Akarsuların kutsallığı konusuna yeterince vurgu yapmadık sanırım. Tarih boyunca su simgeleri varoluş” genesis” kuramlarıyla birlikte mitolojinin ana çatısını oluşturmuşlardır. Su simgeciliği yeniden varoluşun, doğumların ölümlerin ve arınmaların  anlatıldığı önemli ipuçları olarak karşımıza çıkar. Su, arınma, yenileme ve canlandırma sembolleri olarak farklı coğrafyalarda farklı inanışlarla bütünleşmiştir. Suyun kutsallığı hiç şüphesiz bu özelliklerden kaynaklanmaktadır. Su yaşamın kaynağıdır. Su, ay ve kadın üçlemesi de tüm tapınımlarda görülen sembollerdir.

 

 

Suyun insanlar için ne kadar önemli olduğu ilkçağlardan bu yana biliniyor. Miletoslu hemşerimiz Thales (MÖ. 665) evrende her şeyin özünün “su” olduğunu ileri sürmüş, felsefe kuramını da “su” üzerine inşa etmiştir. Dört element arasında en önemli olanın su olduğunu ileri süren ilkçağ felsefecileri kendilerinden sonra gelen düşünürleri de etkilemişlerdir. Thales’den iki bin yıl önce Sümer ve Akad rahipleri Sümerce ve Akadca “a” yani su kelimesi üzerine kutsal duaları çivi yazılarıyla kil tabletlere kazımışlardır. Su simgeciliği kültleri neolitik çağdan günümüze kadar süregelen ritüellerle suyun kutsallığını vurgulayan düşüncenin devam ettiğini göstermektedir. Günümüzde “ilahi dinler” olarak tanımlanan inanışlarda suyun “arındırıcı” özelliği belirli ritüellerde kullanılmaktadır. Eliade’nin söylediği gibi toplumdaki “üst” sınıfların benimsedikleri semboller zamanla ilk anlamını yitirerek “alt” sınıflar tarafından da kullanılmaya başlanır. Ne anlama geldiği tam olarak bilinmeyen ve anlaşılmayan, daha doğrusu anlaşılması istenmeyen bir şekle bürünür. Bir “gnost” haline dönüşür. Ay’ın ve güneş’in sonsuz döngüselliği Sümer inancında “Enki” yani su tanrısı bilge varlık olarak sembolleşir. Suların bir hyerofani haline dönüşü ve giderek Enki epifanisi olarak zihinlere yerleşmesi bir gecede oluşmamıştır. Ardvisura Anakita,  Avesta dilinde suların tanrıçası olarak yerini alır. Zerdüşt inancında sular ve arınma Anakita ile bütünleşir. Aredvi Sura Anahita (Arədvī Sūrā Anāhitā) olarak bilinen bu tanrıça MÖ. Beşinci yüzyıldan itibaren kadim Pers panteonunda görünür. Sarasvati olarak da bilinen bereket tanrıçasının Anadolu’nun Pers orduları tarafından fethinden sonra Anadolu’da da tapınılan bir tanrıça olduğu da biliniyor. Kybele kültünde arınma da ırmaklarda yıkanılarak gerçekleştirilirdi. Hilaria bayramı yani 27 mart tarihi ekinoks döneminde kutsal Kybele gününde tanrıçanın heykeli kutsal kabul edilen sulara batırılarak vaftiz edilirdi. Bu heykeli suya batırma eyleminin Zerdüşti geleneği olduğu söylenebilir. Günümüzde hala bazı Saâbiî (Mande) ve Zerdüşt tarikatlar ekinoks zamanlarında kutsal sulara birlikte girerek günahlarından arınma töreni yaparlar.

Suya batırma yani “vaftiz” kelimesi Yunanca’dan Türkçeleştirilmiştir. Váftisi (βάφτισι) suya daldırma anlamını taşırken dini inanç gereği günahlardan arınma anlamına yükseltilmiştir. Hıristiyanlıkta dini anlamı “günahkar” olarak dünyaya gelen insanın suyla günahlarından arındırılması demektir.[1] Vaftiz olmamış Hıristiyan yoktur.  İsa peygamber’in , Vaftizci Yahya tarafından Şeria nehrinde vaftiz edildiğine inanılır. (6 Şubat). Şeria Nehri ya da Ürdün Nehri, Erden Nehri, Orta Doğu’da Büyük Rift Vadisi boyunca akan , Lût Gölü’ne dökülen bir nehirdir ve  251 kilometre uzunluğundadır.

 

Sümer, Babil, Akad, Asur, inanışlarında akarsular, dağlar, fırtınalar, güneş ve ay kutsaldır. Fırat ve Dicle nehirleri Mezopotamya’nın iki kutsal nehrinin cennetten doğduğuna inanılır. Örneğin Urfa’da  suların tanrıçası  Atargatis (Tar’ata)  adına tapınakların inşa edildiği bir bölgedir. Balıklı göl de tanrıça adına inşa edilen tapınağın arınma havuzudur. MÖ. 3 bininci yıllarda Mezopotamya bölgesinde Atargatis kültü hakimdi. Asur tanrıçası Atargatis suların ve ayın tanrıçasıydı. Burada yine kadın, su ve ay sembollerinin hiyerofanisi söz konusudur. Tammuz, Dumusi mitolojisindeki hikaye burada Atargatis için de geçerlidir. Tanrıça bir çobana aşık olur. Tanrıçayı kıskanan diğer tanrılar çobanı öldürürler. Atargatis de kendini sulara atarak öldürmek ister. Ama baş tanrı “Teşup” onu bir denizkızına dönüştürür.

Her akarsu kutsal mıdır?

Milyonlarca yıldır dağlardan denizlere akan bu suları kutsal yapan nedir? Daha önce de söylediğimiz gibi o akarsuyu kutsal yapan onun kutsallığına inanan insanlardır.

Akarsuyun bir hiyerofaniye dönüşümü nasıl gerçekleşir?

 

Teşup, Aruna, Şuppilulia, Aegir adlarını kutsal kılan nedir? Kenan[2] ülkesinin güçlü tanrısı olan Baal’e çocuğunu kurban edecek kadar inananlar olmasaydı Baal olur muydu? Şimdi binlerce yıl sonra eski Kenan  ülkesinde toprağın derinliklerinden hala çocuk kemikleri çıkıyor. Kim bilir tanrı Baal için kaç küçük erkek çocuk kurban edildi? Baal geleneğine karşı çıkan Harran’lı tarım işçisi İbrahim Peygamber’in ay tanrısı “Sin” ve “Şamaş” kültünün bir üyesi olduğunu da unutmamak gerekir.

Harran’da olduğu bilinen  ay ve  güneş mabetleri binlerce yıl ayakta kalmış çok kıymetli eserlerdir. Babil dönemine ait  “Sin Mabedi” Harran’da inşa edildiği bilinen en eski anıtsal eserdir. M.Ö. 2000 başlarına ait Kültepe tabletlerinde Harran’daki Sin (Ay Tanrısı) Mabedi’nde bir antlaşma imza edildiğine dair bilgiler bulunmaktadır. Yine M.Ö. II. Bininin ortalarına ait Hitit tabletlerinde, Hititlerle Mitanniler arasında yapılan bir antlaşmaya Harran’daki Ay Tanrısı Sin’in ve Güneş Tanrısı Şamas’ın şahit tutulduğu belirtilmektedir. Sin kültünü benimseyen inananların tapınakta yapılan tören öncesinde kutsal havuza girerek günahlarından arınmayı amaçladıkları da biliniyor.[3]

Harran günümüzde fotoğrafçıların sık sık ziyaret ettikleri yörelerden biri. Özellikle de mimari açıdan çok ilginç olan Harran Evleri, konik biçimleriyle dikkat çekiyor. Bölgede “Harran Evleri” olarak koruma altına alınmış beş ev dışında geriye bir şey kalmamıştır. Değerini bilmeden eskiyi yok etme eğiliminde olan yerel idarelerin ellerinden kurtarılarak restore edilen üç bin yıllık yığma tekniğiyle yapılmış konik evler Harran’ın simgesi olmuştur.

 

Bir zamanlar Sin mabedi olarak bilinen yerde ise geriye birkaç taş parçası kalmıştır. Babil gezegenler kültünün hakim inanç olarak kabul edildiği bu topraklarda güneş, ay ve gezegenlerin her hareketi rahipler tarafından takip ediliyordu. Mandi (Manda)  adı verilen kutsal alanlar mutlaka akarsu kenarlarına kurulurdu. Akarsuya küçük bir baraj yaparak kutsal havuz oluşturulur, ibadet öncesinde bu kutsal havuzda topluca vaftiz ritüeli icra edilirdi. Kapısı güneye yönü kuzeye bakan tapınaklar rahipler tarafından çok temiz tutulan yerlerdir. Vaftiz ve arınma belirli günlerde rahipler yönetiminde temiz beyaz giysiler giyilerek  toplu olarak gerçekleştirilirdi. Harran bölgesinde yaygın olan bu inanış Saâbiî inancıyla benzerlikler gösterse de Sünni Müslümanlar tarafından yanlış anlaşılmış “şeytana tapanlar” algısı yaratılmıştır. Oysa “Harran  gnostikleri” özünde su ve arınma olan ritüelleriyle ilahi dinlerden çok farklı bir inanç biçimi olarak Anadolu topraklarında ortaya çıkan bir külttür. Su simgelerini incelediğim bu yazı kapsamında Harran çevresindeki akarsuların ve göllerin yakınında yaşayan toplulukların yeterince incelenmediğini düşünüyorum. Anadolu’da yaşayan veya Anadolu’da doğan dinlerin kapsamlı bir şekilde incelendiği bilimsel çalışmaların yapılacağı günler de gelecektir. Tüm inanışları tekelinde topladığını sanan baskıcı resmi yaklaşımın etkilerinden uzaklaşıldığı, araya mesafe konduğu ya da siyasi olarak gerçek laik, seküler sisteme geçildiği zaman bu mümkün olacaktır. Sünni İslam anlayışının dayatıldığı İlahiyat fakültelerinde tarafsız bakış açıları bir gün oluşacaktır.

Uzak doğu dinlerinin suya bakışı da Anadolu dinlerine benzer.  Veda geleneğini özetleyen  aşağıdaki duayı Veda rahibi akarsu kıyısında okuduktan sonra suya girerler ve  günahlarından arınırlar.

“Su, sen her şeyin, tüm varoluşun kaynağısın. Su, dünyanın temelidir; bitkilerin özüdür, ölümsüzlük iksiridir, Amrita’dır; uzun ömür sağlar, yaratıcı güçtür ve her derde devadır. Su, bize hayır getirsin.”

 

Veda rahipleri suyla olan ilişkilerini dualarla dile getirirken yedi akarsuyu ejderhaların elinden kurtaran tanrıça Varuna’ya da gönderme yaparlar. Ganj, İndus, Krişna, Yamuna, Brahmapurna, Godavari, Yarlung nehirleri Hindistan kıtasının can damarlarıdır. Artık akarsuların insan hayatındaki önemini anlayan halk hukuki statü sağlamaya çalıştıkları nehirleri koruma altına alıyorlar. Yeni Zellanda’nın Waganui nehrine insan statüsü vermelerinden sonra Hindistan’ın  kuzeyindeki Uttarakhand eyaleti yüksek mahkemesi, Ganj ve Yamuna nehirlerine, “yaşayan gerçek kişi” statüsü verilmesi ve haklarının “yasal vasi” sıfatıyla eyalet yetkilileri tarafından korunması yönünde karar aldı. Buna göre mahkeme, yeni yasal statüyle akarsuları kirletmenin bir insana zarar vermekle aynı yasal yaptırıma tabi olacağını belirtti.

Dünyada bu gelişmeler olurken Anadolu’da akarsuların kirletilmesinin önüne geçmek için hiç kimse parmağını bile oynatmıyor. Karadeniz’de Çoruh ve Ayder , Fırtına doğuda Zap, Dicle, Fırat, Munzur batıda Sakarya, Gediz,  Kızılırmak, güneyde Göksu, Ceyhan, Seyhan, Aksu, Manavgat, Dalaman, Kınık, vb. gibi hayati önem taşıyan akarsular her geçen gün daha da kirletiliyor. Bakalım bu akarsular ne zaman koruma altına alınacak? Bu akarsulara “insan statüsü” verilecek mi?

Bir akarsuyun kenarında oturmuş düşüncelere dalan adam tiplemesi Hermann Hesse’nin uzak doğu dinlerine duyduğu ilgiyi de vurgular. Hermann Hesse[4], savaş ve Nazi karşıtı düşünceleri yüzünden 1933 yılında İsviçre’ye göç etmiştir. 1946 yılı Nobel Edebiyat ödülü sahibidir. Yazarın ünlü eseri “Siddhartha” yı okuyanlar bilir; Budizm felsefesine göre yazılmış bir romandır. Bir prens olan Siddhartha’nın benliğini bulmak için yaptığı yolculukların  epik hikayesidir.

Siddhartha  bir prens olarak yaşadığı  sarayda  Brahman rahiplerinden felsefe dersleri alır. Yaşamı ve  varlığını  sorgulamaya başlar. Sorularına cevap veren Brahman rahiplerini yeterli bulmayan Siddhartha, şehirde dolaşırken nehir kenarında oturmuş meditasyon yapan çileci Sramana’ları  görür. Oturur onlarla birlikte meditasyon yapar, sorular sorar; verdikleri cevaplar   Siddhartha’ya çok cazip gelir.  Dostu Govinda ile  Sramanaların arasına karışarak  arayışına başlar. Romanda dinler tarihine gönderme yapan bu bölüm aslında Hinduizm’e ve Brahmanizm’e karşı çıkan “heterodoksi” akımının Sramana hareketinin, Budizm’e ve Janiizm’e nasıl dönüştüğünü de anlatmıyor değil.

Siddhartha bir  nehir kıyısında kendi benliğini bulmak için düşüncelere dalar. Nehrin bir yakasından öbürüne kayığıyla insan taşıyarak yaşamını sürdüren Vesudeva ile dost olur.

”Nehri dinle, o sana her şeyi anlatacak.”diye öğüt verir  Vesudeva.

Kelime anlamı olarak Vesudeva,  mitolojik “nehir tanrısı” dır. Burada da su simgeciliği karşımıza çıkar. Meditasyon aklın berraklaşması için gereklidir. Nefsini terbiye edebilen bir insan akarsuyun anlattığı  hakikati de anlayabilir. Sekiz bin yıllık belki de daha eski kadim bir dini Veda dinini sorgulayan roman kahramanı Siddharta, Brahman’ı yani Veda dinine göre evrenin yaratıcısı olan tanrıyı da sorguluyor. Bugün dünyadaki üçüncü büyük din olan Hinduizm’in günümüzde nasıl anlaşıldığı ve ibadetlerinin nasıl yapıldığı konusu biraz karmaşıktır. Hint mitolojik hikayelerinin  özünde Vişnu, Şiva, Ganeşa ve diğer tanrıların özellikleri vardır. Bunları anlamak da kolay değildir. Hinduizm’in Hindistan topraklarından batıya doğru değişerek ve etkileyerek yayıldığı da bir gerçektir. Pagan dini olarak yorumlayanların Hinduizm’le diğer dinler arasındaki benzerlik ve farklılıkları da sorgulamaları gerekir. Zerdüşt dininde bazı temel kavramların Hinduizm’den etkilendiği görüşünde olan din tarihçileri vardır. (Eliade).

Bugün Köprüçay olarak bilinen Eurymedon, antik çağda kutsal kabul edilen, tapınılan bir tanrı idi. Nehir tanrıları hemen hemen her coğrafyada görülen bir tapınım biçimi olarak karşımıza çıkıyor. Nehirler ve dağlar kutsal alanlar olarak yıllar boyunca insanların inanç dünyasında yerlerini almışlardır. Sadece Anadolu’da, aralarında Euphrates, Halys, Hermos, vb. gibi önemli Anadolu akarsularının bulunduğu yirmi iki kutsal nehir ve nehir tanrısı biliniyor. Eurymedon eski Yunancada kelime anlamı olarak “geniş” ve hükümdar” kelimelerinin birleşiminden oluşuyor. Bir tanrı olarak da Olympos panteonunda önemli bir yere sahip.

Su simgesi kullanılmadan anlatılan hiçbir destan yoktur. Örneğin Gılgamış Destanı. Sümer Uygarlığı’nın bir armağanı olan bu destan Uruk Kralı Gılgamış’ın ağzından anlatılır.

Destan, “ Yerin dibindeki suyun kaynağını görenin hikayesini dinle, yurdum”, diye başlar. Gılgamış ölümsüzlük otunu aramaktadır. Ölümsüzlük otu da yerin dibindeki tatlı su denizinin dibindedir. Gılgamış bir çok serüvenden sonra otu bulur denizin dibinden otu çıkarır. Bir yılan otu çalıp yer ve destan böyle sona erer. Destanda su simgeleri yoğun olarak kullanılır. Büyük Tufan’dan da söz edilir. Odyseus Destanı , Homeros’un ünlü eseri de su simgelerinin çok yoğun kullanıldığı bir destandır.

Tek tanrılı dinler hariç tüm diğer dinlerde sulara kutsallık atfedilmiştir. Bu suları hiyerofani haline getiren insanların inancıdır. Nehir tanrıları, göl tanrıları, deniz tanrıları sayılmayacak kadar çoktur. Öte yandan tek tanrılı dinlerde suların kutsallığı yoktur. Yahudi kozmogonisinde suların tüm kutsallığı Yahve ile birleşmiştir. Yahudi dinine göre suların kutsallığı yoktur. Hıristiyanlıkta ise paganizm devrinin su simgeciliği İsa’nın kutsallığını yüceltmek için kullanılmıştır. Balık ve kova sembolleri, vaftiz törenleri, ayazmalar Hıristiyanlık ritüellerinde önemli yer tutar. Kiliselerin su kaynaklarına yakın inşa edilmesi o su kaynağının kutsallığını artırmak için kullanılmıştır. Ayazmaların sularının farklı özellikleri ön plana çıkarılmıştır. Bugün İstanbul’daki kiliselerin çoğunun sularının kutsal olduğu inancı vardır. Paganizm sembollerinin Hıristiyan dinine uyarlanmış halleri olarak değerlendirmek gerekir. Kutsal olanın  İsa olduğu, onun dışında sulara ve göllere kutsiyet atfedilemeyeceği algısı hakimdir.

İslamiyet’te de benzer şekilde sulara kutsiyet atfedilmez. Paganizm döneminden kalma kutsal semboller şiddetle reddedilir. Bu bağlamda “Zemzem” suyu her şeye rağmen kutsiyet atfedilen ayrıcalıklı bir sudur. Pagan döneminden kalma bir ritüeldir. İslam dini kalıplarına  uyarlanmıştır. Zemzem suyunun baş melek Cebrail’in topuğunu yere vurmasıyla açıldığına inanılır. Söylenceye göre İbrahim Peygamber’in karısı Hacer, bebeği İsmail için  çölde su ararken “Sefa” ve “Merve” tepeleri arasında yedi kere gider gelir. Su bulamaz. O sırada Cebrail belirir ve topuğunu yere vurarak su kuyusu açar. Zemzem suyunun kutsalın kutsalıyla bağlantısı olduğu inancı  bu söylenceyle anlatılır. Hac ziyareti sırasında bu tepeler arasındaki yedi yürüyüş sembolik olarak gerçekleştirilir. Kabe ne kadar kutsalsa Zemzem suyu da o kadar kutsaldır kabul edilir.

Mekke’ye giden hacıların şişe şişe Zemzem suyu taşımaları  çok farklı şekillerde yorumlanabilir. Hacdan dönen kişilerin  yanında getirdiği suyu, hastalara şifa olarak içirmeleri mevlütlerde dağıtmaları rastlanan olaylardandır. Hemze, Tayyibe, Tahire, Şarabü’l-ebbar olarak da bilinen zemzem suyu Mekke’de, Harem-i Şerif’te bulunur. Zemzem suyunun kutsallığı üzerine Kur’an’da herhangi bir ibare yoktur. Fakat bu kuyuya bulunduğu yer itibariyle kutsallık atfedilmiştir.  İslam Ansiklopedisinde şöyle açıklanıyor:

 

“Zemzem Kuyusu birincisi ağızdan itibaren 12,80 m., ikincisi kayalar içine oyulmuş haliyle 17,20 m. uzunluğunda iki bölümden meydana gelir, derinliği de 30 metredir. IX. yüzyıldan itibaren bilinen kayıtlara göre 1,5 ile 2,5 m. arasında değişen kuyunun çapı, örülmemiş ve kaya içinde kazılmış olan yerinde bir insanın içine girip çalışmasına yetecek genişliktedir. Zemzemin biri Hacerülesved, diğeri Ebûkubeys dağı ve Safâ tepesi, bir diğeri Merve tepesi hizasından 13 m. aşağıdan çıkıp kuyuyu besleyen üç kaynağı vardır. Hacerülesved’in karşısında bulunan, ağzı 45 cm. uzunluğunda ve 30 cm. yükseklikteki kaynak zemzemin ana kaynağıdır. Zemzemin kutsiyetiyle ilgili haberlerde de Hacerülesved tarafındaki kaynak öne çıkarılmaktadır.”[5]

Zemzem suyunun kutsal bir su olduğu ve cennetten çıkma olduğu algısı yaratılmış, bazı çevreler tarafından “Kevser Irmağı” benzetmesi öne çıkarılmıştır. İnananlar için zemzem suyunun kutsallığı en az diğer inançlardaki kutsal sular gibidir. Kozmogonik ilkel bir unsur olan su kaosla özdeşleştirilmiş, mistik arınma, şifa merkezleri olarak inanç dünyasında yerini almıştır. Zemzem kuyusu İslamiyet öncesinde de Mekke’de kutsal su olarak kabul ediliyordu. Farklı dinlerden insanların ticaret amacıyla geldikleri Mekke’de 360 putun bulunduğu Kabe’de dua edecek olanların  da kutsal kabul ettiği su olması binlerce yılda gerçekleşmiştir.

Mezopotamya dinlerinde arınma en önemli ritüel olarak karşımıza çıkar. Özellikle de Babil dininde tapınakların özel havuzlarında rahiplerin önderliğinde ayin öncesinde  vaftiz  törenleri yapılırdı. Bu havuzlara konan ve havuzlarda yaşayan  “İbis” (aynak)  kuşlarının kutsallığı artırdığına inanılırdı. İsis inancına göre aynak kuşları ışık dünyasından gelen kuşlardı. Mandenler (Saâbiî), ışık evrenine ve karanlıklar evrenine inanırlar. Karanlık ışığı kirletir. Kirlenen kişinin de karanlıklardan arınması için vaftiz olması gerekir. Bu gnost inanca göre üç tür vaftiz vardır.

  • Masbuta, Bir rahip önderliğinde kutsal sularda üç kez suya dalıp çıkma (boy)
  • Tomaşa, Tek başına kutsal suya üç kez dalıp çıkma (boy)
  • Rişoma, Tek başına eller, ayaklar ve başın kutsal suyla yıkanması.

Suların kutsallığı tek tanrılı dinlerin “soyut tanrı” kavramıyla önemini kaybetmiştir. Artık doğal olayların farklı tanrılar tarafından değil de tek bir tanrı tarafından meydana getirildiği inancı yaygınlaşmıştır. Politeizmden monoteizme geçiş (Çoktanrılı inanç değil tek tanrılı inanç) uzun sürmüştür. Bana kalırsa bu geçiş halen sürmektedir. Anadolu’da bir çok yerde “ermiş”, “evliya”, “abdal”  kültleri varlığını sürdürmektedir.  Heteroksi inancına sahip bazı gruplar akarsulara, dağlara, ağaçlara kutsallık atfetmeye devam ediyorlar. Hızır-İlyas inancı süregitmektedir. Yerel halk dağ başlarındaki kutsal mekanlardaki ağaçlara çaput bağlamaya, kaynak sularıyla yıkanmaya devam etmekteler. Kutsal su inancı hangi din olursa olsun kolay kolay yok olmuyor.

Neden mi?

 

Çünkü su biçimsizdir. Biçimsiz olduğu için her şeyi içine alabilir, örtebilir. Akarsuya girip boy abdesti alan bir insanın inançları doğrultusunda günahlarından  arındığı, temizlendiği yeni doğmuş bir insan gibi yaşama yeniden sarıldığına işaret eden ritüeller bazı heterodoksi grupların dışında uygulanmıyor. Hıristiyanların vaftiz törenlerinin Yahudi Esseneler döneminden kalma bir gelenek olduğunu biliyoruz. İsa da bir Essene olarak Ürdün nehrinde vaftiz edilmişti.

Öte yandan İslam inancında suyla arınma ritüeli, abdest alma ritüeline dönüşmüştür. Abdest alma bir tür arınma, temizlenmedir. Boy abdesti belirli durumlarda başvurulan daha farklı bir arınmadır. Özellikle de cinsellikle ve kadının adet görme dönemlerinden sonra başvurulan bir arınma yöntemidir. Bazı inanç türlerinde olduğu gibi örneğin İslam inancı cinsel ilişkiyi manevi kirlenme olarak algılamaktadır.[6] Cinsellik konusu ve kadının adet dönemleri son derece karmaşık konular  olması sebebiyle toplum tarafından yanlış anlaşılmalara sebep olmaktadır.

Suların kutsallığının giderek yok olduğu günümüzde akarsuların kirlenmesi büyük bir çevre felaketi olarak karşımıza çıkmaktadır. Büyük şehirlerin kenarlarına kurulduğu eskinin kutsal akarsuları, bugün çevresel atıklar, sanayii ve evsel atıklar, sunii gübre ve tarım ilaçları, taş ve maden ocakları, HES’ler vasıtasıyla kirlenmiş zehir solumaktadırlar. Meriç, Ergene, Sususuluk, Gediz, Kızılırmak, Yeşilırmak, Sakarya, Çoruh, Ayder, Fırtına, Dicle ve Fırat vadileri, göller bölgesi, Tuz Gölü, Van Gölü aşırı kirlenmenin getirdiği çevre sorunlarıyla karşı karşıyadır. Bölgede yaşayan insanların ve onların seçilmiş temsilcilerinin var güçleriyle yok etmeye çalıştıkları bu topraklarda çölleşme başlamıştır.

 

Keşke bu akarsular kutsal sular olarak kalsaydı.

 

[1] Cennetten kovulan Adem ve Havva’nın günahı tüm insanlığın günahı olarak kabul edilir. Doğan çocuk vaftiz edilerek bu günahından arınabilir.

[2] Kenan Diyarı (İbranice: Kena’an, Akadca: Kinaḫḫu) ), Şeria (Ürdün) Nehri’nin batısındaki Antik Filistin topraklarına İbrahimi dini metinlerde verilen isim. Bu bölge günümüzdeki İsrail, Filistin ve Lübnan toprakları ile Ürdün, Mısır ve Suriye’nin kıyı kesimlerine verilen ad olarak bilinmektedir.

[3] Gündüz, Şinasi, Sâbiîler, Son Gnostikler, Vadi yaynınları, İstanbul, 1995

[4] Hermann Karl Hesse; 2 Temmuz 1877, Calw; 9 Ağustos 1962, Montagnola, İsviçre. Almanya’da doğmuş İsviçreli yazar ve ressam. 20. yüzyılın en önemli yazarlarından biridir. Vikipedi

[5] https://islamansiklopedisi.org.tr/zemzem

[6] İslâm dininde cinsî münasebetin mânevî bir kirlilik meydana getirdiği kabul edilmiş ve ilişkiden sonra yıkanmak farz kılınmıştır (İslam Ansiklopedisi bk. CENÂBET; GUSÜL).

Kutsal Sular ve Su Simgeciliği

Yavuz Çekirge


Freelancer


Post navigation