Yeni yıla yağışlarla girdik. Ocak ayı boyunca yağmur, kar, fırtına hiç eksik olmadı. Geçen yılla karşılaştırılırsa bu yılın daha yağışlı geçtiği söylenebilir. Şubat ayı genellikle doğu ve batı Akdeniz’de ilkbaharın başladığı aydır. Şubat ayının ilk  haftasından itibaren Persephone’nin[1] ayak izlerini sürebilirsiniz. Cylamenler, Anemonlar, Papatyalar, Süsenler, Nergisler, Çirişler, vb. her adım başında karşınıza çıkıyor. Her ne kadar her yerde badem ağaçları olmasına rağmen sanırım erken açması nedeniyle Datça Yarımadası  badem çiçeklerinin merkezi olarak biliniyor yıllardır. Şubat ayı boyunca badem ağaçları çiçekleniyor.  Sadece Datça yarımadası değil, Marmaris ve Bozburun yarımadaları da badem ağaçlarının bolca bulunduğu yöreler. Datça Belediyesi her yıl “Badem Çiçeği Festivali” düzenliyor. Bu yıl (2019) da 8-10 Şubat tarihlerinde  festival düzenlenmiş. Bu festivaller genellikle çok amaçlı etkinlikler. Tanıtım, yöresel ürünlerin satışı, el hünerlerinin sergilendiği etkinlikler belediyeler tarafından sponsor ediliyor.    Badem çiçekleriyle dolu yarımadanın ticari ürünleri geniş bir yelpaze oluşturuyor. Uzak ve civar illerden gelen yerli turistlerin profili de çoğunlukla elli yaş üstü emeklilerden oluşuyor.

Festivali 9 Şubat 2019 tarihinde ziyaret eden araştırmacı Muzaffer Özgen’in festival videosu etkinlikler ve pazarlanan ürünler hakkında bir bilgi veriyor: Meraklı okuyucu aşağıdaki linke tıklayarak bir fikir edinebilir.

https://www.youtube.com/watch?v=iNyG6oASbAc

Her yıl badem çiçeklerinin açtığı günlerde Marmaris ve Datça  yarımadalarında  badem ağaçları arasında yürümek istemişimdir. Badem ağaçları   hemen hemen Türkiye’nin her yöresinde yaygındır. Fakat farklı zamanlarda çiçek açarlar. Tokat’a askerlik görevimi yapmak üzere gittiğimde mart ayının birinci haftasıydı. Otobüsten indiğimde çiçeklenen badem ağaçları dikkatimi çekmişti. Askeri birliğin bulunduğu tepeler badem ağaçlarıyla doluydu. Hava buz gibiydi ama badem çiçekleri yine de açmıştı. Askerlik görevimi badem ağaçları arasında yaptım diyebilirim. Her gün bir badem ağacını izlemek insana çok şey öğretiyor. Yetiştiği yere ve iklime göre badem ağaçları çeşitlilik gösterirler. Genel olarak iki tür badem ağacı biliniyor. “Yaban” ve “Ziraat”. Doğal badem ağaçları aşılanarak elde edilen yeni türler badem üretiminde kullanılıyor. Kelime kökeni olarak “badem” Farsça “badam” kelimesinden devşirilmiştir. “Badam” ise Pehlevice “vadam” kelimesinden türemiştir.[2] Anadoluda bir çok yerde “Payam” kelimesi de badem için kullanılmaktadır. Nitekim, “Acıpayam” , acı badem anlamında kullanılmaktadır. İngilizce “Almond” Yunanca “Amygdala” kelimesinden devşirilmiştir. Bilimsel olarak takson değerlerine bakılırsa:

  • Family: Rosaceae ,
  • Genus: Prunus,
  • Species: Duldis,

Türlere kısaca bir göz atarsak:

  • Taş Bademi: Kabuğu oldukça sert olan badem türüdür. Hasadı ekim ayında yapılır. Meyvesi tatlı, orta büyüklükte meyvesi olan taş bademi oldukça dayanıklı bir badem ağacı türüdür.
  • Acı Payam: Bu badem ağacı türü ağustos ayında olgunlaşır. Sıcağı daha çok seven bir badem türüdür. Meyvelerinin tadı acıdır. Ayrıca acı payamın meyveleri küçüktür.
  • Diş Bademi: Bu badem ağacının meyveleri diğer badem ağacı türlerine göre daha iridir. Kabukları yumuşaktır ve dişinizle bile soyabilirsiniz. Bu nedenle bu badem ağacı türüne bu isim verilmiştir. Meyvesi eylül ayında olgunlaşmaktadır.
  • Nurlu Bademi: Meyvesi diğer badem ağaçlarına göre daha büyüktür. Bu badem türü daha çok ağustos ayında meyve vermektedir. Diğerlerine göre sıcağı daha çok sever. Kabuğu oldukça sert olan bir badem türüdür.
  • Şeytan Payamı: Bu badem ağacının da meyveleri genel badem türleri gibi ağustos ayında olgunlaşır. Meyveleri küçük olan bir badem türüdür. Kabuğu fındık kadar küçüktür. Bunun yanında meyvelerinin kabukları bir o kadar serttir.

Bu ağaç türleri genel olarak ülkemizde yetişen ve bilinen  badem ağacı türleridir.[3] İngilizce Almond, (Prunus dulcis) olarak bilinen bademin faydaları saymakla bitmez. Acı badem olarak bilinen “amara” özellikle İtalya ve İspanya’da likör yapımında kullanılmaktadır.[4]

  

Datça bana hep uzak gelmiştir. Ulaşılması hiç de kolay olmayan bir yarımada. Uzun otomobil yolculukları yapmayı gerektiren ücra bir köşe olarak hafızamda kalmış.  Dalaman Havaalanı’ndan otomobille en az üç dört saatlik yolda. Yıllar önce oğlum Mehmet iki yaşınayken Bozburun’da bir yazlık ev kiralamıştık. Hafta sonları İzmir’e gidip gelmek bana çok zor gelmişti. Mehmet’i güneş çarpmış, ateşi yükselmiş doktor bulmak için aramadığım yer kalmamış, bir başka gün boğazına kılçık kaçmış  kabusa dönüşen bir tatil olmuştu.  Belki de bu nedenle Datça denince ayaklarım hep geri geri basar. Büyük kentlerden (hastanelerden) uzak başına bir iş gelse orada kalacağın ücra bir köşe.

Geçen yaz Datça’ya bir kaç günlük bir gezi için gitmiştik. Akyaka’da bir kaç gün kaldıktan sonra tüm yarımadayı karış karış dolaşmış Knidos’a kadar gitmiştik.  Kalacak yer bulmak sorun, yiyecek yemek bulmak sorun. Otel ve restoran fiyatları çok yüksek gelmişti bana. Dolara ve Euroya göre fiyat yapıyor esnaf. Türk turizminin en büyük sorunu bu aslında. Esnaf sanki marifetmiş gibi ellerinde hesap makinası, rakamları  çarpıp bölüyorlar . Bir de pişkince sırıtarak sana gösteriyorlar. Biraz üsteleyince:

“Arkadaşım sen Avrupa’da otel fiyatları kaç euro biliyor musun? ” sorusu hiç gecikmiyor. Tartışmak gereksiz. Yürüyüp gideceksin. Biz de öyle yaptık. Yürüdük gittik. Her gittiğimiz koyda insanı bir şekilde taciz seviyesinde  rahatsız eden bir eğitimsiz insan kalabalığı vardı. Ellerinde cep telefonları, son model arabaları ve küçük dünyaları ben yarattım tavırlarıyla insanın ruhunu emen bir kalabalık. Meşhur Palamutbükünde restoranlar masaları ve sandalyeleri denizin içine yerleştirmişler. Halk plajında masa sandalyeden denize giremiyorsun. Herkesin göklere çıkardığı Datça’yı ben hiç te sevimli  bulamadım. Halk plajı masa ve sandalyelerle civar restoranların masa ve sandalyeleriyle kaplıydı. İnanılır gibi değil.  O zaman karar vermiştim Datça Yarımadasını  badem çiçekleri açtığında, yani bu çılgın kalabalık olmadığında  yeniden ziyaret etmeye. Ocak ortalarında araştırmalara başladım. Kaç günlük bir seyahat olmalı? Nerede kalmalı? gibi soruların cevaplanması da gerekiyordu.

Geçen yıl  sosyal medyadan öğrendiğim Dr. Riyat Gül’ün “Datça-Bozburun yarımadasının nadir ve endemik bitkileri” adlı kitabını satın almıştım. Kitap iki dilde iki binden fazla bitki türünü fotoğraflarıyla birlikte sınıflandırıyor. Gezi için muhteşem bir kaynak. Dr. Riyat Gül’ün de tavsiyesini alarak bir fotosafari güzergahı oluşturduk. Amaç öncelikle badem ağaçlarını ve badem çiçeklerini fotoğraflamak. Accuweather’ Marmaris yöresi  hava tahminlerine göre 16-19 Şubat tarihleri güneşli ve rüzgarsız görünüyordu. Yağmurlu günler arasında bir pencere gibi. Badem çiçeklerinin artık dökülmeye başladığı zamanlar. Hemen yola çıktık. Bölgede üç gece kalacağımıza göre en uygun yer daha önce de bir kaç kez ziyaret ettiğim ve çok beğendiğim Selimiye (Hydas)   idi. Selimiye’de otel fiyatları almış yürümüş. Üç yüz ile iki bin lira arasında değişen bir gecelik otel fiyatları olmasına rağmen bölgeye olan talep düşmüyormuş. Selimiye sakinlik arayan yorgun ruhların dinlendiği bir kasaba. Denizi de diğer koylara göre daha az dalgalı. Selimiye’yi merkez yapıp günübirlik turlar yapmaya karar veriyoruz. Üç gün için üç farklı rota belirliyoruz. Orhaniye-Hisarönü rotası, Bozburun-Söğüt rotası, Bayır-Turunç rotası.

Çiçek açan ağaçlar ve hemen hemen tüm çiçekler mitolojide kendilerine yer bulmuşlardır. Yunan mitolojisinde “Narcissus”, yani Nergis’i bilmeyen var mı? Ya Anemon  u? Her çiçeğin bir mitolojik hikayesi vardır.  Badem çiçeği mitolojide farklı hikayelere konu olmuştur. Kybele Attis kültünde badem ağacının Attis’in tohumlarından meydana geldiği konuşulur. Yunan mitolojisinde ise Trakya Prensesi Phyllis’in aşkıyla  biliniyor. Türkçede “filiz” olarak bilinen Prenses Phyllis, antik Trakya (Thracia) kralı Lycurgus’un kızı. Demophoon ise Yunanlı kral Theseus’un oğlu. Troia (Troya) Savaşı’ndan dönerken fırtınaya yakalanan Demophoon’un gemisi Thracia kıyılarına vurunca ülkenin kralı ve Filiz’in babası Lycurgus’un konuğu olduğu söylenir.  Hikayeye gelirsek yakışıklı Demophoon ile güzeller güzeli Phyllis arasında bir aşk doğar. Demophoon ve Phyllis hemen evlenirler. Birbirlerine aşk ve bağlılık yeminleri ederler. Demophoon’un  gemileri tamir edilene kadar birkaç gün çok şiddetli bir aşk yaşarlar. Ayrılık günü gelip çattığında Demophoon en geç bir yıl sonra geri döneceğine yemin eder. Bunun üzerine Phyllis Demophoon’a kilitli bir ahşap kutu verir ve eğer geri dönmeyecek olursa kutuyu açmasını söyler. Demophoon ülkesine döner ve kısa sürede Phyllis’i ve verdiği sözleri unutur. Kıbrıs’a yerleşir. Bunu duyan Phyllis umutsuzluğa kapılır ve kendini bir badem ağacına asarak intihar eder. Phyllis’in intihar ederek öldüğünü duyan Demophoon derhal yola çıkar. Onu Phyllis’in kendini astığı badem ağacının yanına götürürler. Demophoon ağaca sarılarak ağlamaya başlar. Günler geçer ağlaması bitmez. Onun bu haline acıyan tanrıça Athena, Phyllis’i badem çiçekleriyle hayata döndürür. İki sevgili birbirine sarılır. O gün bugün her sene aynı gün badem ağaçları çiçek açar. Tarih boyunca yüzlerce yıl boyunca Phyllis’le Demophoon’un mitolojik hikayesi bir çok esere konu olmuştur. Boccaccio 1343 yılında, Chaucer 1385 yılında verdikleri eserlerde bu hikayeye yer vermişlerdir. Bir çok ressam hikayeyi tablolaştırmıştır.  1600 yıllarından 1811 yıllarına kadar bir çok operada temsil edilmiştir.

Bütün bunları bilmek badem ağaçlarına bakışımı değiştiriyor. Baharın habercisi mi? Yoksa acı bir aşk hikayesi mi? Tragedya seven İyonyalılar acaba hikayeyi de tiyatrolarında oynamışlar mıdır? Antik çağdaki adlarıyla Hydas bugünkü Selimiye yakınlarındaydı. MÖ. Altıncı asırdan itibaren yerleşim gören bu yarımadada Thyssanos, Phoenix, Hygassos, Baybassos ve Physkos gibi antik kentler vardı. Bu antik kentler konusunda yeterli bilgimiz yok. Bu kentler büyük bir olasılıkla büyük depremlerle yok oldular. Kalıntıları var mı yok mu bilmiyoruz. Bugün bölgede yaşayan halk arıcılıkla geçiniyor. Dağ taş arı kovanı dolu. Burada elde edilen bal mutlaka badem çiçeği kokuyordur. Çam balı diye satıyorlar ama sanırım ağırlıkla badem çiçeği ve papatya kokulu bu ballar.

Yarımadanın en güzel koylarından biri olan Saranda Koyu’nda yoğun bir yapılaşma var. Sanırım badem ağaçlarını keserek otel/pansiyon inşa ediyorlar. Bölgeye özellikle İzmir’den ve İstanbul’dan yoğun talep olduğu için harıl harıl iki katlı kırmızı kiremitli betonarme binalar yapıyorlar. Bu binalar yüz bin liraya mal edilebiliyormuş. Yedi sekiz odalı bu oteller bir sezonda parasını çıkarırmış. Bölgede gecesi üç yüz liradan aşağı otel yok. Bu hızla giderse koya bakan tepelerdeki tüm badem ağaçları yok olacak. Ahtapotcu Mehmet Usta bile bir göz dükkanını lambri kaplamalı restorana çevirmiş.

Phyllis ile Demophoon’un aşklarını ve badem çiçeklerinin hikayesini anlatsak acaba badem ağaçlarını kurtarabilir miyiz?

 

 

 

[1] Hellen mitolojisine göre Persephone, Yıldırım Tanrısı Zeus ve Bereket Tanrısı Demether’in kızlarıdır. Hades ise Zeus’un erkek kardeşi ve Ölüler Diyarı’nın hakimidir. Yeraltı tanrısı Hades, Demeter ve Zeus’un kızı olan Persephone’u görür görmez aşık olur. Persephone ile evlenmek için Zeus’un yanına giden Hades küçük kardeşinden kızı ile evlenmek için izin ister. Hades’in isteğini reddetmek istemeyen Zeus bir yandan da Persephone’a çok düşkün olan Demeter’in kızının Hades ile evlenip Tartaros’ta yaşamasına asla izin vermeyeceğinden emindir. Bu sebeple Hades’in teklifini ne kabul edebilir ne reddebilir. Bundan cesaret alan Hades ise Persephone’u kırda çiçek toplarken kaçırıp Tartaros’a götürür. Bazı anlatılarda ise Demeter’den çekinen fakat Hades’e de hayır demek istemeyen Zeus’un Persephone’u kaçırmak için Hades’e yardım ettiği anlatılır. Kızını bütün dünyada arayan Demeter kızına ait hiçbir iz bulamaz. En sonunda dünyada olan her şeye tanık olan Güneş tanrısı Helios’u bulur ve ona kızına ne olduğunu bilip bilmediğini sorar. Helios ise Persephone’u Hades’in kaçırdığını ve Zeus’un da bu duruma göz yumduğunu söyler. Olympos tanrılarının da bu işe bulaştığını ve ses çıkarmadığını öğrenen Demeter Olympos’u terkeder ve hiçbir görevini artık yerine getirmez. Bununla beraber bütün dünyada kıtlık baş gösterir. Artık ne tarlalardan mahsul alınabilir ne de bahçelerden meyveler yetişir. Her geçen gün ölümlülerin feryatları artarak devam eder. Bu duruma daha fazla dayanamayan Zeus Demeter’e haber yollar, Demeter ise Persphone geri dönene kadar ne toprağa bereket getireceğini ne de Olympos’a döneceğini söyler. Olympos tanrıları araya girerler ve bir anlaşma yapılır. Anlaşmaya göre  Persephone yılın üç ayını Ölüler Diyarı’nın Kraliçesi olarak Hades’le birlikte, kalan dokuz ayı da annesiyle birlikte yeryüzünde geçirecektir. (Bir diğer anlatıda ise yılın üçte birini ölüler diyarında kalan üçde ikisinide annesinin yanında). Hekate de hakem olarak tarafların anlaşmanın koşullarını yerine getirip getirmediğini takip edecek, her zaman Kore’ ye göz kulak olacaktır. İşte Persephone yeryüzüne döndüğünde annesi Demeter tüm doğayı çiçeklerle süsler, yeraltına gideceği zaman da tüm bitkiler solar. İlkçağda Demeter kültü yüzlerce yıl belirgin bir inanç sistemi olarak kutsallaştırılmıştır. Eleusis Gizemleri olarak da bilinen bu mitolojik hikayeye dayanan inanç sistemi  Yunan ve Roma dönemlerinde Anadolu tapınaklarında kutsanmıştır.

[2] Nişanyan etimoloji Sözlüğü

[3] Kaynak: https://www.badem.gen.tr/badem-agaci-cesitleri.html

[4] Acı ve tatlı bademlerin kimyasal yapısı birbirine benzemektedir. Genellikle yüzde 35 ve  55 oranında yağ   (nonvolatile oil), ve “emulsin” enzimi ve glikoz ihtiva ederler. Acı bademde “amygdalin”enzimi bulunmaktadır. Badem yüksek oranda protein ve yağ ihtiva eder. Ayrıca demir, fosfor, a,b ve e vitaminleri içerdiği de söylenmektedir. Kaynak: https://www.britannica.com/plant/almond

 

Badem Çiçekleri

Yavuz Çekirge


Freelancer


Post navigation