Dersim Foto-Safari V

“Dersim dört dağ içinde/Gülü var bağ içinde/Dersimi hak saklasın/Bir gülüm var içinde”

 Munzur Milli Parkı ve Pulur

Sabah uyandığımda büyük bir sürpriz beni bekliyordu. Gece kar yağmış, her yer beyaza bürünmüş. Otelin penceresinden baktığımda Munzur nehrini görüyorum. Karlarla kaplı tepeler arasından yumuşak kavislerle akıp gidiyor. Hava kapalı ve hafif kar serpiştiriyor.  Doyumsuz bir güzellik. Kar her kötülüğü örtüyor aslında. Toparlanıp erken saatte  yola koyuluyoruz. Bugünkü programımız Munzur Milli Parkı ve Pulur (Ovacık) köylerinde kar çekimleri. Geniş çapta hayvancılık yapılan Kızık köyüne gideceğiz. Cumhuriyetin ilanıyla birlikte bir “Türkleştirme, Türkçeleştirme, Sadeleştirme” kampanyası başlıyor. Osmanlıca diye tanımlanan dil ve yazı değişikliklere uğruyor. Bu kampanyayı en başta askerler ve bürokratlar yürütüyor. Halkın bu kampanyadan haberi yok. Olamaz da. Şartlar ve sosyal düzen “dönüşüm” geçirmeye başlıyor.

Dersim Ankara bürokrasisinin istediği gibi davranmıyor. Yeni vatandaşlık mühendisliği çerçevesinde önce yöre adlarını değiştiriyorlar.

Bugün ziyaret edeceğimiz  Pulur “Ovacık”, Qısle “Nazımiye”, Mazgert “Mazgirt”, Pulımıriye “Pülümür”, Pertage “Pertek” ve Xozat “Hozat” oluyor. Kağıt üzerinde. Uzun yıllar boyunca oluşturulmuş, tarihi gerçeklere ve bölgede konuşulan dillere göre verilmiş olan  Ermenice, Zazaca, Kürtçe isimlerin kağıt üzerinde değiştirilmiş olması yöre halkının farkında olduğu, ya da daha doğrusu arzu ettiği bir şey değil. Bir halk oylaması da yapılmıyor.

Oysa demokrasilerde bu böyle olmuyor. Belirli bir hukuki prosedür izlemek gerekiyor. Gerekçesi yeterince güçlü bir neden olması gerekiyor.[1] O yıllarda sanırım tüm Avrupa’da Almanya’nın başı çektiği aşırı baskıcı milliyetçi akım bu değişimi de beraberinde getirmiş.

Bu akımdan etkilenen bürokrasi 1925 tarihi itibariyle bir dizi değişim hareketi başlatmış bulunuyor. Resmi kayıtlarda (içişleri bakanlığı kayıtları) listeler hazırlanmış, valilik genelgeleriyle  uygulamaya konulmuştur. Gerekçe olarak da kayıtlarda aşağıdaki ibare yer almaktadır:

“Yabancı dil ve köklerden gelen ve kullanılmasında büyük karışıklığa yol açan yerleşme yerleri ile tabii yer adlarının Türkçe adlarla değiştirilmesi işlemi”

Burada kullanılan anahtar kelimeler “Yabancı Dil”, “Karışıklık” kavramlarıdır. İçişleri bakanlığı Ankara’da Türkçe’nin dışındaki tüm dilleri “yabancı dil” olarak tanımlıyor. Böylelikle “ben dedim oldu” mantığıyla binlerce yıldır konuşulan Anadolu dillerini yabancı dil kategorisine sokuyor.

Değişikliklerin uygulamasında sorunlarla karşılaşıldığı tespit edilerek yine  aklı başında bir bürokrat inisiyatifiyle 1957 yılında da bir “Ad Değiştirme İhtisas Kurulu” kurulmuştur. Söz konusu bu kurulun çalışmaları, çeşitli kesintiler olmakla birlikte 1978 yılında “tarihi değeri olan yer adlarının da” değiştirildiği gerekçesiyle son verilinceye kadar sürmüştür. Demek ki 1925 yılında başlatılan bu “tarih ve kültür silme” operasyonu 1978 yılına kadar elli üç sene sürmüştür. Acaba bu süre içinde kaç yerin ismi değiştirilmiştir? Sorusu akla geliyor. Cevabı Harun Tunçel’den okuyoruz:

“Bu süre zarfında 75 bin yer adı incelenmiş, 28 bin yer adı değiştirilmiştir. Fakat bu değişimler halk tarafından benimsenmemiştir”

Ben genellikle  bu değiştirilen isimleri kullanmıyorum. İsmi değiştirilen yörelerin tarihini, folklorunu, dilini yansıttığı gerekçesiyle eski isimleri kullanıyorum. Nereye gitsem bu değiştirilen isimlere ve değiştirenlere sempati duyamıyorum. Bu baskıcı, sindirici yönetim tarzı, özellikle de farklı kültürlere karşı geliştirilen “Jön-Türk” usulü hep ardında yaşlı gözler bırakıyor.

Geçen akşam yemekten sonra Dersim’de bir Caféye çay içmeye uğradık. Kızlı erkekli gençler oturmuş saz dinliyorlar. Bira içen de var, şarap içen de çay içen de. Taş çatlasa otuzlu yaşlardaki bu gençlerin hüzünlü halleri dikkatimi çekti. Baskı altındalar. Dışarıda caddede konuşlanmış zırhlı araçlar içinde jandarmalar, polisler kimlik kontrolü yapıyor. Pencere kenarına oturduk izliyoruz. Ağır çekim bir film izliyorum sanki. Bir kadın tanıdık bir türkü söylüyor:

 “Har içinde biten gonca güle minnet eylemem
Arabiyi, Farisiyi bilmem, dile minnet eylemem
Sırat-i müzre müstakim gözetirim rahimi
Zalimin talim ettiği yola minnet eylemem
Zalimin talim ettiği yola minnet eylemem

Bir acaip derde düştüm herkes gider karına
Bugün buldum bugün yerim, hak kerimdir yarına
Zerrece tamahım yoktur şu dünyanın varına
Rızkımı veren Hüda’dır kula minnet eylemem
Rızkımı veren Hüda’dır kula minnet eylemem”

Kul Nesimi’nin sözleri ama merhum Feyzullah Çınar’ın bestesi olan “Minnet Eylemem”. Tüylerim ürperiyor, bir tuhaf oluyorum. Bu gençlerin maruz kaldıkları baskıyı hissetmemek mümkün değil.

Munzur Vadisi Milli Parkı levhasını geçiyoruz. Günlerden cumartesi. Sabah erken saatlerde Munzur Kanyonu’na giriyoruz. Sol yanımızda tüm ihtişamıyla Munzur, sağ yanımızda dağlar, kıvrıla kıvrıla gidiyoruz. Akşam yağan kar etkili olmuş. Ağaçlar, çalılar, yamaçlar ince bir kar tabakasıyla örtülü. Sık sık fotoğraf çekmek için duruyoruz. Sanki bir masal ülkesindeyiz. Her yer fotoğraf. Bu elli kilometre uzunluğundaki kanyonda dört mevsim farklı fotoğraflar çekilebilir.

Yamaçlardan, kayalardan küçük şelaleler Munzur’a doğru akıyor. Kimi beyaz akıyor, kimi kırmızı. Kar ve eriyen buzlar  genellikle akarsuya beyaz renk veriyor. Kırmızı renk ise çamur ve toprak karışmasıyla oluşuyor. Buzul göllerinde sık görülen renk beyaz. Bu renk suya “avaspi” adı veriliyor. Hakkari, Şırnak ve Yüksekova yaylalarında yerel halktan  çok duyduğum bir akarsu ismi avaspi. Peki ya “Munzur” ismi nereden geliyor? Munzur Suyu, Munzur Dağları. İsim değiştirenler bunu niye değiştirmediler acaba? Kutsal diye korktular mı acaba? Yerel halk Munzur Suyu’nu kutsal kabul ediyor. Nehirlerin kutsallaştırıldığını bir çok yerde gördüm. Burada da yerel mitolojide bir tanrıçanın adı olabilir.

Araştırmacılar bir çok şey söylüyor:

Birinci grup,   Munzur Nehri isminin Ermenice “Mendzoor” veya “Mehzoor” un bozulmuş hali olabileceğini, Mendzoor’un “ulu” veya “büyük” su kaynağı ya da Fırat nehri’ne denk düştüğünü söylüyorlar.

İkinci grup ise Munzur’un Sümerce Meyan bitkisi anlamına geldiğini söylüyorlar. Referans olarak Sümerolog Prof.Gebhard Selz’in  Munzur kelimesinin yazılışının Munzur veya Munzer olduğunu ikisinin de aynı anlama geldiğini yani bugün Munzur olarak söylenenle aynı şey olduğunu ve Sümer’lerde Munzur’un karşılığı  ilaç özelliği olan “Glycyrrhiza glabra” yani Meyan   bitkisine denk geldiğini söylüyormuş.[2]

Öte yandan TDK sözlüğüne baktığımızda şaşırmamak elde değil:

Munzur : Zararlı insan ya da hayvan, baş belası.
1. Burun. 2. Çene. 3. Hayvan burnu. 4. Domuzun çene, ağız ve burun kısmı. 5. Çıkıntı. 6.Asık surat.

Munzur Çayı, Munzur Dağları’ndaki Ziyaret Tepe etekleri ve Pulur’ civarında “kırk gözeler” adı verilen bir bölgeden doğan su kaynaklarının birleşmesiyle oluşuyormuş. Yaklaşık yüz kırk dört kilometreyi bulan yolculuğu Keban baraj gölünde sonlanıyormuş. Bu çayın bölgede yaşayan insanlar için ne kadar önemli olduğunu söylemeye gerek yok. Bir çok efsane anlatılıyor. Bu efsanelerin İslami referansı olanları var, mitolojik referansı olanlar var. Dünyanın ve Anadolu’nun her yerinde olduğu gibi böylesine önemli akarsuların kutsal kabul edilerek bazı törenlerin yapıldığını da düşünmek gerekir. Nil, Ganj, Yamunasi, Wanganui, Komgo, Amazon, Çoruh, Ayder, Alakır, Köprüçay, Eurymedon,  ne kadar kutsalsa Munzur da o kadar kutsaldır. Munzur,  Anadolu tanrıçaları Ana Hita ve İştar’ın memelerinden akan sütlerden oluşur. Bembeyaz süt gibi akar Munzur. Bir gazetede Munzur’un kutsallığı hakkında bir yazı gördüm: Alıntı yapıyorum.

“Ovacık İlçesi’nin Munzur dağları eteklerinde kayalıklar arasından fışkıran süt beyazlığındaki su, adeta küçük şelaleleri andırıyor. Tanrıçalar dönemine uzanan mitolojik hikâyeye göre ise, Munzur Suyu tanrıça Anahit’in göğüslerinden akan süt olarak kabul ediliyor ve ilkbaharda ilk yoğurdun mayasının da Munzur suyundan alındığı belirtiliyor. Munzur gözelerinden yardım isteyen Aleviler, suyun fışkırdığı kayalıkları öperek mumlar yakıyor, niyaz dağıtıyor ve kendi dillerinde dualar okuyor. Mesire olarak kullanılan gözelerin büyüleyici manzarasının yanı sıra Cem ayinine katılan yurttaşlar ise, Munzur gözelerinde sabahlayarak günahlarından arındığına inanıyor.Munzur Gözeleri bizim için kutsaldır, her yıl burada cemler tutulur, kurbanlar kesilir ve niyazlar dağıtılır. Biz gözelerin arasında taşları öperek üzerinde çıra yakarız. ”[3]

Bu mitolojik yaklaşım nehrin kutsallığına ve binlerce yıl öncesine dayanan bir geleneği gösteriyor. Kutsal kabul edilen nehirlerin çoğunda bu mitolojik referans vardır. Nehir suyunun şifalı olduğu ve hastalara şifa dağıttığı, din adamlarının şifa ritüelleri düzenledikleri bilinir.

Günümüzde nehirlerin kutsallığına ve varlığına tehlikeli yaklaşımlar yapan HES sanayicileri ve yerel yönetimleri  giderek artmaktadır.

Munzur’un bu dokunulmamış doğasının “Milli Park” sınırları içinde olması ve çok önceden (1971 yılında)  muhafaza altına alınması (42,674 hektar)  çok büyük bir kazanç. Teknik olarak Munzur Çayı’nın da koruma altında (hukuken)  olup olmadığını bilmiyoruz.

Munzur Vadisi Milli Parkı florasında 1518 çeşitli tür bitki tespit edilmiş, bunlardan 43 türü  Munzur Dağlarına, 227 türü  de Türkiye’ye özgü endemik türlerden oluşuyormuş.[4] Milli Park kültür portalından okuyalım;

“Milli parkta hakim ağaç türü meşe ve çeşitli türleridir. Tepeler ve yamaçlarda kayalık olmayan yerler meşe ormanları ile kaplıdır. Vadi tabanında ve su boylarında karışık olarak karaağaç, akağaç, dişbudak, çınar, asma, huş, ceviz, yabani fındık, kavak, söğüt ve çalı türlerinden oluşan zengin bir bitki örtüsü bulunmaktadır. Milli Parkta kurt, tilki, sansar, ayı vaşak, su samuru, porsuk, sincap, tavşan, yaban domuzu ve yaban keçisi bulunmaktadır. Mağaralarda ve kaya kovuklarında yaşayan bozayı, Munzur yaban hayatının önemli büyük memelilerinden biridir.”

Vadi boyunca ilerliyoruz. Fotoğraf çekecek o kadar çok şey var ki? Kar yağmış olması Munzur Vadisi’ni çok farklı bir hale getirmiş. Nehir ve kar öylesine birbirine yakışan bir ikili ki. Sadece şelaleleri çekmeye kalksak akşamı bulacağız. Şelale çekimlerini dönüşe bırakmaya karar veriyoruz. Yolumuz uzun. Elli kilometre.

Ovacık’a girişte yüksek duvarlarla çevrilmiş askeri tesisler göze çarpıyor. Kasabanın tek caddesi kameralarla dolu. Her hareket izleniyor olmalı. Tunceli’de olduğu gibi devriye gezen zırhlı araçlar yok. Kamuoyunda ‘Komünist Başkan’ olarak bilinen Fatih Mehmet Maçoğlu’nu ziyaret etmeyi umut ediyorduk ama  Tunceli Belediye Başkan adaylığı nedeniyle burada değilmiş. Seçim kampanyasını bizzat yürütüyormuş. Ovacık’ta (Pulur) yaptığı başarılı icraatlar biliniyor ve medyanın yoğun biraz da  “magazinsel” ilgisini görüyor. İlgi ilgidir. Başarılı olursa bir ilki daha gerçekleştirecektir. Gördüğüm kadarıyla cehaletin ve yobazlığın zerresinin bulunmadığı Dersim ilinde başkan  Türkiye’ye örnek işler başarabilir. Çemişgezek’ten oy alabileceğini sanmıyorum. Oradaki halk karma bir halk. Sünni ağırlıklı olduğu söyleniyor. Çemişgezek ahalisi kendilerine Dersim’li değil de Elazığlı derlermiş.

Cuba Café’de kısa bir mola verdikten sonra yolumuza devam ediyoruz. İnanılır gibi değil ama sanki Kadıköy’de bir cafédeyim. Modern kıyafetli genç kızlar ve genç erkekler bizi güler yüzle karşılıyorlar. Sohbet ediyoruz. Nereden geliyoruz, nereye gidiyoruz, ne yapıyoruz konuşmaları. Sıcak ve içten insanlar.

Kızık köyüne doğru yola çıkıyoruz. Yolda ciddi miktarda kar var. Minibüsümüz yer yer zorlanıyor. Geri dönmeyi düşünüyoruz. Arkamızdan gelen Faruk Akbaş’ın otomobili yüksek ama yer yer o da zorlanıyor. Zar zor köye ulaşıyoruz. Köyde koyun, keçi sürülerinin karlar arasından geçişlerini fotoğraflayacağız. Taş evler damlarına kadar gelen kar altında. Damlarda kar küreyen köy ahalisiyle konuşuyoruz. Her sabah damlardaki karlar kürenmek zorundaymış aksi taktirde karların ağırlığıyla damlarda çökme olabilirmiş. Gece yağan kar tekrardan damları kar altında bırakıyormuş. Altı ay süren kış böyle geçermiş. Aklıma mitolojik hikaye olan Sisyphus’un hikayesi geliyor.[5] “Pulur’un Sisyphusları “  diyorum içimden. Sisyphus’un cezalandırılma nedeniyle Pulur halkının bir alakası yok doğal olarak sadece her gün yeniden başlayan kar küreme olayına referans vermek için kullandım bu metaforu.

Böylesine zorlu şartlarda yaşayan insanlarla konuşuyoruz. Güler yüzlüler, misafirperverler, ikramlarda bulunuyorlar. Yüce yürekli insanlar. Çekimlerimizi yapıp şelale çekimlerimizi yapmak üzere geri dönüp tekrar Munzur kanyonuna giriyoruz.

Rüya gibi geçen  bu fotosafari de kısa sürede çok olay yaşadım. Çok merak ettiğim Dersim beni hiç hayal kırıklığına uğratmadı. Buraya farklı mevsimlerde tekrar gelmek üzere aklım Munzur Vadisi’nde kalarak İstanbul’a döndüm.

Bu güler yüzlü modern ve eğitimli halkın potansiyel terörist gibi görülüp gösterilmesi çok büyük haksızlık.

[1] Tunçel, Harun. Türkiye’de ismi değiştirilen köyler, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi Fırat University Journal of Social Science Cilt: 10, Sayı: 2, Sayfa: 23-34, ELAZIĞ-2000

[2] Kaynak: http://www.sosmunzur.com/munzur-isminin-anlami/

[3] Kaynak: https://www.evrensel.net/haber/12625/sut-beyaz-munzur-gozelerine-yurttaslar-akin-ediyor

[4] http://munzurvadisi.tabiat.gov.tr/

[5] Tanrılar Sisyphus’u bir kayayı durmamacasına bir dağın tepesine kadar yuvarlayıp çıkarmaya mahkûm etmişlerdi; Sisyphus kayayı tepeye kadar getirecek, kaya tepeye gelince kendi ağırlığıyla yeniden aşağı düşecekti hep

Munzur Milli Parkı ve Pulur

Yavuz Çekirge


Freelancer


Post navigation