Bu yıl  otuz beş deneme yazısı üretmişim.  Ben bu denemeleri “seyahatnâme” olarak nitelendiriyorum. Bölgesel olarak bakıldığında ağırlıklı olarak antik çağdaki adlarıyla “Commagene”, Cappadocia”, “Galatia” bölgelerinde gözlemlerde bulunmuşum. Bu coğrafi bölgeler bugünkü siyasi vilayet yapılarına göre otuz kadar ili sınırları içine almaktadır. Antik çağdaki “eyalet” yapısı coğrafi özelliklere göre belirlendiği gibi “stratejik” öneme göre de değişiklik gösteriyordu. Bugünkü vilayet yapısının ise çok farklı nedenleri var. Bazı yerlerde “devlet” yardımının kolaylaşması nedeniyle, oy devşirmek için “il” yapılan vilayetler var. Roma imparatorluk döneminde eyalet yapılanması ne kadar farklı ise Anadolu Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde de o kadar farklı idi. Bugünkü Malatya, Elazığ, Tunceli, Bingöl, Erzincan vilayetlerinin on sekizinci yüzyıldaki nüfus yapısıyla bugünkü nüfus yapısı arasında büyük farklar var. Her yüz yılda bu vilayetlerde oluşan siyasi yapılanmaların iyice anlaşılması için çok detaylı araştırmalar gerekmektedir. Bu vilayetlerde yüz yıl önce yaşayan Zazaki (Dimili) nüfusu ile bugünkü arasında karşılaştırmalar, analizler yapıldığında çok ilginç ayrıntılar ortaya çıkacaktır. Gelecek yıllarda dilbilimcilerin, tarihçilerin ve sosyal antropologların yapacağı bilimsel çalışmalar bugün cevaplayamadığımız bir çok soruya cevap bulmamızı sağlayacaktır.

Seyahatlerim arasında beni çok etkileyen Aladağlar’da aldığım notlara şöyle bir bakıyorum.

Niğde Aladağlar Yedigöller platosu kamp alanında  güneş doğarken kalktım. 3,555 metrelik Direktaş’ın günün ilk ışıklarıyla fotoğrafını çekmeyi amaçlıyorum. Üç bin yüz metre irtifadayız. Direktaş’ın hemen dibindeki büyük buzul gölünün kıyısında kamp alanında çadır kurduk. Bu gölün adı çok büyük olmasından değil diğer buzul göllerine göre daha büyük olmasından kaynaklanıyor kanımca. Direktaş adı da şeklinden ötürü verilen bir ad. Buraya Yedigöller platosu, Yedigöller vadisi de deniyor. Anadolu’da benim bildiğim en az altı Yedigöller Platosu var. Buraya da kim bu adı taktıysa yanılmış. Buranın adının yirmi göller olması lazım. Çünkü bu platoda en az yirmi göl var. Göl kıyısında park yerinde yirmi beş kadar çadır var. Üç farklı gruba ait çadırlar. Esas kalabalık grup biziz. Maraş’tan gelen hacılar var. Ters yöne (kuzeye) durup namaz kılıyorlar. Bu dağda ne işleri var onu da anlamadım aslında. Bize abuk subuk sorular sorup evliya hikayeleri anlatmaya kalkıştılar. Ben farklı bir inanıştan olduğumu anlatmaya çalıştım. Cahil gözlerinde şimşekler çaktı. Yüz bulamayınca çekip gittiler. Ellerinde naylon torbalarla kösele ayakkabılarla çıkmışlar dağa. Ayakkabıları parçalandı, yüzleri güneşten şişti bir tuhaf insan grubu işte. Gözleri kadın dağcılarda yalanıp durdular. Antalyalı beş kadından oluşan kaya tırmanış grubu var. Sırayla tüm zirvelere tırmanıyorlarmış.  Niğde AKUT ekibi ve FA fotoğraf grubu birlikte hareket ediyoruz. Yerdeki çimlere basıyorum ama çim buz tutmuş. Buz parçalarını ezerek ilerliyorum. Sessiz olmaya çaba gösteriyorum ama her yer buz. Gece çok soğuktu. Uyku tulumu zayıf olanların vay haline.

Gölün kıyısına tripodu kuruyorum. Temmuz ayının ilk günleri. Yamaçlarda ve yarıklarda yer yer kar öbekleri var. Yüksek yerlerde daha fazla . Dağ yarıkları karla dolu. Bazı yerlerdeki karlar hiç erimezmiş. Kızılkayalar  kampın batı yönünde  Emler zirvesiyle birlikte görünüyor. Kızılkayalar  en yüksek zirvesi Aladağlar’ın. 3,767 metrelik bir zirve. Demirkazık kadar popüler değil. Demirkazık’ın meşhur külahı var. Tırmanması daha  zor. Buralar  bahara daha yeni giriyor. Geceleri ısı eksi üç dört dereceye kadar düşüyor. Gündüzleri ise sıcaklık otuz  derecelere kadar çıkıyor. Bu irtifada nedense beni uyku tutmuyor. Sabaha kadar uyku tulumu içinde dönüp duruyorum. Bir şekilde sabahı ediyorum işte. Yorgun mu kalkıyorum? Hayır. Sanki sekiz saat uyumuş kadar zindeyim. “Photopills” programına bakarak ne kadar zamanım olduğunu ölçüyorum. Turuncu ışıklar için en fazla on dakika vaktim var. Sonra ışıklar sararacak ve turuncu renk yok olacak. “Golden Hour” sona erecek. Vakit geçirmeden alternatifli çekimlere başlıyorum. Mutfak çadırının orada Ahmet Ağa ve yardımcısı kahvaltı hazırlıklarını yapıyorlar. Daha ilerde atlar ve keçiler otluyor.  Yarım saat sonra güneş yükseldiğinde kimse ısınan çadırının içinde kalamayacak. Hafif serin sabah rüzgarını yüzümde hissediyorum. Sanki yüzümü yıkıyor. Direktaş yavaş yavaş  kızıl bir kütleye dönüşüyor. Bu akan zamanı durdurmak ve içime sindirmek istiyorum ama durduramıyorum. Zaman akıp gidiyor. Güneşin ilk ışıklarının yarattığı dünya hızla yok oluyor. Anı yaşamak ne demekse işte orada onu yaşıyorum. İçim mutlulukla doluyor.

Anadolu’da tırmanılacak o kadar çok dağ o kadar çok yayla var ki. Seyyahların ilgi alanı ne olursa olsun  gerçek  seyyahlar için  birkaç ömür sürecek kadar rota bulunabilir. Artık bu coğrafyada da “Trekking”, “Hiking”, “Tırmanış” rotaları giderek çoğalıyor. Yerel idareler özellikle büyük şehirlerden başlayan ve Anadolu’ya yayılan doğa yürüyüşü ve dağcılık kulüplerinin ihtiyaçlarına  yönelik parkur ve levhalama  çalışmaları yapıyorlar. Geçitlerde, kanyonlarda ve dağlarda sarı renkli yön levhaları, kırmızı beyaz işaretler  görülüyor artık.

Yirmi yıl önce “Lykian Trail” projesini gerçekleştiren Kate Clow[1], bu coğrafyanın sevdalısı bir İngiliz kadın natüralist. 1988 yılından bu yana Türkiye’de Antalya’da yaşıyor. Bu coğrafyada Antalya’da yaşamaya karar vermiş.  “Grand Randonne” işaret sistemiyle kırmızı ve beyaz boyalarla Fethiye’den Antalya’ya kadar beş yüz kilometreden uzun bir parkuru ekibiyle adım adım yürüyor, işaretliyor, haritasını çıkarıyor. Ondan önce işaretlenmiş bir yürüyüş parkuru var mı? Sanırım bu alanda öncülüğü kimselere kaptırmaz. Likya Yolu projesi daha sonra İngilizce olarak  kitaplaştırılıyor. İngiliz, Amerikalı ve Alman yürüyüşçüler arasında hızla yayılıyor. Plajlarda güneşlenen turistlere alışkın yerel halk bu sırtında çantasıyla dağ yollarında yürüyen turistleri çok ama çok yadırgıyor.

Frenk seyyahların tabiriyle “uneducated pesants” yani eğitimsiz köylüler[2] ilk yılın şaşkınlığından sonra “yürüyen turisti soyma” planları kurmaya başlıyorlar. Yürüyüşçülere pansiyon, gözleme satmak için birbirleriyle yarış eden uyanık yurdum insanı işaret levhalarını kendi evlerine doğru döndürerek müşteri çekmeye çalışıyorlar. Beton direkler yerlerinden sökülüp kenara atılıyor, levhalar menteşelerinden sökülüp ağaçlara çakılıyor. Kayalara kırmızı beyaz işaretlerin üzerine “Falancanın pansiyonu”, “Filancanın gözlemesi” yazıları yazılıyor. Silah meraklıları  işaret levhalarını nişangah olarak kullanıyorlar. Dünyanın neresinde böylesine bir organizasyon görülebilir?

Cate Clow, tahrip edilen levhaları onarmaya gayret ediyor ama bir süre sonra vaz geçiyor. İşi başından aşkın; St. Paul Yolu, St. Nicholaos Yolu, vb. gibi yeni rotalar keşfediyor, işaretliyor. Bazı egosu şişkin yürüyüş rehberleri Clow’u küçümseyerek  eleştiriyor. Argümana bak: “İngiliz olduğu için başarılı oldu. Garanti bankasına ben de gittim ama bana para vermediler.”   Hiçbir Türk rehberinin, dağcının başaramadığı başaran bu seyyahı eleştirerek kendi egosunu parlatanlara bir haberim  var. Maalesef hiçbir şey parlamıyor sadece onların yüzleri kararıyor. Kate Clow’u ve arkadaşlarını ortaya çıkardıkları yürüyüş parkurları için eleştirenlerin çok haksızlık ettiklerini düşünüyorum. Daha açılacak çok rota var. Anadolu’ya seyyah olarak gelip günlüklerini yayınlayan Frenk seyyahların rotaları var. Küçük bir liste vereyim de cevval rehberlerimiz bu seyyahların eserlerini okuyup rota  haritalarını çıkarsınlar;

 

  1. Richard Chandler
  2. William Pars
  3. J.C. Hobhouse    1809
  4. William Turner  1816
  5. Anton von Prokesh  1824
  6. F.V. J. Arundell   1826
  7. Alexander de Laborde 1826
  8. Leon de Laborde
  9. Charles Macfarlane
  10. W. M. Ramsay
  11. W.W Leake Journal of a tour in Asia Minor, 1824,
  12. James Emerson 1829
  13. Michaud Poujoulot 1830
  14. F.V. J. Arundell  1830
  15. Charles Texier  1830-35
  16. Charles G. Addison
  17. William Francis Ainsworth
  18. C.B. Elliott
  19. Charles Fellows 1838
  20. Philippe Le Bas,Ladron  gravür
  21. Ludwin Van Ross 1844 ,Christmas 1850 7 kilise
  22. Nofrr 1860,Perrot,
  23. Guilaume  1861
  24. Prusias ad Hypium
  25. Cyzigve Gordion
  26. Julins Seiff 1871
  27. E.J. Davis
  28. Ernst Curtious
  29. Eugen Petersen
  30. Felix von Luschan
  31. Alexander Warsbera
  32. Lanckoronski
  33. Gaston Deschamps
  34. Sartinaux
  35. Karl Baedeker
  36. Walter Augustan Hawley

 

Anadolu’nun batısından başlayarak  doğusuna doğru yayılan bu çalışmalar saklı kalan bir çok doğal güzelliğin de ortaya çıkmasına neden oluyor. Hem iyi hem kötü.  Zorluk derecesi ve mesafesi değişiklik gösteren bu rotalar henüz başlangıç seviyesinde. Bazı turizm şirketleri de bu çalışmalara katkıda bulunuyorlar.

Karadeniz dağlık ve ormanlık  arazi yapısıyla Samsun’dan Hopa’ya kadar bir çok vadiyi henüz keşfedilmemiş binlerce yürüyüş rotasını barındırıyor. Son yıllarda Rize, Çamlıhemşin yaylaları  Ayder, Pokot, Hazindag, Avusor, Samisdal vb. gibi  yürüyüş rotaları açıldı ama henüz işaretleme yapılmamış durumda.

Bu yaylalara ilgi artınca yerel idareler yürüyüş rotaları yapmak yerine asfalt yol ağı yaratmaya karar veriyor. “Yeşil Yol” adı verilen proje bu yaylalara ismi saklı tutulan bir “banka”nın  finansmanıyla özellikle “Arap” turistler için konaklama tesisleri ve villalar  yapmayı amaçlıyor.

Yerel halkın ve doğa aktivistlerinin (Fırtına İnsiyatifi) tüm itirazlarına ve direnişine rağmen jandarma ve polis zoruyla yol inşaatı gerçekleştirildi. Bu yolun çevreye vereceği  zararı ortaya koyan raporlar hasır altı edildi. Siyasi baskıyla bir çok gerçek hasır altı edildi.  Batı ülkelerinden gelen doğa yürüyüş grupları yerine minibüslere dolup gelen çevreye ambalaj atıklarını atan Arap turistlerin işgal ettiği Karadeniz yaylaları artık  gidilmez hale gelmiş durumda. Pansiyon fiyatları saçma boyutlara hızla tırmanıyor. Orta halli bir doğa yürüyüşçüsünün ya da Kaçkar sevdalısının artık elini yakacak durumda fiyatlar.

Tüm dünyada yaklaşık üç yüz yıldır yürünen ünlü rotalar var. Örneğin Fransa’da “Grand Randonne” sistemiyle işaretlenmiş yolların toplam uzunluğunun yüz bin kilometreden fazla olduğu söyleniyor. Almanya, İskandinavya, İtalya, İspanya , vb. gibi Avrupa ülkelerinde çok ünlü yürüyüş rotaları var. Özellikle ABD ve Kanada yürüyüş rotalarının çokluğu, zorluğu ve uzunluğu konusunda çeşitlilik sunuyor.  Birkaç örnek vermek gerekirse:

  • Annapurna-Nepal, 200 km.
  • Kungsleden- İsveç, 400 km.
  • Zillertal Alps-Avusturya , 65 km.
  • Croagh Patrick, İrlanda, 5 km.
  • Kalalau Trail, Kauai, Hawaii, Amerika, 35 km.
  • Inca Trail, Peru, 100 km.
  • Ongariro Northern Circuit, North Island, Yeni Zelanda, 50 km.
  • Petra’ya Çöl Rotası, Ürdün, 200 km.
  • Haute Trail, Fransa – İsviçre 150 km.
  • West Coast Trail, British Columbia, Kanada, 70km.
  • Sentiero Azzurro, Cinque Terre, Italya, 40km.
  • Grindelwald, İsviçre, 250 km.
  • Sarek Doğa Parkı, İsveç, 1000 km.
  • Appalachian Rotası, Amerika, 3500 km.
  • Rim-to-Rim Grand Canyon, Arizona, Amerika, 500 km
  • Tour de Mont Blanc, Fransa, 100 km
  • Everest Base Kampı Rotası, Nepal, dağ Tırmanışı 5000 m.
  • Kilimanjero Dağı, Tanzanya, dağ Tırmanışı 6000 m.

Anadolu yürüyüş rotaları konusunda çok büyük bir potansiyele sahip. Anadolu platosu, Toroslar, Kaçkarlar, Karçallar, Munzur, Nemrut vb. gibi dağlar, göller, akarsular, deltalar, Kapadokya, Antik kentler,  ve binlerce yaylanın bulunduğu platoda henüz keşfedilmemiş o kadar çok yer var ki. Önümüzdeki yıllarda doğaseverlerin istekleri doğrultusunda  yerel idareler mutlaka asfalt oto yol, yerine yürüyüş parkurları açmayı tercih edeceklerdir. En azından öyle yapmalarını umuyorum.

Kapadokya bölgesi bir çok tarih hazinesini barındırıyor. Bilinen vadiler var bilinmeyen vadiler var. Peri bacaları meşhur olduğu için tüm oteller o bölgede yoğunlaşmış. Erciyes, Hasan Dağı ve Aladağlar tüm dağcıların her mevsim tırmandığı emsalsiz zirveleriyle dünya dağcılık literatüründe önemli bir yere sahip. Doğu Anadolu iki bin metrenin üzerindeki Doğu Anadolu platosu ve sayısız üç bin metre üstü zirveleriyle, kanyonlarıyla ve akarsularıyla keşfedilmeyi bekliyor. Maalesef güvenlik nedeniyle bir çok yerde yasaklanmış bölge ve kırsal var. (Bingöl, Hakkari, Yüksekova, Tunceli, Şırnak,vb.)

Dicle ve Fırat doğunun sınırlarını çizen iki önemli akarsudur. Eskiler, “Fırat’ı ve Dicle’yi var eden ulu dağlar ardındaki gözelerin cennetten dünyaya su taşıdığına inanırmış. Tevrat ve ondan önceki tüm kitaplarda pek çok kutsal metin, cenneti tarif ederken Fırat’ın ve Dicle’nin göllerini, bahçelerini emsal alır, hatta doğrudan doğruya bu nehri var eden kaynakların etrafını cennetin toprakları olarak görürlermiş.

Bu sözlerin şimdi bir hükmü var mı? Buna karar vermek çok kolay değil. HES’lerin ve barajların parçaladığı, akışını durdurduğu, yerleşimlerini bozduğu akarsuları, gözeleri artık  cennete benzetmek mümkün değil. Akarsuların su toplama sınırları içerisinde doğa tahribatı ve çarpık yapılaşma çok fazla.

Rize Ayder’e her yıl  Arabistan Yarımadası’nın uzak köşelerinden kalkıp “cennete” gidiyoruz diye  bu ormanları, akarsuları ve gölleri görmeye gelen  Arap ailelerin bile burun kıvırdığı günümüzdeki  tahribatı, çevre kirliliğini  göremeyen yerel idareler ve bağlı oldukları siyasi partiler yeni yapılaşma projeleri geliştiriyorlar. Aşırı ağaç kesme, asfalt döşeme, parselasyon, dere yataklarına konut inşası hemen hemen Anadolu’nun her yerinde görülüyor. Son yirmi yılda geometrik olarak artan doğa katliamları artık sınır tanımıyor. Yarım asırlık, üç yüz yıllık ağaçlar acımasızca kesiliyor. Bu bölgelerde yaşayanlar için binlerce yıldır kutsal kabul edilen bu ormanlar, dağlar ve akarsular artık tehdit altında.

Fırat ve onu oluşturan Karasu, Murat, Munzur, Peri gibi akarsuların kıyılarına bakan sarp yamaçlarda yaşayanlar için, bu sular yaşam kaynağı olmalarının ötesinde kutsallığı ile de dokunulmaması gereken değer biçilmez olmazsa olmazlardır. Dağ keçileri, yaban hayvanları gün doğumunda su içmek için bu akarsuların kıyılarına iniyorlar. Onları bekleyen dürbünlü tüfekli insafsız avcılar ve yerel rehberleri sanki marifet yapmışlar gibi katilleri alkışlıyorlar. Bu insanların para için yapmayacakları şey yok. Dürbünlü tüfekle savunmasız hayvanı bir kilometre mesafeden öldürmek avcılık mı? Ya da bir akarsuyun deltasında siper almış elinde çiftesiyle bekleyen katilin bir atışta otuz yaban ördeğini birden öldürmesi mi avcılık?

Birinci savaş öncesinde ve sonrasında Anadolu’yu ziyaret eden Frenk seyyahlar arasında İngiliz, Fransız, Rus ve Alman  istihbarat  memurlarının da olduğu bilinmektedir.Bu memurlar filoloji, arkeoloji, jeoloji, coğrafya ve tarih konularında zengin bir donanıma sahip olan her gördükleri şeyi sistematik bir şekilde kayda geçiren çok yetenekli insanlardır.

Osmanlı İmparatorluğu’nun çok ciddi sorunlarla uğraştığı 1890-1918 yılları arasında gerçekleştirdikleri seyahatlerle üstlerine değerli bilgiler aktaran bu memurlar savaşların ve dış politika stratejilerinin oluşmasında büyük bir rol oynamışlardır. Batıyı gezenler olduğu kadar  Doğu Anadolu illerini gezip görmüşler, istihbarat raporları hazırlamışlardır. Örneğin İngiliz Bahriye İstihbarat dairesi tarafından görevlendirildiği tahmin edilen  William John Childs,ın  “Across Asia Minor on Foot” adlı kitabı 1917 yılında Londra’da yayınlanır.

Childs iki yıl görev yaptığı İstanbul’dan 1911 yılında Samsun’a gelir. Buradan hareketle Tokat, Sivas, Kayseri, Nevşehir, Tarsus, Mersin, Adana, Maraş, Halep, İskenderun, gibi illeri de kapsayan yaklaşık 1300 mil yani yaklaşık 2 bin kilometre mesafeyi beş ay gibi bir sürede “yürümüştür”. Kendisinden önceki seyyahlar gibi katır ve at üzerinde kervan yollarını kullanarak dört beş kişilik bir ekiple bu yolculuğu gerçekleştirdiği sanılmaktadır. Kitaptan okuduğumuzda   geziyi kaç yıllarında yaptığı anlaşılmıyor. Artık rütbesi neyse bu deniz subayının  Rum, Ermeni, Kürt ve Türklerin bölgedeki sorunları ve çelişkileri üzerine raporlar hazırladığı ve üstlerine bildirdiği sanılmaktadır.

Anadolu’nun etnik ve dinsel çoğul yapısı, dönemin emperyalist güçlerinin dikkatinden kaçmaz. İstihbarat subaylarının kol gezdiği doğu illerinde rüşvetler dağıtılır, sözler verilir; Arabistan yarımadasındaki “Lawrance” taktikleri uygulanmaya çalışılır.

Frenk seyyahların günlükleri, seyahatnameleri aslında birer belge niteliğinde. Örneğin Thomas Abel Brimage Spratt. 1811 doğumlu, İngiliz bahriyesinde bir teğmen. H.W.Beacon adlı İngiliz bahriyesi “araştırma”  gemisinde görevli istihbarat subayı. 1842 yılında  Xanthos (Kınık) çayının denize döküldüğü yerde demirlemiş bekliyor. Neyi bekliyor? Geminin kaptanı Mr. Graves aynı zamanda tüm “operasyonun” da şefi. Geminin görevi Xanthos antik kentinden alınan doksan büyük sandık dolusu  tarihi eseri ve mermerden yekpare bir oda olarak yapılan  kral mezarının (Harpy Monument)  mitolojik figürlerle dolu mermer oymalarını ve Nereidler Anıtı[3]nı British Museum’a taşımak olarak belirlenmişti. Antik kente yakın bir konumda bulunan Kınık köyü ahalisi de bu hırsızlığa yardım etmiş, marangozlar sandıkları, hamallar sandıkları taşıyarak üç beş kuruş için tarihi hazinelerin çalınmasına göz yummuşlardır. Şimdi bu insanlara eğitimsiz köylüler demeyeceğiz de ne diyeceğiz? İşin kötüsü eserlerin taşınmasına izin veren bir padişah fermanının da varlığından söz ediliyor olması.

Batıda olduğu kadar doğuda ve güneydoğuda da yabancı istihbarat subayları harıl harıl rapor yazıyorlardı.  İngiliz Levant konsolosluk hizmetleri, 1870’lere kadar Osmanlı topraklarını Rusya’ya karşı koruma siyasetini izlerken ,  1878 Berlin Antlaşması ardından İmparatorluğun toprak bütünlüğünün korunması yerine “kontrollü paylaşım” esasına göre yeni bir strateji üzerinde yoğunlaşmıştır. Bu stratejiye göre Osmanlı İmparatorluğu’nun toprakları müttefikler arasında bir ön protokolle paylaşılmış birinci savaşla birlikte gerçekleştirilmeye başlanmıştı. Almanya ile ittifak yapan Osmanlı orduları her cephede yenilmiş ağır koşullar ile önce Mondros 1918 daha sonra da “de facta” Sevr 1920  anlaşmasını imzalamak zorunda kalmıştı.

Yabancı istihbarat subaylarının topladıkları bilgilere bağlı olarak Kürt ve Ermeni bağımsız bölgeleri oluşturuluyor, Rumların yaşadığı batı bölgeleri ise Yunanistan’ın topraklarına dahil ediliyordu. Burada önemli olan nokta, din, dil ve etnik köken baz alınarak ayrıştırılan nüfusun artık bir araya gelemeyecek şekilde birbirinden koparıldığıdır. Bu kopuş zaten ileriki yıllarda siyasi ve sosyal travmalara sebep olacaktır.

Bugün aradan uzun zaman geçmesine rağmen doğu illerinde yerel halk arasında bu travmaların izleri görülmektedir. OHAL kapsamında bulunan bölgelerde bir kalkışmanın gerçekleşeceği varsayımıyla  askeri ve polisiye tedbirler en üst seviyede tutuluyor. Bu tedbirler giderek halkın üzerinde bir baskı oluşturuyor. Yerel halkın yaşadığı coğrafya bir tür göz hapsine alınıyor. Benim gibi doğa yürüyüşü ve fotoğraf meraklılarının seyahat alanlarını kısıtlayıcı bu durum ne zaman düzelir bilmiyorum.

Hakkari ve Tunceli seyahatlerimde çok sıkı güvenlik önlemleri altındaydık. Hiç kimse bizi kısıtlamadı ama sık sık hüviyet kontrolü, uyarılar ve sorularla karşılaştık. Ayak basılmamış doğa harikası dağlar ve yaylalar OHAL kapsamında. Gidemiyoruz. Düşünüyorum da işin içinden çıkamıyorum. Bundan yüz yıl önce dağın taşın eşkıya dolu olduğu günlerde bu Frenk seyyahlar nasıl gezdi dolaştı buraları? Akıl alır gibi değil.

Bir çok kişiden duyduğum bir deyim var. “Dağ seni çağırır.” Doğrudur. Beni bir çok kez çağırmıştır. Ben de bu çağrılara cevap verip o dağlara tırmanmışımdır. Bir an düşünmek gerekir. Nasıl oluyor da dağ insanı çağırıyor? Gerçek dağcılar dağlara büyük bir saygı duyarlar. Dağların ruhu olduğuna inananlar da vardır. Dağ istemezse zirve yaptırmaz. Geri dönmek zorunda kalırsın. Zirveye şu kadar ya da bu kadar kala geri dönen çok dağcı vardır.  “Dağ kültü” adı vereceğimiz bir inanç türü geçmişten günümüze kadar insanların kafasını meşgul etmiştir. Dağ “hiyerofaileri”[4].

Ata kültüne paralel olarak dağlar babadır, atadır.  Dağlara kutsallık atfedilmiştir. Dağlar hep kutsaldır. Hiyerofani kavramının yaratıcısı ünlü din felsefecisi Mircea Eliade altı ay Himalaya Dağları’nda bir “aşram”da yaşamış. Beatles üyelerinin de yaşadığı Maharişi Maheş Yogi aşramı,  Rişikeş kasabasında bulunuyor. Eliade Hint felsefesi ve Sanskitçe üzerinde uzun yıllar araştırmalar yaptı. Dağ ve akarsu hiyerofanilerinin dinlerdeki yansımalarını da araştırdı. Hindistan kutsal nehirleri ve kutsal dağlarıyla tam bir laboratuar esasında.  Bu araştırmalara paralel olarak kutsal dağlar olarak bilinen dağların adları da şöyle: “Aralu”, “Olympos” “Sinâ”, “Fuji-Yama”, “Himalaya”, “Klimanjaro”, “Meru”,  “Kailâsa”, Calvaire (Aramice Golgata),, Hira, Uhud, Arafat” vb. Dağ ve nehir  hiyeofanilerinin ritüelleri hangi sosyal sınıfın icra ettiğine bağlı olarak değişiklik gösterir. Halkın anlayışıyla üst sınıfların anlayışları arasında her zaman büyük farklar vardır. Tek tanrılı dinlerde de bu böyledir. Ruhban sınıfın hiyerofaniyi yorumu, hayata geçirişi ait olduğu sınıfın çıkarları doğrultusunda olur; kutsal nehre vaftiz için giriş töreni protokole bağlanır; öte yandan halktan biri kutsal nehirde dilediği yerde dilediği zaman yıkanarak günahlarından arınmayı tercih eder. Nitekim İsa ‘da Ürdün nehrinde sade bir törenle vaftiz edilmiştir. Bu sade tören her şubat ayının ilk haftasında “epifani günü ” olarak kutlanır.

Bazı dağlara dağcıların tırmanmasına izin verilmez. Kutsal alanlara girilmesin, kirletilmesin diye. Aynen tapınaklarda “naos”[5] bölümlerine kimsenin girmediği gibi.  Latmos dağlarında kaya resimleri var. Gidip görenler bilir. Dağ tanrısı vardır o resimlerde. Sekiz bin yıl önce boyanan bu resimlerde dağ tanrısının resmi de vardır. Çatalhöyük resimlerinde görülen dağ ise   Hasandağı’dır. Urartu medeniyeti için Ağrı Dağı kutsaldır. Bir dağın ya da akarsuyun kutsal hale gelmesi binlerce yıl önce oluşan bir “hiyerofani “ dir. Örneğin Munzur nehri kutsallaşması süreci binlerce yıl öncesine dayanır. Kutsallık nesilden nesile aktarılarak günümüze kadar gelmiştir.  Tibet’te kutsal kabul edilen Kailash Dağı Hindular, ve birkaç yöresel epifani için Shiva’nın evi olarak bilinir. Ayrıca dört kutsal akarsuyun doğduğu bu dağ 6714 metrelik heybetiyle İndus, Brahmaputra, Sutlej, Karneli gibi kutsal akarsuların da evidir. Günahlarından arınmak isteyenler dağın etrafında bir tur ( üç yüz kilometrelik bir yürüyüş)  attıktan sonra dağa tırmanabildikleri kadar yükseğe tırmanırlar. Karlarla kaplı dağda sürünerek, dua ederek, oruç tutarak  günahlarından arınırlar.

Bugün Anadolu’da kutsallık atfedilen bir çok dağ vardır. Gerek İslamiyet öncesi gerekse de sonrasında dağlarda ermişlerin yaşadığına inanılırdı. Horasan erenlerinin Anadolu’daki dağların zirvelerine yerleştiğine inanılır.  “Eren Kültü”  adı verilen bu inanışa tüm Anadolu’da rastlamak mümkündür. Bir kaç örnek vermekte fayda var:

  • Ağla Köyü ereni, mahya şenlikleri,
  • Sandıras Dağı Kartal Gölü Ereni,
  • Baba dağı,
  • Eren tepe,
  • Ziyaret Tepe
  • Çiçek Baba
  • Çal dağı,
  • Ağrı, Yakup Peygamber Türnbesi,
  • Erzurum, Şenkaya, Bardız yaylası,
  • Çalur baba Ereni,
  • Erzurum, Tecirek Dağı,
  • Dumlu Dağı,
  • Fırat Akdağ,
  • Malatya, Tümentepe,
  • Sivas Kösedağ
  • Gökçeören Köyü,
  • Kazdağı

Toroslarda, Kaçkarlarda, Karçallarda  bir çok yerde “Eren Tepe”, “Ziyaret Tepe”, vb. gibi adlar verilen zirveler vardır. Bu zirveler kutsaldır. Ermişlerin bu zirvelerde yaşadığına inanılır. Her ilkbaharda inananlar bu zirveleri ziyaret eder, adaklar adar,  kurbanlar keserler. Bu İslamiyet öncesinden gelen ritüeller günümüzde halen uygulanmaktadır. Yörükler arasında bir söz vardır:

“Yörük ereni dağ başında olur.”

Dağlara olan sevgimin, hayranlığımın nedenini hep düşünmüşümdür. Oturup saatlerce seyredebilirim bir dağı. Ama bir çok kişinin yaptığı gibi şehir manzarasını seyredemiyorum. Örneğin Antalya’da Geyik Bayırı diye adlandırılan bölge İki bin metredeki Feslikan Yaylası yolunda. Otomobille giderken belirli yerlerde manzara teraslarının bulunduğu görülür. Antalyalılar bu teraslarda otomobillerini durdurup şehir manzarasında piknik yaparlar. Saatlerce o beton yığınını seyrederler. Oysa yüz metre ilerde Sivridağ manzarası bulunur. Ardıç ve çam ağaçlarının oluşturduğu sık ormanlar doyumsuz güzellikler sunar. Daha içerlerde diğer yaylalara giden yollar vardır. Sedir ormanları başlar bin beş yüz metreden sonra. İnsan ayağı değmemiş yaylalar, tepeler elmalı, Korkuteli platosuna kadar götürür sizi.

Akarsuların kutsallığı konusuna yeterince vurgu yapmadık sanırım. Tarih boyunca su simgeleri varoluş” genesis” kuramlarıyla birlikte mitolojinin ana çatısını oluşturmuşlardır. Su simgeciliği yeniden varoluşun, doğumların  anlatıldığı önemli ipuçları olarak karşımıza çıkar.

(Devamı Var)

———————————————-

 

[1] http://www.antalyakadinmuzesi.org/kate-clow

[2] Eğitimsiz köylü tanımı bir çok kişiyi (özellikle de yarı entel popülistleri) kızdırıyor. Birinin eğitimsiz olduğunu yüzüne karşı söylemek hakaret kabul ediliyor. Eğitimli demek gerekiyor. Ne de olsa artık yeni Türkiye insanı, cehaleti daha yüksek  eğitim kabul ediyor.

[3] ( Anıtın çevresinde 12 heykele rastlanmıştır. Heykeller rüzgarda uçuşan giysili kadınlardan oluşmakta; ayaklarının altında balıklar ve deniz canlıları yer almaktadır. Su perilerine benzeyen bu kadın heykellerin, Yunan mitolojisindeki denizci Nereus ve Doris’in kızları olabileceği düşünüldüğü için, anıt Nereidler Anıtı olarak adlandırılmıştır.)

[4] Hiyerofani: Dinler Tarihi uzmanı Mircea Eiade’nin geliştirdiği kavramlar: hiyerofani (kutsalın tezahürü), epifani (ilahi gücün tecellisi). “hiyero” (hiero) ve “fani” (phany) kelimelerin billeşmesinden türetilmiş kelime. hiyero kutsal manasına gelmekte antik yunancada. fani ise tezahür etmek, ışık saçarak ortaya çıkmak gibi manalara gelmektedir.

[5] Tapınaklarda kutsal alan. Sadece baş rahibin girebildiği kutsalın kutsalı bölüm.

Prolegomena (V)

Yavuz Çekirge


Freelancer


Post navigation