşlarını da görmüştür, Haçlı seferlerini de. Araplar tarih boyunca defalarca bu şehre saldırmış ama başarılı olamamışlardır. Cihan padişahı Fatih Sultan Mehmet Han bir imparatorun bilgeliğiyle halkın inancına müdahale etmemiştir. Halkın inancını belirlemek isteyenlerin sonu bellidir.

İstanbullu yüzyıllardır her inanca saygı göstermeyi öğrenmiştir. Büyükada Aya Yorgi Kilisesi’ne mum dikmeye gitmek bir yaşam biçimidir İstanbul’da. Önemli olan mum dikmek değil, sekiz kilometre yürüyüş yapmak ve kilisenin bulunduğu Aya Yorgi tepesine iki yüz metreye hiç konuşmadan  tırmanmaktır. Kalbin göğsünden fırlayacakmış gibi atarken nefes nefese varırsın tepeye. 23 Nisan ve 24 Eylül günlerinde bu kiliseden göklere kapıların açıldığına inanılır. İnananlar akın akın bu tarihlerde dünyanın dört bir yanından tepeye tırmanırlar. Dönüş vapuru beklenirken rıhtım lokantalarında lüfer yenir ve rakı içilir. Adettendir. Vefa’da ayın biri kilisesinde dilek tutma, Fener’de suya haç atma, Silivrikapı’daki Balıklı Rum Manastırındaki kutsal sudan içme, Balat Surp Hraştagabet Kilisesi’nde her yıl eylül ayının ikinci hafta sonunda yapılan kutsal ayin, Aya Dimitrios Rum Kilisesi ve daha bir çok yere ilişkin gelenekler var. İstanbullu hangi dinden olursa olsun yaşamına giren bu hiyerofanileri benimsemiştir. Onlar bu şehir yaşamının vaz geçilmez parçalarıdır. Müslümanı da Hıristiyanı da Yahudisi de İstanbulludur.

Üç semavi dinin kutsal mekanlarının bulunduğu İstanbul’da sayısız kutsal gezi rotası bulunur. Bir o kadar da balık rakı rotası vardır.  Yürümek bir tutkudur. İstanbul’da şehir yürüyüş rotaları vardır. Bostancı-Kadıköy, Karaköy-Beşiktaş, Karaköy- Cihangir, Beşiktaş- Emirgan, Üsküdar-Kanlıca, vb. On kilometre ve üstü bu yürüyüş rotaları her mevsim yürünebilir. Büyük metropoller  yürüyerek gezilir. Londra, Paris, Roma,  Madrid, Berlin,  Stockholm, vb. hep yürünerek gezilir. Aklına esen yerde durur bir şeyler yer içersin akşamı edersin. Büyük şehirlerde aylaklık güzeldir.

Yavaş yavaş çölleştirilen İstanbul’da artık doğayı özlemeye başladım. Eski korular küçültülmüş, çayırlar yok olmuş,  gölge eden çınar, meşe, erguvan, sakız ağaçları kesilmiş yerlerine gökdelenler, AVM’ler dikilmiş. Bu beton yığınlarını görünce aklıma hep göz alabildiğine uzayıp giden yaylalar ve çayırlıklar gelir. Bir zamanlar İstanbul’un her yeri, çayırlıktı. Yerel idareler rant uğruna dikey yapılaşma yolunu tuttular. Tüm ağaçları kestiler, çayırlıklara yüksek apartmanlar diktiler, boş arazilere gecekondular yaptılar.  Gebze Ballıkayalar doğayı özleyen İstanbulluların kamp yeridir. Doğa severler çocuklarına ilk kampçılık deneyimlerini orada kazandırırlar. Ne yazık ki yerel idareler ve ilgili bakanlıklar o bölgede çok ciddi doğa katliamları planlıyor. Doğayı yok etmek için böylesine istekli ve acımasız bir idare her halde bu toprakların tarihinde hiç görülmedi. Sakarya, Kocaeli, Düzce yaylaları acımasızca yok ediliyor. Akarsuları zehirli atıklarla perişan.

Anadolu’daki iki bin metrenin üzerindeki yaylaların yolları henüz açılmadı. Doğa dostları arkadaşlarımın fotoğraflarını görüyorum. Ters laleler açmış. Hakkari, Muş, Bitlis, Bingöl yaylalarından ters lale fotoğraflarını görünce içim gitti. Tanıdıklarımla mesajlaştım. Ters lalelerin bulunduğu bölgelerin çoğu yasak bölgelermiş. Belki gelecek yıl yasaklar kalkar da mayıs ortası ters lalelerin mevsiminde oralara gidip fotoğraflarını çekerim.

Bahar ayları çok çabuk gelip geçiyor. Bu yıl anemon, cyklamen, kardelen, şakayık, badem çiçekleri  fotoğrafları çekebildim ama çiğdem fotoğrafları çekemedim. Aslında ağustos ayında Kaçkarlarda çiğdem bulunabilir. Ama ters lale mümkün değil.  Baharın bir diğer habercisi de yaylalardaki eriyen karların oluşturduğu menderesler. Hemen hemen tüm platolarda oluşan bir doğa olayı. Torosların bir çok yerinde oluşuyor menderesler.

Aynı hafta içinde bir çok yere gitmek mümkün. Ama lojistik olarak bazı yerlere ulaşmak çok zor olabilir. Her zaman da konu para pul konusu değil. Örneğin Bingöl’e gidilecekse uzun bir hazırlık dönemi gerekiyor. Planlama şart. Aksi taktirde seyahat bir hayal kırıklıkları manzumesine dönüşüyor. Eğer iyi bilmediğim bir bölgeye gideceksem öncelikle bir rehber arıyorum. Rehbersiz yollara düşmek maceradan başka bir şey değil. O nedenle ters lale çekimini erteleyip Taşeli Platosu mendereslerini fotoğraflama planlarına yoğunlaşıyorum.

Taşeli Platosu[1] benim en iyi tanıdığım bölgelerden biri. En güzel menderesler Söbüçimen Yaylası’nda oluşuyor. Geyik dağlarının karları eriyerek yaylaya akıyor. Göller, menderesler oluşuyor. Platoda belki de yüze yakın göl oluşuyor. Bu kar gölleri ve menderesler  yaz aylarında kuruyor sular düdenlerden Göksu (Calycadnus) nehrine karışıyor. Calycadnus’un Alman imparatoru Barbarossa’ya (Kırmızı sakal) mezar olması hala anlatılır durur. 1187 yılında Selahaddin Eyyubi’nin Hıddin Savaşı’nı kazanarak Kudüs’ü fethetmesiyle  batıda büyük bir endişe doğar. Papa VIII. Gregory, III. Haçlı Seferi için çağrı yapar. Yapılan çağrıya batının üç büyük hükümdarı; Alman İmparatoru I. Frederick Barbarossa, İngiliz Kralı Aslan Yürekli Richard ve Fransa kralı II. Philip Augustus cevap verirler. Üç krallar seferi olarak da anılan bu seferde Richard ve Philip deniz yoluyla Barbarossa ise kara yoluyla Kudüs’e varmayı planlarlar. Bizans Haçlı seferlerinin zararını gören bir imparatorluk olarak topraklarına gelen büyük orduların şehirleri yağma ve talan edeceğini bildiği için çok endişelidir. Nitekim   Germen-Roma İmparatoru Fredrick Barbarossa Bizans imparatoruyla ters düşer ve birkaç şehirde yağma ve talan emrini verir. Söylentiye göre Bizans casusları Barbarossa’yı  ordusu Göksu (Calycadnus, saleph)  nehri kıyısında kamp kurduğunda boğarak öldürürler. Yüz bin kişilik ordusuyla Anadolu’ya girip önce Konya’yı fethedip Kudüs’e doğru yürüyüşe geçen Barbarossa’nın esrarengiz ölümü ordusunun dağılmasına sebep olur. Dağılan orduyu Anadolu Selçuklu komutanı ikinci Kılıçaslan yok eder. Deniz yoluyla Kudüs’e varmak isteyen İngiliz ve Fransız orduları Acra’yı ele geçirirler fakat çölde susuzluktan telef olurlar. Böylelikle 1192 yılında sona eren üçüncü haçlı seferi büyük bir başarısızlıkla sonuçlanır. Haçlı Seferleri gerek Anadolu tarihi gerekse de batıyla ilişkiler açısından büyük önem taşır. Ama şimdi Taşeli platosuna geri dönelim.

Platoyu çepeçevre kuşatan dağların adları da doğru mu değil mi söylemek zor.  Geyik dağı (Giği dağı) 2887 m.  daha sonra Barçın dağı, Karaçal dağı, Delidağ, Papaz dağı, Köse dağ, Musa dağı, Kelce dağ ve Tekelik dağ, vb. gibi dağların çoğu 2500 metrenin üstünde, üç bin metrenin altında.  Bu dağlar grup halinde Batı Toros Dağları diye bilinen sıradağları oluşturuyor. Geyik Dağları da Torosların bir parçası. Bölgeyle ilgili yazdığım makaleleri meraklı okuyucu dipnotlarda verdiğim linklerden okuyabilirler.[2]

Değerli dağcı dostum Ömer faruk Gülşen’in bölgeye küçük bir grupla hafta arasında fotosafari düzenlediğini  facebook’daki sayfasında görünce hiç tereddüt etmedim. Bölgeyi en iyi bilen rehberlerden biri Ömer Faruk Gülşen. “Çori” adını verdiği bir de 4×4 aracı var. Aynı bölgeye üç dört yıldır onunla gidiyoruz.  Son yıllarda  Ömer Bey’in rehberliğinde Antalya bölgesindeki tüm dağlara birlikte tırmandık. Unutulmaz anılar biriktirdik. Kızlar Sivrisi’nde üç bin metrede çadır kurduk. Tipi altında Kestel Dağı’nda zirve yaptık.  Ömer Bey artık daha küçük gruplarla etkinlik düzenliyor. Bu etkinlikte de beş kişi olacağız. Şahika Öner, Sevgi Urhan, Fadime Uzunoğlu  ile geçmiş yıllarda bir çok fotoğraf ve  doğa etkinliğine birlikte katılmıştım. Fotosafari için ideal bir ekip.

Taşeli platosunda mendereslerin ötesinde çiçek ve kuş fotoğrafları çekme imkanı da var. Ama benim en hoşuma giden fotoğraflar uçsuz bucaksız düzlüklerin ortasından kıvrılarak akan kar suları. Her yıl karların erimesiyle Söbüçimen Yaylası’nda sular Geyik Dağlarından menderesler yaparak akar. Platonun tüm yaylalarında menderesleri görmek mümkündür. Bir görsel şölene dönüşen yaylaların yolları açılır açılmaz fotoğrafçıların akınına uğrar. Her yıl baharda ziyaret ettiğim yerler arasındadır Gündoğmuş yaylaları. Onlarca kar gölünün oluştuğu yayla düzlükleri binlerce endemik çiçeğe ve su kuşuna da ev sahipliği yapar. Bu yıl tam da yollardaki karlar temizlendikten sonra gideceğiz platoya.

Bu yıl ilk kez Kara leylekler gördüm. Çok güzellerdi. Eğri Göl’ün arka tarafında  ona yakın kara leyleği kurbağa ziyafeti çekerken yakaladık. Nesli tükenen kuşlar kategorisinde olan kara leylekler beyaz leyleklerden çok farklı. Her şeyden önce beyaz leyleklerin aksine insanlardan uzak yaşıyorlar. Nedenini biliyoruz.

Anlaşılan bizim gördüğümüz kara leylekler Geyik dağlarının kayalık alanlarına yuvalarını yapıyor olmalılar. Kara leylekler beyaz leylekler kadar çok görünmüyor. İnsanlardan kaçıyorlar. Haksız da değiller. Özellikle onları gördüğümüz Eğri Göl kıyıları magandaların silah sesleriyle inleyip duruyor. Büyük bir olasılıkla magandalar kuşlara ateş ediyorlardır. Yazının başlığında Kara leylek gölü dememin nedeni de bu. Bu kuşlar insanlardan kaçıyorlar. Doğrusu ben de kaçıyorum. Bu gölün kıyısına araçlarıyla gelip mangal yapan ortalığı çöplüğe çeviren, silah atarak müzik çalarak, bağırarak etrafı taciz eden bu eğitimsiz kitleden kaçmaktan başka çare yok. Önümüzdeki bayram günlerinde buraların halini görmek bile istemiyorum. Yedi farklı yerden gelecek olanlar öncelikle kara leylekleri ürkütecekler. Zavallılar üç gün boyunca yemek yiyemeyecekler.

Belki de bazıları kurşunlara hedef olacak. Doğada olmayı bilmeyen, her gördükleri çiçeği koparan, çöp atanlardan ne kadar uzak durulursa o kadar iyi. Son yirmi yılda köyler hızla boşaldı. Eskiden yaz aylarında yaylalara göçen yaşam alanlarına saygı gösterip çöp atmayan çiçek koparmayan köylülerin çocukları şehirlerin varoşlarında büyüdüler. Ne köylü ne şehirli olamayan lümpen grupları oluşturdular. Öfkeli, hırçın ve şiddet yanlısı eğitimsiz bir kitle oluştu. İşte bu grup tatil günlerinde araçlarına binip atalarının yaylalarına mangal yapmaya geliyorlar. Giderken de arkalarında çöp yığınları, doğa tahribatı  ve taciz ettikleri insanların kırık kalplerini bırakıyorlar.

 

Taşeli Platosu 2500 metre yüksekliktedir. Bölgeye antik çağda “Dağlık Kilikya”  (Cilicia Tracheria) adı verilirmiş. Bugün de bu terimi kullananlar var. Bölgenin en önemli gölleri, Karın Gölü ve   Eğri Göl. Gölleri besleyen kaynaklar platoyu  çepeçevre saran  Geyik Dağlarından doğuyor. Geyik dağının  en yüksek zirvesi  Sultanana Zirvesi 2905 metre. Ömer Faruk Gülşen  bu dağa birkaç kez tırmanmış. Kolay bir tırmanış değilmiş. Uzun sürmüş. Zirveye yakın bir yerde su kaynağı varmış. Yöredeki yaylacılar bu suya “Dualı Su” diyorlarmış. Şifalı su olarak içiyorlarmış.

Taşeli platosundaki bu yaylalar yörüklerin yazlığı. Buralara Yedikaza Yaylaları da denmektedir. Bozkır, Manavgat, Alanya, Gazipaşa, Anamur, Hadim ve Gündoğmuş Yörükleri yüzlerce yıldır her baharda bu yaylalara çıkar, her sonbahar kışlaklarına dönerler. Karlar eridikten sonra göç başlar: koyun ve keçi sürülerinin birbiri ardından yayla yollarında ilerlediğini görebilirsiniz. Yörükler genellikle Söbüçimen, Topataş, Avsallar, Payallar, Tosmur, Namaras, Çakallar, Göktepe, Merdiven ve Çenger yaylalarına göçerlermiş.

Yayla evleri çoğunlukla taş yapılardan oluşuyor. Çatılar metal malzemeyle yapılıyor. Artan yayla evleri de düşünülerek yol su ve elektrik hizmetleri de yavaş yavaş bölgeye yayılmaya başlıyor. Örneğin geçen yıllarda  Gelisandra yaylasında çadır kurmuştum. O yayla artık yayla statüsünden çıkmış, mahalle olmuş. Elektrik de vardı, su da. Bu yıl Söbüçimen yaylasına kadar elektrik götürüldüğünü gördük. Susam Beli’nden yukarılara kadar direkler direkler. Bu direkler fotoğraf karesini bozuyor . Canım kadrajların tam ortasında çirkin bir direk.  Elektrik direkleri gelişigüzel yaylaların, düzlüklerin  tam ortasına dikiliyor. Vizörden  bakıldığı zaman son derece çirkin bir görüntü ortaya çıkıyor. Söylendiğine göre siyasi bir kararla buralara elektrik getirilmiş.  Bir bakanın  akrabası bu yaylada oturuyormuş da. O nedenle elektrik hizmeti alanı genişletilmiş. Plansız, programsız bu muhteşem doğa parçasını çirkinleştiren eğitimsiz idarecilere dur diyen de yok. Halk zaten her şeyden habersiz ve hiçbir şey umurlarında değil. Bu direklerin yüzünden buralara bir daha gelip fotoğraf da çekilmez. Yerel idarelerin kaş yapayım derken göz çıkartmasına güzel bir örnek. Zaten kara leyleklerin kaçıp gitmesi çok yakındır. Dekadans buralara kadar ulaştı maalesef.

Su kenarlarında çiğdem tarlaları, dağ sümbülleri, yıldız çiçekleri dolu. Karaman lalesi her yerde görülebiliyor. Lalelerin yapraklarını  böcekler  kemirdikleri için pek fotoğraf çekimine uygun değiller. Bu platonun çiçek envanterini çıkartanlar mutlaka olacaktır. Her şey yok olmadan birileri yapsa iyi olur. İlk bakışta yüzlerce türün olduğu çok açık. Aralarında  endemik türlerin de var olduğunu söylersek oraya makro çekimler için bir daha gitmenin gerekliliği de ortaya çıkıyor. Hem elektrik direkleri görüntüyü bozamaz.

Gündoğmuş çarşısında durmuyoruz. Ramazan nedeniyle her yerin kapalı olacağını var sayıyoruz. Süleymancılar tarikatının çok etkili olduğu bu kasaba yatılı kuran kursu, İmam Hatip okullarıyla dolu. Civar kasabalardan çocuklarını getirip bu “ücretsiz” yatılı okullara bırakan ana babaların acaba tecavüz vakalarını duyunca vicdanları sızlıyor mudur? Bilinmez. Gelisandra  yaylası sapağından sonra yol kötüleşiyor. Uçurumların kenarından geçiyor yukardan Pembelik vadisini görüyoruz. Sedir, ardıç ve karaçam ormanları arasından geçip Gelisandra Yaylası’na varıyoruz. Yayla girişinde caminin yanında bulunan çayhaneler, lokantalar kapalı. Henüz göç başlamamış anlaşılan. Ömer Bey’in söylediğine göre Bayram münasebetiyle buraların yolunu açmak için epey uğraşmışlar. İki gün önce açılmış kardan tıkalı yollar. Yer yer kar tünellerini görüyoruz. Bazı yerlerde kar kalınlığı iki üç adam boyu yükseklikte. Kar gölleri üzerinde buz tabakaları var. Çetin geçen kışın izleri bunlar. Arıcılar kovanlarını yerleştirmeye başlamışlar. Bölgede küçük baş hayvan besiciliği ve arıcılık yapılıyor. Yaz mevsiminde bölgede ciddi bir su sorunu olduğunu söylüyorlar. Eğer yaylalardaki bu yapılaşma bu hızla sürerse yakında buraların çehresinin çok değişeceğini söylemek mümkün.

Fotosafari ekibi olarak saatlerce gölleri, dağları, kar tünellerini, bahar çiçeklerini, su kuşlarını ve menderesleri çektik. Bir ara bizi merakla seyreden bir yer sincabının (gelengi) da fotoğrafını çekebildik. Hava kararana kadar çekim yaptık. Taşeli platosunda o kadar çok fotoğraf var ki, çek çek bitmez.

 

 

[1] Taşeli Platosu ya da diğer antik dönemdeki adıyla Dağlık Kilikya, ( Kilikia Trakheia) belki de Anadolu’nun en tenha, keşfedilmemiş yörelerinden biri. Heybetli dağlar, yemyeşil sulak yaylalar ve vadiler arasına saklanmış  göller her gezginin (trekkingcinin) rüyası. İki bin metredeki platoda en az on karstik göl, tırmanmak için Geyik dağları üzerinde yüzlerce zirve var.

[2] http://www.yavuzcekirge.com/?p=6822

http://www.yavuzcekirge.com/?p=6764

 

 

 

Kara Leylek Gölü

Yavuz Çekirge


Freelancer


Post navigation