“Dersim dört dağ içinde/Gülü var bağ içinde/Dersimi hak saklasın/Bir gülüm var içinde”

 

Dersim Foto-Safari (Prologos)

Eski adıyla Dersim’e, yeni adıyla Tunceli’ye üç günlük bir fotosafari için gittim. Seyahate çıkmadan önce çeşitli kaynaklardan biraz bilgi topladım. Bu bölümde seyahat öncesi bilgiler yer alıyor. Daha sonraki bölümlerde de seyahat sırasında yaptığım gözlemlere ve değerlendirmelere yer vereceğim.

 

 Uzun süredir görmek istediğim  Dersim’e nihayet gideceğim. Tunceli mi yoksa  Dersim mi demeli acaba? Bu isim değiştirme daha doğrusu yer adlarını Türkçeye uydurma gayretlerinin o yörenin tarihini daha doğrusu geçmişini silme gayreti olduğunu ama boş yere olduğunu  yöneticiler ne zaman anlayacak?[1]

Uzun süredir beklediğim bir seyahat bu. Dağlarda, yaylalarda, ovalarda, kasabalarda, kanyonlarda, dere ağızlarında, nehirlerin üzerindeki köprülerde, kalelerde Urartu kültürünü soluyacak, Zazaca[2] dinleyecek,  doğa (Landscape)  çekimleri yapacağız. Belki de gece çekimleri bile olabilir. Aslında Dersim seyahati için bu zamanlamanın doğru olup olmadığını bilmiyorum. Bunu da oraya gidince anlayacağız. Belirli bir çekim programı var. Faruk Akbaş ve ekibi   iki üç gün önceden giderek yerinde tespitler yapıyor diye biliyorum; gerekirse bazı değişiklikler uygulanıyor. Bizim orada bulunacağımız tarihlerde hava durumu hafif yağmurlu gösteriyor. Ama belli olmaz şartlar her an değişebilir. Yağmur çekimi için hazırlık yapmak gerek.

Üç günlük çekim programı şöyle:

  • Antik Harput yerleşim alanı,
  • Buzluk Mağarası,
  • Pertek Kalesi,
  • Munzur Vadisi Milli Parkı,
  • Munzur Baba türbesi,
  • Ovacık,
  • Pozat,
  • Çemişgezek Köyleri

Konaklama Grand  Şaroğlu Hotel’de iki gece olarak planlanıyor.  Her ne kadar şu anda Kadıköy’de hava sıcaklığı ilkbahar ve kış arası  derecelerinde titrese de  Dersim’de mevsim itibariyle hala kış ortası olmalı. Yüksek yerler hariç ilkbahara giriş zamanı demek de mümkün ama genel olarak plato irtifası bin metrenin üzerinde olması itibariyle toprak henüz kar kaplı ve uyanmamış olmalı.

Hiç gitmediğim için bilmiyorum ama yüksekliği üç bin metrenin üzerinde bulunan bu dağlardaki karların erimesi, sanırım temmuz ağustos ayına kadar anca gerçekleşir. Buzul göllerini göreceğimizi hiç sanmam. Aslında Karagöl ve diğer göllerin  karlı hallerini fotoğraflamak isterdim.  Keban ve diğer baraj göllerinin etkisiyle bölgede daha farklı bir ekosistem oluştu. Fırat ve Dicle başta olmak üzere bölgedeki tüm akarsuların üzerinde bir değil birkaç HES var. Baraj gölleri o bölgeyi daha ılıman bir iklime dönüştürdü.

Karadeniz, Artvin, Hakkari seyahatlerimden biliyorum bu yükseklikteki  platolara bahar çok geç geliyor. Bu da kar manzaralarının çoğunlukta olduğu fotoğraf çekimleri yapacağımızı gösteriyor. Ama yine de uzak yaylalara ulaşmak kolay olmamalı. Yüksek yerlerdeki köy yollarının kardan kapandığını biliyoruz.

Aslında Dersim’in  “dokunulmamış” doğasını çok merak ediyorum. Kimsenin ayak basmadığı vadiler, ormanlar, uçurumlar  hayal ediyorum. Rüzgarla uçuşan  kar tanecikleri, kardelenler, çiğdemler, süsenler, nawruz gülleri, ters laleler, yaban laleleri ve  bin bir tür endemik bitki , yaban hayvanları  ve kızıl gün batımları, turuncu gün doğumları, lapa lapa kar yağarken bir kızıl tilkinin aç iri gözleriyle size külhanbeyi bakışı.

Bölgede av yasağı var diye biliyorum. Dersimli ava sıcak bakmıyor. Nedenini tahmin ediyorum. Bu konuda Türkiye’de empati kuracak bir halk varsa o da binlerce evladını yitirmiş Dersim halkıdır.

Neden Dersim’i bu kadar merak ettiğime gelince. Birincisi bir çok kişinin ballandıra ballandıra anlattığı güzelim vadiler, dağlar, buzul gölleri ve akarsuların (Özellikle de Munzur ve Peri)  güzelliği. İkincisi ise bir dilbilimci ve sosyal antropolog olarak  Munzur Dağları ve Munzur suyunun yani yukarı Fırat diye adlandırılan coğrafyanın kültürel yapısını konuşulan dilleri, özellikle de Zazaca’yı, köylerde söylenen türküleri, cem evlerinde çalınan sazları, tüm farklı örf ve adetleri biraz olsa da öğrenme isteğidir. Bu ilk seyahatimde daha sonra yapacağım seyahatlerin de programını çıkarmayı düşünüyorum.

Bunlara ek olarak  bir merak konusu da siyasetçiler tarafından  sürekli çelişkili ve farklı bakış açılarıyla  dolu bir olay örgüsü giydirilerek anlatılan “Dersim  Harekatı” nın bu coğrafyada halk arasında yarattığı sosyal travmanın etkilerinin ne kadar yerel halkla ilişki kurmaya engel olacağıdır. Özellikle de “devlet yanlısı aşırı milliyetçi medya” tarafından son elli yılda haksız olarak tüm ayaklanmaların merkezi olarak gösterilen bir coğrafya burası. Sanki başka yerlerde kalkışma olmamış gibi tüm milliyetçi kitlenin nefret oklarını Dersim’e yönlendirmenin amacı ne olabilir ki?

Cumhuriyetin ilk on yılında bölgede tam olarak ne olup bittiğini ortaya koyan belgeler yok. Bunun yerine birbiriyle çelişen tezler var. Oysa sanki diplomasi diye bir şey yokmuş gibi, başka hiçbir barışçı çözüm yolu yokmuş gibi, farklı bir dil konuşan, farklı tarihi mirasa sahip yeni kurulan cumhuriyetin öz  vatandaşlarına  aşırı şiddet uygulanmasına neden olan sebepler neler olabilir ki? Dağların arasına sıkışmış yüz kırk küsur aşiretin “emperyalist” güçlerle işbirliği olasılığı nedir? Bu soruların cevabını da otuzlu yıllarda çok moda olan Türk Tarih Tezi’nde aramak gerekiyor. Lozan anlaşması kapsamında “azınlık” statüsü sadece Hıristiyan ve Yahudi dininden olanlara tanınmış, Kürt, Zaza, Laz, Arap ,vb. gibi ırktan olanlara tanınmamıştır. Bu nedenle hazırlatılan doğu ve güney doğu raporlarında Kürtler ve Zazalara “Dağ Türkü “, “dilini unutmuş Türkmen” gibi tanımlar kullanılmıştır.[3]

Yöre raporları çoğu kez yöre halkını “Dağ Türkü” olarak niteliyordu. Nitekim Çemişgezek raporunda da “Kürt tabir edilen Dağ Türkleri”nden söz ediliyordu. Ancak aynı rapor “müstakil Kürtçe konuşan köyler”e değinmeksizin de edemiyordu. Kimi raporlarda ise yöre halkına “Horasan Türkleri” deniyordu. O günlerde hâkim söylem Dersimlilerin eskiden Erzincan’da yerleşik Kayıhan Türklerinden olduğu yönündeydi. Bu insanlar Erzincan ve havalisinin İranlılar tarafından istilası üzerine Dersim dağlarına çekilmek zorunda kalan ve bilahare muhitin çok sarp oluşu ile dışarısıyla temaslarını yitiren ve dolayısıyla soylarını unutan bir Türk grubuydu.”

Kimi belgelerde ise bölgenin etnik milliyetçi akımların etkisiyle gergin bir ortama dönüştüğü bilgisi vardır. Bölgedeki Kürtçülük propagandasının ise dış güçlerin, Kürdistan Teali Cemiyeti’nin ve Hoybun Örgütü’nün propagandalarıyla bağlantılı olduğu sanılmaktadır. Fransa’nın Hatay meselesi öncesi verdiği destek ve İngiltere’nin Kürdistan Teali Cemiyeti’ne verdiği destek de söz konusudur. Ayrıca İngiltere petrol bölgeleri konusunda güttüğü politika, bağımsız bir Kürdistan’ın kurulmasından yana tavır göstermiştir. Bunların yanı sıra Ermenilerin ve Kürtlerin ortak kader bilinci doğrultusunda oluşturulmaya çalışılan propagandalar söz konusudur. Özellikle Koçgiri isyanı sonrasında Tunceli’ye sığınan isyancıların elebaşları bölgede Kürtçülük propagandası yapmıştır.

Bu düzenlenen askeri harekatların detayı,  katılanların anlattıkları, komutanların raporları  neden açıklanmaz? Verilen sayılar da tutarsızdır.  Bunlar teyide muhtaç sayılar.  Koçgiri, Agiri, Zilan, Bicar, Asuri, Kelda aşiretlerinin başlattığı  kalkışmanın nedenleri ve kesin katılım sayısı da bilinmiyor. Bu kalkışmaların sebebi neydi? Kaç aşiret iştirak etti. İştirak etmeyen aşiretler hangileriydi? Kaç kişi nerede öldü ya da öldürüldü? Kaç kişi göç ettirildi? İşte bu soruların cevaplarında bir türlü mutabakat sağlanamıyor. Aslında bin olsa da bir, on bin olsa da bir. Nihayetinde ortada ölümler ve kayıplar var. Bölge insanlarının anlattıklarına göre aralarında hamile kadınların ve emzikteki çocukların, yaşlı insanların  bulunduğu çirkin bir katliamlardan da söz ediliyor.

Oysa  burada ana meselenin  aşiretlerin feodal düzenden merkezi düzene geçişte yaşadıkları güçlükler olduğuna işaret edilliyor. Aşiret düzeni kendi içinde bir denge sağlıyor ama bu denge merkezi yönetimin (Osmanlı İmparatorluğu (Halifelik) ve devamı olan cumhuriyet rejimi) tasarımı ile örtüşmüyor. Zaten merkezi yönetimin bu konuda hazırladığı bir geçiş planı da yok. Hiçbir zaman da olmamış.  Yukarıdan aşağıya doğru kurulan askeri hiyerarşi çerçevesinde mutlak itaat isteniyor. Oysa halkın büyük bir çoğunluğunun bu tasarımdan haberi olmadığı gibi yokluk içinde yaşam mücadelesi vermekteler.  Osmanlı idaresi yönetimi aşiretlere bırakmış, vergisini alıyor bölgenin iç işlerine karışmıyor. Oysa cumhuriyet idaresi vatandaşlık ve eşitlik prensibiyle aşiret düzeninin hiyerarşisini kırmaya yönelik idari ve kanuni yaptırımlar uyguluyor. Zazaları etnik bir grup olarak kabul etmiyor, anayasa çerçevesinde Türk vatandaşlık tanımına uymaya zorluyor. Bana göre asıl çelişki burada yatıyor.

Devlet arşivlerindeki belgeler yayınlandı deniyor ama ortada yayınlanan bir belge yok. Ben aradım ama bulamadım. YÖK Tez merkezinde yüksek lisans ve doktora tezlerini taradım. Yazının sonunda bu tezlerin de bulunduğu bir kaynakça vereceğim.   Belki de cumhuriyet tarihinin bu en önemli siyasal ve toplumsal olayı olan Dersim olaylarının üstü bir sır perdesiyle kapatılmış durumda. Nedir saklanan, saklanmak istenen gerçekler? Kulaktan kulağa korkunç, cinayetler, tecavüzler, faili meçhuller çalkalanıyor. Dersim belgelerini neden yayınlamıyorlar belli değil mi? Bir başka soykırım suçlamasının ortaya çıkmasından endişe ediliyor olabilir mi?

Üniversitelerde yapılan tez çalışmalarında sanki sözleşmişler gibi aynı klişe kullanılıyor: Birinci ayağı Osmanlı Ermeni ve Rum azınlığa uygulanan “tedip” ve “mübadele” ile gerçekleştirilen “Müslümanlaştırma”  daha sonra askeri harekatlarla ortaya konan “Sünnileştirme” operasyonlarına dönüştürülmüştür görüşü var, ihanet içinde olan aşiretlerin emperyalistlerle işbirliği yaptığı görüşü var. Daha bir çok görüş var. Bugün bütün bunları kendi dinamikleri ve şartları içinde değerlendirmek gerekir. Yoksa bugünkü şartlar ele alınarak yaklaşılırsa daha farklı sonuçlarla karşılaşılabilir.

Anadolu’nun çok dinli, çok mezhepli, çok dilli yapısının yeni kurulan cumhuriyet rejimiyle tek dil, tek bayrak, tek millet prensibiyle sadeleştirilmesi bir dizi sosyal ve askeri operasyonla gerçekleştirilmiştir. Bu operasyonlara gerekçe olarak da “emperyalist devletler” oyunlarına gelmeyip safları güçlendirmek stratejisi kullanılmıştır. Aradan bu kadar yıl geçmesine karşın hala aynı stratejinin geçerli olduğu söylenebilir.

  “Ülke içinde yasayan gayrimüslim azınlıklar arasında kendine geniş bir taban bulan milliyetçilik fikri, daha sonra Türkler dışındaki Müslümanlar arasına da batılı emperyalist devletler tarafından sokulmuştur.”

Şimdi böylesine hassas dengelerin olduğu bir coğrafyaya gidiyorum. Üstüne üstlük iki hafta sonra gerçekleşecek olan yerel seçimlerin propaganda sürecinin sonlarında tırmandırılan etnik, milliyetçi ve sekter bakış açılarının yarattığı gergin atmosferin hedeflerinden biri de Dersim.

Türkçeden ve Kürtçeden başka  bir dilin yani Zazaca (Zazaki) konuşulan, farklı etnik kimliğe sahip, örf ve adetleri farklı insanların Zazaların yurduna gidiyoruz. Bu arada resmi tavır olarak “Zaza Kürdü” diye adlandırılan bu halkın etnik kimliği yok sayılıyor ve Kürt kimliği üzerinden “Alevi” dini aidiyetin de öne çıkarıldığı bir ayrıştırma gayreti de var. Milliyetçi muhafazakar partiler din ve etnik aidiyet üzerinden halka ulaşmaya çalışıyorlar. Oysa bu coğrafyada çok daha farklı bir siyasi oluşum var. En son genel seçimlerde oy kullanan altmış altı bin seçmenin tercihi HDP %51, CHP %26 ve AKP %14. Bu oy oranlarının mutlaka bir altyapısı vardır. İktidar partisinin bu bölgede en güçlü olduğu yer Çemişgezek kazası.

Böylesine belirsiz bir   coğrafyada olmak heyecan verici aslında. Van ve Hakkari gezilerimde de aynı duyguları hissetmiştim. Bir şelale çekimi sonrasında dinlenmek için bir Sünni Kürt köyüne gitmiştik. Hemen etrafımız ahali tarafından çevrilip köy meydanında evlerden getirilen sandalyelere oturtulmuştuk. İkramlar, el pençe durmalar, çocukların iri gözlerle bizi uzaylı gibi seyretmeleri  bana Afrika’da bir köyde belgesel film çeken bir  İngiliz film ekibine köy ahalisinin verdiği tepkileri anımsattı. Utanılacak bir durum esasında. Bu insanlar bizden yabancılardan yani büyük şehirlerden gelenlerden  korkuyorlar. Demek ki bu köylerde çok tatsız olaylar yaşanmış.  Biz de köye ellerinde kameralarla gelen şehirli beyaz Türklerdik. Kim olduğumuz belli değildi. Buralara batılı turistlerin de gelmediği aşikardı.[4]

Annem on yedi yaşında üç seneliğine babamın görevi nedeniyle yaşadıkları  Dersim Ovacık’la ilgili bir çok şey anlatırdı. Öncelikle de oraya at ve katır üzerinde nasıl ulaştıklarını uzun uzun anlatırdı. Efkarlandığında ise en meşhur hikayesi çok severek aldığı  “Singer” dikiş makinasının Munzur dağlarını geçerken  katırın üzerinden düşerek uçuruma yuvarlanması ve kırılmasıydı. Konsol şeklinde ayaklı pedallı bir jenerik  makinaydı. Maun bir masa üzerine monte edilmiş, simsiyah ve altın sarısı mekanik kısımlarıyla ayaklarla hareket ettirilen pedal kısmı ve güçlü bir lastikle çarkların birbirine bağlandığı annem tarafından şiddetle yasaklanmış oyuncağımız Singer dikiş makinası.  Aslında kırılan makinanın ayaklarıydı. Esas aksamı olan kısım mekik ve diğer hassas mekanik unsurlar konsolun içine gömülüydü. Büyük bir olasılıkla bu tür hasarlar düşünülerek muhafaza altına alınmıştı. Aynı şekilde ayaklarında vidayla tutturulduğu düşünüldüğünde makinanın katırlara ayakları sökülmeden yüklendiği aşikardı. Annem hiçbir zaman bu ihmallerini kabul etmek istemezdi. Biz de fazla üstelemezdik. Bırakırdık anlatsın. Oysa ayaklar sökülerek katıra yüklenseydi bu hasar meydana gelmeyecekti. Kimin ihmali mi? Annemin ihmali olduğu kesin. Belki de ayakların sökülmesi gerektiğini bilmiyordu. Kırılan ayakları Ovacık’ta  bir kaynakçıda yaptırmışlar. Kabaca yapılan kaynak  yerleri belli oluyordu.

O zamanlar ulaşım harp sonrası olması nedeniyle kısmen tren, kısmen kamyon ve at ve katırla sağlanıyormuş. Nedense bir genç kız olarak (On yedi yaşında) annemi en çok at sırtındaki yolculuk etkilemiş. Gördüğü filmlerdeki Amerikalı aktrisler gibi at üzerinde yeni evlendiği kocasıyla (babamla)  birlikte  dağları aşmak, çadırda kalmak, soğuk derelerde yüzünü yıkamak  ona çok romantik bir balayı gibi gelmiş olmalı.  Kemah tren istasyonunda piyade bölüğü  trenden iniyor,  onları karşılayan katırcılar eşyaları yüklemişler. Bir bölük askerle birlikte babam ve annem de at sırtında yolculuk etmişler. Babam o zaman daha yeni üsteğmenliğe terfi etmiş. Yıl 1946. Kemah’a  kadar trenle geliyorlar, daha sonra at sırtında dağlar arasında  uzun bir yolculuk. Bugünkü haritalarda görülen yollar o zaman mutlaka yoktu. Bugün araçla  Ovacık yolu yüz seksen kilometre gösteriyor. Ama bu  araç yolu. Bir de Munzur dağları üzerinden giden  kervan yolu var. Daha kısa. At üzerinde üç dört günlük yol.

Dersim “harekatı” sonrasında tüm Dersim’e askeri birlikler konuşlandırılıyor. Güvenlik nedeniyle her bölgeye bir bölük asker yollanıyor. Kim bilir kaç kişi. Ovacık ta görev yapmak üzere gidiyor babam. Sen İstanbul Sarıyer’deki boğaz manzaralı evini bırak, hiç bilmediğin bir yerde Dersim Ovacık köyünde yeni bir hayata başla. Yeni evli olarak genç karını da peşinden sürükle. Annem gitmek istemiyor esasında okuluna devam etmek istiyor. Evlenmek de istemiyor. Ama gel gör ki görücü usulü evlilik geçerli o zamanlar; annemin ailesi onun itirazlarına aldırmıyor.

Gün doğarken yola çıkıyorlar. Gün batana kadar yol alıyorlar. Çadırlar kuruluyor, mutfak çalışıyor, atlar, katırlar dinleniyor.  Mevsim yaz ortası ama hava soğuk. Annem şaşkınlık içerisinde. Beşiktaş Akaretler’de büyümüş bir genç kız, balayını at üzerinde dağları aşarak yapıyor. Sonbahar renklerinin belirmeye başladığı o güneş ışığının kırılarak geldiği ılık günler. Büyük bir olasılıkla yayla yollarından geçiyorlar. Munzur nehri hep onlarla. Aslında mükemmel bir seyahat. İnsanların ayak basmadığı yerlerden dar vadilerden, kanyonlardan geçerek ağır ağır atların  yürüyüş temposunda yapılan bir balayı. Rüya gibi. Böyle bir seyahati kim istemez ki? Çadırın kuruluyor, yemeklerin önüne hazır geliyor, atın yemlenip kaşağılanıyor. Ay ışığında çadırda romantik balayı geceleri. Ertesi gün ata binip etrafı seyrederek keyfini çıkarmak kalıyor geriye. Bir Frenk seyyah gibi etrafı seyrederek yol alıyorsun.

Ovacık o zamanlar en fazla on, on beş ev  olan bir dağ köyü imiş. Üstüne üstlük bölge ciddi siyasi olayların içine yuvarlanmış ve fakir halkı büyük ölçüde zarar görmüş. Bölgedeki köyler boşaltılmış, aşiretler toplu halde  göç ettirilmiş. Göç edenlerden arta kalan boş evlerden birine yerleşiyorlar. Halk askerden korkuyor.

Evle ilgili ne anlattığını çok iyi hatırlamıyorum ama büyük bir avlusu, sarnıcı, taştan ocağı ve tandırı da varmış. Kış mevsiminde öylesine kar yağarmış ki, kar evlerin damlarını bile  örtermiş. Bir evden diğerine kardan tüneller açarlarmış. Dört beş ay boyunca tüm dünyayla irtibatları kesilir karlar eriyene kadar köyde mahsur kalırlarmış. Doktor yokmuş. Hastalanan biri olursa kızaklarla en yakın merkeze götürüyorlarmış ama çoğunlukla hastalar yolda ölüyormuş. En çok da doğum yaparken kadınlar ölüyormuş. Büyük bir olasılıkla kanamadan. Gerek annemin gerekse de babamın o yıllara ilişkin Ovacık’taki yaşamlarıyla ilgili anlattıkları esas itibariyle halktan izole bir yaşam süren bir askeri koloninin bakışını yansıtırdı. Halktan söz ederken “Kürt” sıfatı kullanırlardı. “Kürt ebe geldi.”, “Kürt bohçacı kadın geldi.” Acaba bu tanımın yanlış olduğunu bilerek mi kullanıyorlardı? Söylemek zor. Benim merak ettiğim bir konu neden askeri harekat Dersim’de yapıldı da Hakkari değil? Ya da Van’da  değil?

Her şeyden önce Kürt aşiretlerini ve konuşulan dilleri tanımak gerekir. Kürtçe dili diye bir dilin varlığını yok sayanların çoğunlukta olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Kürtçe tanımı bölgede konuşulan dört ana lehçenin toplamına verilen addır. Bu lehçelerin ayrı bir dil olup olmadığı tartışmalıdır. Bilmediğim bir alan olması itibariyle internet kaynaklarında gördüğüm sınıflandırmayı aşağıda tümüyle alıntı olarak alıyorum. Mutlaka bu bilgilerin bazılarının farklı yorumlara yol açacağının bilincindeyim. Ama en azından sınıflandırmaya bakarak ne kadar karmaşık bir dil yapısı olduğunu anlayabiliriz.

KÜRTÇENİN LEHÇELERİ[5]

1- Kurmancî (Yukarı Kurmancî); Coğrafik açıdan ve konuşma alanı olarak beş lehçe içinde en geniş alana ve Kürtçenin en yaygın lehçesi olma unvanına sahiptir. Yaklaşık 8-10 milyon kişi tarafından Türkiye, Suriye, Irak, İran ve Ermenistan’da konuşulmaktadır. 1930’lu yıllardan itibaren Kurmancî lehçesi Kürt-Latin alfabesi ile yazılmakta ve şu anda dil genişletme sürecini yaşamaktadır. Ayrıca Cizre’deki Botanî şivesini standart lehçe yapma yönünde çabalar vardır. Bu şive, Celadet Bedirxan tarafından 1920’lerde Kürt grameri üzerine yazılan kitap için temel olarak alınmıştır. Arapça kökenli sözcükler öbür şivelerin ve lehçelerin öz Kürtçe karşılıklarıyla değiştirilmeye de gayret ediliyor. Türkiye’de bu lehçe için ağırlıklı olarak Kurmancî denir. Zazalar ise, Kırdaski/Kırdaşki derken, Irak’ta Behdînî, İran’da ise Şikakî denilmektedir.

Kurmancî Lehçesinin Başlıca Şiveleri:

a- Serhedî: Kafkas Kürdistan’ından başlayarak güneydeki Şikak bölgesine kadar, Kars, Ağrı, Erzurum, Muş ve Van yöresinde konuşulur.

b- Şikakî: Urmiye gölü, Gewer (Yüksekova), Elbak (Başkale) ve Şemzînan (Şemdinli)-Navşar yöresinde konuşulur.

c- Hekarî: Şırnak’ın güneyinden başlayıp Hakkari ili sınırları içinde kalan Kürtler tarafından konuşulur.

d- Botanî: Zaxo´nun kuzeyinden başlayarak Suriye Türkiye sınırlarının kesiştiği alandan Cizre, Şırnak ve Eruh’u içine alacak biçimde Van Gölü’nün güneyinden Bitlis, Siirt, Batman ve Mardin illerinin doğu yörelerini içine alır.

e- Bahdînî: Zaxo, Amedîye, Akrê, Zêbar yöreleri ile Duhok’ta konuşulur.

f- Sincarî: Sincar Dağı ve Şêxan yöresi Kürtlerinin konuştuğu şivedir.

g- Silîvî (Kîkî-Milî): Diyarbekır, Elazığ, Mardin yöreleri ile Fırat’ın doğu yakasında kalan kesimde konuşulur. Bunların dışında; Cudikanî, Urfî, Kocerî, Cezirî, Akrî, Surçî, Koçanî, Erzuromî, Bircandî, Elburzî, Herkî ve Berferatî gibi şiveleri de mevcuttur.

2- Soranî (Aşağı Kurmancî, Babanî): Bu lehçe İran ve Irak Kürtleri tarafından konuşulmaktadır. Soran, aslında bir coğrafik terim ve Baban Beyliği’nden dolayı da eskiden bu lehçeye Babanî deniliyordu. Soranî yazımında çoğunlukla Arap alfabesi kullanılır. Son zamanlarda ise Kürt-Latin alfabesine geçme teşebbüsleri de olmuştur. Bu lehçede yazılı kaynak nispeten çoktur. Günümüzde Soranî, Kurmancî için saf sözcük türetme kaynağı olarak görülmektedir.

Soranî Lehçesinin Başlıca Şiveleri:

a- Silêmanî-Babanî: Süleymaniye, Kerkük, Kıfrî, Qeretepe, Tuz-Siwan yöreleri ile Xaneqîn’in bazı köylerinde konuşulur.

b- Mukrî: Şıno, Nexede, Mêraxe, Mîyanduaw, Sahindij, Saqiz, Bukan, Banê ve Serdeşt Kürtlerinin konuştuğu lehçedir.

c- Sineyî/ Senendejî: İran-Sine (Senendec), Bicar, Kengewer, Rewanser ile Ciwanro’nun kuzey yörelerinde konuşulur.

d-Germîyanî: Xaneqîn civarındaki bazı köylerde konuşulur. Ayrıca konuşma alanı az da olsa Erbîlî, Pişdarî, Kerkukî, Xaneqînî, Kuşnavî, Bingirdî, Garrusî, Erdelanî, Varmava ve Cafî gibi şiveler de vardır.

3- Lorî (Güney Kürtçe): Lorî, sadece İran’ın batısındaki Kürtlerce kullanılmakta olup Kurmancî ve Soranî ile birlikte Lorî jenetik Kürt dil grubunu oluşturmaktadır. Lorîceyi konuşanlar genelde Şia Kürtlerdir. Melayir, Kırmanşah, Qesrî Şirin’den başlayarak Basra’ya kadar uzanan bölgede hâkimdir.

Lorî Lehçesinin Başlıca Şiveleri:

a- Xaneqînî

b- Asıl Lurî ya da Feylî

c- Kırmanşanî

d- Lekî

e- Kelhurî

f- Perewendî

g- Qulgayeyî gibi şivelerdir.

4- Goranî (Hewramî): Goranî sözcüğü aslında “deyiş” anlamında, Hewreman sözcüğü de bir coğrafik isimdir. Bağdat-Kırmanşah arasındaki dağlık bölgeden Hewraman’a doğru Paweh ve Kedule yöresi ve Musul’un doğu ve kuzeyinde yani İran ve Irak sınırlarının kesiştiği bölgelerde konuşulur.

Goranî Lehçesinin Başlıca Şiveleri:

a- Hewramî: Şirwan Çayı’nın üst tarafındaki Hewraman yöresi Kürtleri konuşur.

b- Bacelanî: Zengene ve Şebek yörelerindeki Kürtler bu şiveyi konuşur. Bunlarla birlikte Gehwareyî, Kenduleyî, Bêwenîcî, Rijabî, Seyîdî ve Zerdeyî gibi şiveleri de yine İran-Irak sınırlarının Goranların yerleşik olduğu mıntıkada, bazı köylerde konuşulmaktadır.

5- Kırdkî (Zazakî): Dımılkî ve Kırmanckî de denilen bu lehçe, Erzincan, Sivas, Adıyaman’ın Gerger ilçesinde, Urfa’nın Siverek ilçesinde, Diyarbekır’ın Çermik, Çüngüş, Pîran (Dicle), Hani, Lice, Hazro, Kulp ve Çınar ilçelerinde, Siirt’in Baykan ilçesinde, Batman’ın Kozluk ve Sason ilçelerinde, Bitlis’in Mutki ilçesinde, Muş’un Varto ilçesinde, Erzurum’un Hınıs ve Tekman ilçelerinde, Tunceli’inin Pülümür, Nazimiye, Ovacık, Hozat ve Çemişkezek ilçelerinde, Elazığ merkez ile Maden, Palu, Karakoçan, Kovancılar, Sivrice, Alacakaya, Arıcak ilçelerinde, Bingöl merkez ile bütün ilçelerinde konuşulur. Alevi Kürt kesimi kendilerine Kırmanc, lehçelerine de Kırmanckî derken Çermik, Gerger ve Siverek’tekiler kendilerine Dımılî lehçelerine Dımılkî; Sason, Kozluk ile Mutki’dekiler kendilerini Dımbılî, lehçelerini de Dımbılkî; Diyarbakır ile Bingöl’dekiler ise kendilerini Kırd, lehçelerini de Kırdkî olarak tanımlamaktadırlar.

Dımılî/ Dımbilî ile Zaza sözcükleri aşiret isimleridir. Ziya Gökalp, Zaza isminin Türklerin Dımılîlere verdiği bir isim olduğunu söylemektedir. Dolayısıyla aslında Zazaca diye bir lehçe bulunmamakta ve olsa olsa var olan Kırdkî veya diğer adıyla Dımılkî lehçesinin değiştirilmiş adıdır. Birçok dilbilimci örneğin F. Heme ve Dr. Fuad’a Zazacayı, Goranî lehçesinin bir şivesi sayarlar.

 

Kırdî (Zazakî) Lehçesinin Başlıca Şiveleri:

a-Dersim Şivesi: Dersim-Tunceli, Erzincan, Sivas, Muş, Erzurum dolaylarında Alevi Kürtler tarafından konuşulur.

b- Dersim Dışı Şivesi: Varto hariç Dersim dışında kalan diğer Kürtler tarafından konuşulur.

6- Şêxbizeynî Kürtçesi: Şêxbizeynî Kürtleri, Kırmanşah, Kerkük, Xaneqîn ve Süleymaniye kökenlidirler. Ancak önemli bir nüfusları şu an Orta Anadolu’da yaşamaktadırlar. Şêxbizeynî Kürtleri, 1514 Çaldıran savaşından sonra Kerkük ve Süleymaniye’den Anadolu’ya gelmişlerdir. Çaldıran Savaşındaki başarılarından dolayı Anadolu vilayetleri ve Haymana yaylası kendilerine hediye olarak verilmiş, vergi ve askerlikten muaf tutulmuşlardır. Aşiret kendi içerisinde Kerkükî, Lekî, Lurî, Kelatî, Xewendî, Jirikî, Kuseyî, Silênî, Çelî ve Palanî gibi kollara ayrılırlar. Şêxbizeyîler başta Ankara’nın Haymana, Bala, Polatlı ilçeleri olmak üzere, Konya, Kayseri, Akhisar, Kırşehir, Niğde, Yozgat ve diğer doğu illerinde de yaşarlar.

Yukarıdaki alıntının mutlaka eksik veya fazla yanları vardır. Bölgede konuşulan dillerin ne kadar karmaşık bir yapısı olduğunu vurgulamak gerekir.

Kürtçe üzerinde bu sınıflandırmayı yapmakla en azından bölge insanının kendi arasında da iletişim zorlukları olduğunu anlamak mümkündür. Resmi kurumların  ve belediyelerin Zazaki ana dili olan çocuklar, Türkçe bilmeyen Zazalar için  nasıl bir eğitim planı olduğunu da merak etmiyor değilim. Bu yıl bu konuda bir girişim yapıldığı haberi var:

[6]Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı Halk Eğitim Merkezileri Zazaca kurs programını açtığını duyurdu. Halk Eğitim Merkezleri’nin bulunduğu il ve ilçelerde talep edilmesi halinde Zazaca A1 seviyesi kurs programı açılacak. “

Bu gelişmeyi nasıl değerlendireceğimi bilmiyorum. Dersimlilere sormak gerekir. Onlar olumlu olarak değerlendiriyorsa katılım gerçekleşir, yoksa kağıt üzerinde kalacaktır.

Öte yandan resmi olarak Zazaca’nın anadili olarak değil de bir yabancı dil olarak algılanmasının ne gibi bir anlamı olduğunu da düşünmek gerekir. Burada resmi stratejinin yıllardır hiç değişmediği burada yaşayan Zazalara çağdaş sosyal devlet yaklaşımının gösterilmediği aşikardır.

Anadili Zazaca olan bir öğrenci ile anadili Türkçe olan bir öğrencinin eğitimde fırsat eşitliği açısından değerlendirilmediği de ortadadır. Modern dilbilimi anadilini iyi öğrenmeyenlerin düşünce ve zeka gelişimlerinin de sorunlu olacağına işaret etmektedir. Bir dilci olarak “yarım dillilik” sorununu Stockholm’deki orta eğitime devam eden yabancı çocuklarda inceleme fırsatı bulmuştum. İsveç’te okullarda anadilde eğitime büyük bir önem verilmektedir. Bunun amacı da topluma uyumlu ve sağlıklı bireyler kazandırmaktır. Anadilinde destek almayan öğrencilerde yarımdillilik sorunları ortaya çıkmakta ve topluma entegre olmaları zorlaşmaktadır. Bu anadili Türkçe olmayan insanlara uygulanan “asimilasyon” siyaseti örneğin Suriyeli göçmenlere uygulanmamaktadır. Bu çifte standart ileride çok ağır sosyal sonuçlar doğuracaktır. “Açılım” döneminde  Avrupa Birliği kriterleri çerçevesinde anadilde eğitim konusu ilerleme kaydetmiştir. Son beş yıldır AB’nden uzaklaşan politikalar izleyen iktidar giderek “Kürtler” konusunda otuzlu yılların siyasetlerine dönmüş görünüyor. AB ile müzakerelerin askıya alınmasına neden olan gerekçelerden biri de budur. İktidarın bölge insanını “terörist” kategorisinde algılamasının ne gibi somut kanıtları olduğu da büyük bir merak konusudur. Doğu ve güneydoğu halklarının resmi “Sünni” dini inancında olmamalarının ana neden olduğunu söyleyen analistlere katılmamak elde değildir. Alevi inancının 1515 yıllarındaki gibi algılanmasının ne gibi bir gerekçesi olduğunu da sorgulamak gerekir.

Dersim Aleviliği

Dersim  Aleviliği musahiplik temeline oturur; bu   inancının dört yönü vardır.

  • Musahiplik,
  • Rehberlik,
  • Pirlik,
  • Mürşitlik.

“Musahiplik” temelinde bir inanç bir ibadettir; yolun kendisini ifade eder. İki kişi birbiriyle yakın dost olduğunda “Pir”in huzuruna çıkarlar. “Kemeribest” olurlar,  “kemer”, bir kuşaktır; “best” ise kuşağın üzerine vurulan üç düğümdür.

Bu üç düğümün anlamı; eline, beline, diline hakim ol manasındadır. Daha açıklayıcı bir ifade ile elini harama uzatma, yalan söyleme ve zina yapma anlamındadır. Bu minvalde “Pir”, taliplere bunları anlatır, musahiplik duasını yapar ve onlar da yemin ederler. Bu şekilde birbirlerine bağlanırlar, birbirlerine kefil olurlar.

Musahip olunduktan sonra her iki taraf birbirlerini kardeş ilan eder, birbirlerinin eşlerini kız kardeşleri olarak görür, çocuklarını da kendi çocukları olarak görmek zorundadırlar. Dersim’de gerçek hayatta karşılığı olan bir uygulama olarak, toplumsal birliğin ve kardeşliğin önemli unsurları arasındadır. Ayrıca Musahiplik zorunludur ve evlilik öncesi kurulması gerekli  bir kurumdur. Musahip olunmaksızın dinsel törene katılmak yasaktır. Yani yol kardeşliği olarak ifade edebileceğimiz Musahiplik olmazsa olmazdır. Pir Sultan Abdal’ın deyişiyle:

Musahipsiz kişi ceme gelir mi?

Ettiği niyazlar kabul olur mu?

Muhammed-Ali yolunda derman bulur mu?

Yine farz içinde farzdır musahiplik.

Birbiriyle Musahip olanlar evliliklerinde, sıkıntılarında ve ölümleri halinde hazır bulunmalıdırlar. Ayrıca Musahiplik sınırlı da olsa ekonomik anlamda da bir yardımlaşma kurumudur. Maddi sıkıntı çeken birisine, ilk olarak Musahip’i tarafından yardım edilmesi beklenen bir durumdur. [7]

 

Cıvat: Dersim bölgesinde Cem’e verilen isimdir. Özellikle Kurmanç lehçesinin kullanıldığı bölgelerde bu isim yakın döneme kadar kullanılmamıştır.

Dersim halkının “Yol” olarak tanımladığı sistem, toplumsal işleyiş, ahlak, adalet ve sosyal dayanışma olarak iç içe geçmiştir.“Yol” içinde yola talip olanla ilk münasebeti sağlayan “Rehber”dir. Ona yol gösteren, kuralları öğreten kişi olup, bu makam kan bağı ile erkek üzerinden devreden bir sistemdir. “Rehber”in üzerinde “Pir” onun üzerinde de “Mürşit” vardır. “Pir” yılda bir kez, Talip dediğimiz tarikata mensup kişileri sonbaharda ziyarete çıkar ve onları dinleyip sorunlarına çözüm üretmeye çalışır. Bu ziyaretler geniş bir bölgeyi kapsadığı için bir nevi seyahat diyebiliriz. Bu seyahat sırasında “Pir”e refakat edenin sağlıklı, güçlü ve maddi imkanları kısıtlı kişilerden seçilmesine dikkat edilirdi. Bu refakat eden kişiye “Koçek” adı verilir.

Köy köy yapılan bu ziyaretler mümkünse önceden köye haber verilir ve köyde istekli olan kişinin evinde toplanılırdı. “Pir” tarafsız kişilerden problemleri dinler çözüm üretirdi. Özellikle aşiretler arasında anlaşmazlıkları giderebilmek adına önemli bir sosyal rol üstlendiğini görmekteyiz. Ayrıca bu toplantılarda “Cıvat” (Cem) yapılır, fakat dargınlık, küskünlük ve adaletsizlik varsa Cıvat yapılmaz. Çünkü bu saydığımız durumlar bir kirlilik olarak addedilir. Bütün bunların yanı sıra “Pir”in kararı kesin ve yerine getirilmesi zorunludur. Karara uymayanlar cezalandırılır. Örneğin; birkaç gün tecrit edilmesi, para cezasına çarptırılması gibi cezalardır. Cezalar fiziksel şiddet içermemektedir, en son nokta olarak verilen ceza, uymayan kişinin “Yol”dan çıkarılmasıdır yani “düşkün” ilan edilmesidir. Bu kişinin ise toplumda yaşaması imkansızdır. Ayrıca verilen cezaya itiraz da yapılabilir. Bu bir üst makam olarak “Mürşit”e yapılır, ancak “Pir”in verdiği cezayı “Mürşit” kaldırabilir.

Bunların dışında “Pir” kız isteme, nikah kıyma, cenaze kaldırma gibi sosyal görevleri de vardır. Cıvat/Cem inancın temel ritüeli olup, uygulayıcısı “Pir”dir. “Rehber” de yapabilir fakat asıl “Pir”e verilmiş bir yetki alanıdır. Cıvat/Cem’in son ve önemli kısmı “Semah”tır.

 

“Pir” Alevilikte din görevlisinin genel adıdır. Onlara ayrıca Seyit/ Dede/Şeyh gibi çeşitli isimler de verilir. “Pir” “Talip”lerin dualarını zikreden kişidir. “Pir”ler kendilerinin Ehl-i Beyt soyundan geldiğini idea ederler.

“Mürşitlik” ise Tunceli’deki Alevilik inancında “Pir”in ve “Rehber”in yetkilerini ihtiva eden bir makamdır. “Pir”in “Pir”i kimse o mürşittir. Karıştırılmaması açısından şöyle diyebiliriz. Öncelikle “Mürşit”lik makamını bünyesinde bulunduran aşiretler zaten belli ve kan bağı ile geçen bir sistem içerisinde işleyiş göstermektedir. Bu bilgiler doğrultusunda bir kişinin “Pir”i kim ise onun da “Pir”i, o kişinin “Mürşit”i oluyor.

“Mürşit” aynı zamanda Seyit Ocağından geldiği için zaten bir “Pir” olup, “Pir”in yaptığı her şeyi yapar. “Pir”in verdiği kararları bozma yetkisine sahip olduğu için bir bakıma “Temyiz” makamı gibidir. Sosyal ilişkileri, hukuk sistemini inanç üzerinden idare eden bir makam niteliğindedir. Dersim’de  herkes zaten aşiret mensubudur. Her aşiret üyesi dünyaya geldikten sonra, tabi olması gerektiği alanlarda sorumluluklarını yerine getirmek zorundadır. Coğrafi şartların beraberinde getirdiği birçok ayrıcalık ve farklılık Tunceli için geçerlidir. İnanç noktasında kendine özgü dinamikleri söz konusudur. Aşirete olan aidiyet kaçınılmaz bir zorunludur. Aşirete aidiyet ve inanç noktasında dengeler belli ihtiyaçlarla karşılık gelmektedir. Hiyerarşik yapı, soya dayalı dini önderlik birlikte gitmektedir. Bölge, coğrafi olarak savunulması kolay, dışarıdan nüfuz edilmesi zordur. Dış dünyadan tecrit edilmiş  olması kendi içinde homojen bir yapıyı beraberinde getirmiştir. Başka inançlardan etkilenmiş olsa da kendine özgü yönü ağır  basmaktadır. Tek Tanrılı inançla paganizm iç içedir.  Zerdüştlüğün izlerini taşıyan bir Alevilik vardır.

Günümüzde giderek boşalan köyler, insanların şehirlere göç etmesiyle değişmiş, “Köy Aleviliği” olarak adlandırılan inanç sistemi büyük şehirlerde farklılaşmıştır.

 

Dersim Hakkında Genel Bilgiler[8] Ekler ve Derlemeler[9];

  • Yüzölçümü: 7.432 km²
    Nüfusu: 93.584 (2000)
    Nüfus Yoğunluğu: 13
    Şehir Nüfusu: 54.476 (2000)
    Köy Nüfusu: 39.108 (2000)
    Yıllık Nüfus Artış Hızı: %-35,58
    Yıllık Şehir Nüfus Artış Hızı: %6,99
    Yıllık Köy Nüfus Artış Hızı: %-74,97
    İl Trafik No: 62
    İl Telefon Kodu: 428
  • Dersim Aşiret Yapısı ;Bölgede aşiretlerin sayısı kimi tespitlere göre 126’yı bulmaktadır. Bu sayı dönem dönem artmış ve azalmıştır. Bazı kaynaklar aşiret sayısını 46 vermektedir.

Tunceli’ nin İlçeleri: Çemişgezek, Hozat, Mazgirt, Nazımiye, Ovacık, Pertek ve Pülümür’ dür.
Tunceli’ nin yöresel yemekleri arasında Zerefet (Babiko), Sirekurt, Sirepati, Keşkek, Kavut, Patila unlu yemeklerine örnek verilebilir. Yöreye özgü bitki ve sebze yemeklerinden, Gulik Yemeği, Mantar Yemeği, Döğme Çorbası, Döğme Pilavı, Gulik Çorbası, Guriz Yemeği ile kurutulmuş sebze yemekleri sayılabilir. Geleneksel yöresel tatlılar arasında Helva, Dut Tatlısı, Aşure, Pancar tatlısı, Kabak Tatlısı, Heside (sulandırılmış Dut pekmezi, un ve tereyağı) ile baklava yer almaktadır.

El dokuması ve üzerinde yöreye özgü desenlerin işlendiği yer yaygısı türü olan “Cicim” ve çanta olarak kullanılabilecek “Heybe” hediyelik eşya olarak dükkanlarda satılmaktadır. Pülümür dağlarında yetişen birbirinden enfes kokulara sahip çok sayıda değişik çiçeklerden arıların toplamış olduğu özlerle yaptıkları katkısız doğal “Pülümür Balı” ünlüdür.
Munzur Milli Parkı Vadisinde bulunan dağlarda tamamen doğal ortamında kendi başına yetişen çeşitli dertlere derman tek dişli “Ovacık Sarımsağı” ihtiva ettiği özel tatla çok farklıdır. Tunceli’ nin yüksek dağlarındaki otlaklarda yetişen değişik otlarla beslenen hayvanların sütünden yapılan “Şavak Peyniri”  yöresel tadlar arasında sayılabilir.

Tarihi kaynaklar, Tunceli’ye kadar uzanan büyük ovanın, çok eski çağlarda büyük bir göl havzası olduğunu doğruluyor… Tahminlere göre, çok büyük bir depremle yarılan yer kabuğunun suyu ortaya çıkarması ile Munzur nehrinin oluştuğu fikri kabul görüyor. Tunceli-Ovacık arasında uzanan ovanın 42 bin hektarlık alan 1971 yılından bu yana Milli Park olarak korunuyor. Türkiye’nin en büyük doğal parklarından birisi olan Munzur Vadisinde  1600’ye yakın bitki çeşidi tespit edilmiş. Bu bitkilerden 42 tanesinin endemik olduğu biliniyor. Çan çiçeği, Bindebirdelik otu, Munzur Düğün Çiçeği, Dağ çayı, Oltu otu ve menekşe de bunlar arasında sayılabilir.

Munzur dağlarının çeşitli hayvanlara ev sahipliği yaptığını da söyleyelim. Ayı, kurt, tilki, vaşak, su samuru, yaban domuzu, tavşan, sincap, sansar, çengel boynuzlu dağ keçisi, keklik, bıldırcın, üveyik, tahtalı güvercin, kaya kartalı, akbaba, turna ve çeşitli sürüngenlere rastlamanız çok olası…Dağlar sık meşe ormanları ile kaplıdır, ayrıca 2 bin metreden sonra sarp kayalıklar vardır. Bu kayalıklarda dağ keçilerine rastlanır.  Munzur çayının kırmızı pullu alabalıkları da yöreye özgüdür.

Fırat ve onu oluşturan Karasu, Murat, Munzur, Peri gibi akarsuların kıyılarına bakan sarplıkları mesken tutmuş olan Zazalar için, bu sular kutsaldır.

Kürtlerin yaşadıkları coğrafyada kimilerinin “Zaza”, kimilerinin “Dımıli” diye tanımladığı bir halk  neredeyse bir şerit biçiminde Erzincan, Dersim (Tunceli), Diyarbakır hattına yaşamaktadır. Bu halka Zazalar ya da Dımıli denmektedir.

Zazalarla Kürtleri birbirinden  ayrı olarak değerlendiren çok  az sayıda kaynak var. Oskar Mann ve öğrencisi Karl Haddank’ın bu yönde kimi değerlendirmeleri var.

Araştırmacı yazar Mesut Keskin, şu tanımı yaparak başlıyor:

“Zazaca, Doğu Anadolu’nun yukarı Fırat-Dicle havzasında, sayıları tam olarak bilinmemekle beraber 4 ila 6 milyon kişi tarafından konuşulan bir dildir. Anadolu dilleri arasında Türkiye sınırları dışında yerli dil olarak konuşulmayan tek dil olduğu söylenebilir. Sayısal açıdan Türkçe ve Kürtçeden sonra konuşulan üçüncü dildir.”

Keskin, Zazacanın, Kürtçenin bir kolu olmadığını ileri sürenler arasında; tezlerini sakince, bağırtı gürültü yapmadan söyleyenlerin başında geliyor. Dolayısıyla bu tarzda yürütülen bir tartışmanın zenginleştirici olacağını düşündürüyor.

Keskin “Önyargılar, bilgi ve kaynak eksikliği veya siyasi zorlamadan ötürü Zazacanın bir Kürt lehçesi veya dili olduğu ileri sürülmüştür” diyor. “Oysa Zazacanın Kürtçeye dahil olduğunu bilimsel olarak kanıtlayan herhangi bir kaynak veya çalışma yoktur” diye de ekliyor.

Zazaca ve Kürtçe arasındaki tartışmada iki taraf da Zazacanın dil ailesi konusunda benzer şeyler söylüyor: “Hint-Avrupa dil ailesinin Hint-İrani üst grubunun İrani diller grubuna ait bir Kuzeybatı İrani dilidir.”

Kimi zaman “bilinmeyen”, kimi zaman “yasak” sayılan bir dil üzerine bugün değişik üniversitelerde tezler hazırlanıyor. Mesut Keskin şu bilgileri kaydediyor: “Zazalar, birçok kaynakta Kürt olarak nitelendirilirken kimi kaynaklarda da Türk oldukları iddia edilmektedir. Ancak Zazaları bağımsız bir etnik grup olarak değerlendiren iki doktora tezinin yanı sıra birçok yüksek lisans tezi ve bilimsel makale bulunmaktadır.”

Nadire Güntaş Aldatmaz, Mardin Artuklu Üniversitesi’ne verdiği tezini Zazaca yazdı ve tez kabul edildi. Aldatmaz, Zazacanın Kürtçe ile dil akrabalığından öte, doğrudan bir kol düzeyinde bağı olduğunu düşünenlerden biri:

“Zazacanın başlı başına bir dil olma meselesi daha çok son yıllarda ortaya atılan ve bana göre çok da esaslı temellere dayanmayan bir iddiadır” diye başlıyor söze ve şöyle sürdürüyor: “Kendi yaşantımdan ve içinden geldiğim toplumun hissiyatından hareketle bugün ağırlıklı olarak Zazaca denilen dilin Kürtçe olduğunu düşünüyorum.”

Aldatmaz, sözünü iki alanı kıyaslayarak sürdürüyor: “Zazaların Kürt olup olmadığı ile ilgilenen bilim insanları var. Ama hiçbirinin iddiasında bir kesinlik yok. Her biri kendi kanaatini beyan ediyor. Sözünü ettiğim yabancı bilim insanlarıdır. Yoksa Kürtler kendilerine ait en eski eserlerde de Zazalardan bir aşiret olarak bahsederler. Sadece Kürtler değil, Türkiye tarihine de ışık tutan bazı yazışmalarda ve belgelerde de… Evliya Çelebi, Seyahatname’sinde ‘Ekrad-i Zaza’ (Zaza Kürtleri) diyor. Örneğin, Bingöl yöresini anlatırken, birçok Kürt aşireti arasında ‘Zaza’ adını da anmaktadır.”

“Ya doğan güneş/ Önce toplumumuzu kederden koru/ Sonra bizi, çoluk çocuğumuzu gör gözet/ Ya sarı ay ve güneş/ Ya sabah seherinin aziz divanı/ Ya kimsesizlerin, sahipsizlerin babası/ Önce komşumuza akraba ve cemi cümlemize/ Sonra da bize sahiplik edesin/ Elini uzat/ Kavuştur kendini bize.”

Yüksek dağlardan ve güneşten, aydan ve ulu ağaçtan, gökten ve yerden, sudan ve ulu kayadan istemek… Doğayla, evrenle paylaşmak ve türküden, sazdan dinlemek kendi özlemlerini… Dönmek kendi semahında, kehanetinde… Bu, bir evren düşüncesidir. Bu nedenle kutsaldır Munzur gözeleri, suyun çağlayışı, köpürmesi, dillenmesi, silip süpürmesi… Bu nedenle Dersim insanı, bir insan ki suya bakmasını, suyla söyleşmesini bilmiyorsa daha olmamıştır der. Olmamıştır, yüreği su gibi olmamıştır.

Anneler çocuklarını yıkarken: “Baba Mansur pınarının gözesi ola/ Munzur’un çeşmesi ola/ Su aşağı evladım yukarı doğru ola.”

Erzincan Zazalarının çok önemli bir bölümü Dersim göçmenidir. Dahası, bugün de akrabalık ilişkileri, inanç ritüelleri bakımından Erzincan Zazaları, Dersim’le yakından ilişkilidir. Çayırlı ilçesinin Büyükyayla (Kelmizi) ve Çayönü (Kelmizikomu) köyleri ile Karamelik gibi yöreleri Zaza Alevi kültürünün bütünlüklü olarak görülebileceği yerlerdir. Alevi dedesi, Kazım Erdoğan ve Düzgün Baba lakabıyla da bilinen Ali Kara, Alevilerde Hızır cemlerinin olduğu günlerin yoğunluğu içindeler. O Hızır ile İlyas’tır ki Nuh Peygamber’in gemisini batmaktan kurtarmış, bugünün insanlığını tufandan almıştır. Bu nedenle Alevilerde “hak orucunun” üç günü Hızır orucudur. Üç gün boyunca damla su içmeden tutulur oruç ve üç günün sonunda kurulur cem. Hızır orucunu tutan bekâr gençler, rüyasında kendisine su verene varacağına inanarak, yaşlılar kendilerine su veren canların, ırmakların, göllerin aşkı hikmetiyle gelir ceme, dururlar dara, didara. “Hızır ki” derler “yüz yirmi altı bin peygamberin, cümle evliyanın peygamberidir.”

Kazım Erdoğan Alevi deyişleriyle, lokmaya, badeye yol açtığında, cemin ortasında üç yaşında bir kız çocuğu semahın ilk adımını atmıştı bile. Almina Tek, üç yaşını Alevi nefeslerinin, türkülerin, semahın ışığında tamamlıyor. “Alevilik hak yoludur” diyor Alevi Kurmanclar; Almina ki bütün inançlarda hiç günah işlememiş olandır; günahsızların günahsızı olarak atıyor ilk adımını, anasının babasının inancına, edasına, yoluna.

Zazaları anlamak için tarihin derinliklerine daha çok bakmak, dillerini araştırmak müziklerini dinlemek gerek. Onların yazılı tarihi ve kültürel özellikleri bilinmiyor; bu konulardaki kaynaklar da son derece yeni ve eksik. Benim açımdan burada derlediğim bilgiler ilk ziyaretim için yeterli sayılabilir. Ancak ziyaretim sırasında yapacağım gözlemler ve araştırmalar yardımıyla ikinci ziyaretimi daha bilinçli yapabilirim. Bu bölüm  ziyaret “öncesi” için derlediğim bilgileri ve anıları kapsıyor.

————————————————————————————————–

[1] 1935 yılında Dersim’in ismi  “Tunceli” olarak ilan edildi. “Tunç gibi sağlam insanlar” anlamında üretildiği söylenen  isim tüm resmi yazışmalara girdi. Oysa halk bu değişimden haberdar değildi. Kağıt üzerinde bir isim değiştirme yapılmış, fakat halk hala Dersim olarak biliyor. İsim değiştirme furyasında sadece Dersim ismi değişmekle kalmadı. Pulur “Ovacık”, Qısle “Nazımiye”, Mazgert “Mazgirt”, Pulımıriye “Pülümür”, Pertage “Pertek” ve Xozat “Hozat” oldu. Binlerce yıldır var olan Ermenice, Zazaca, Kürtçe isimlerin değiştirilmiş olması yöre halkını eski isimleri kullanmayacağı anlamına gelmemelidir.  Değişimden en çok payı Zazaca isimler aldı. Tunceli köylerinin yüzde 90’ı Zazaca isimlerle anılıyordu. Bu isimlere benzer ya da ses uyumu bakımından yaklaşan isimler bulundu. Bazıları ise bu zorlamanın eseri, anlam bakımından komiklikler ortaya çıkardı elbette. Mesela; Zazaca’da “Verdi kaçtı” anlamına gelen Remada köyü, oldu size “Ramazan”. Kürtçe isimler de Türkçe uyumlularla değiştirildi… Mesela Kazili “Kazılı” oldu, Surgıç “Sürgüç” oldu, Haculu “Hacılı”, Teteran “Tatarköy. Saçmalık diz boyu. Masa başında isim üreten yöneticiler yüzyıllar boyunca bilinen gerçekleri, türküleri, masalları nasıl değiştirecekler?

[2] Zazaca doğru bir terim mi? Kim bu Zazalar? Nereden geldiler? Zazalar Kürt mü? Zazaca Kürtçenin bir lehçesi mi? O kadar çok soru var ki? Bu yazının kapsamında bütün bu sorulara cevap arayacağız.

[3]  Prof. Dr. Zafer Toprak “Cumhuriyet Bürokrasisi ve Toplum Mühendisliği,”içinde: Dersim Harekâtı ve Cumhuriyet Bürokrasisi – 1936-1950, İstanbul; Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2011, s. ix-xxviii.

[4] https://www.youtube.com/watch?v=qx7KmE7J8bs

[5]http://www.zazaki.net/haber/kurtcenin-lehce-ve-siveleri-1562.htm

[6] http://dersimnews.com/kirmancki/2018-02-12/halk-egitim-merkezleri-zazaca-kurs-programi-acti

[7] Fuat Bozkurt, Toplumsal Boyutlarıyla Alevilik, Kapı Yayınları, İstanbul 2005, s.108-109.

Deniz, Yol/Re: Dersim İnanç Sembolizmi, s.54

[8] http://www.anadolucografyasi.com/tag/tunceli

[9] Burada yer alan bilgiler alıntıdır. Çeşitli internet kaynaklarından özetlenerek alınmıştır. Yazarlarından izin almadan yaptığım bu alıntılar herhangi bir ticari amaç için değil, kültürel bilgi zenginliği için yapılmıştır. Kendilerinden özür dilerim.

Dersim

Yavuz Çekirge


Freelancer


Post navigation