Bu yıl geçen yıla göre daha erken yağdı kar. Aralık ayı sonuna doğru başladı yağışlar. Kış gündönümünde, yirmi bir aralıkta Olympos’da geleneksel denize girme kişisel ritüelimden sonra sahilde oturmuş Solyma’yı seyrediyordum. Su sıcaklığı hava sıcaklığından daha fazla. Suların soğuması için kar yağması gerek.  Birden beyaz bulutlar toplanmaya başladı. Bulutlar dağın doruğunu bir sarıyor bir kayboluyor.

Ertesi gün her şey çok hızlı oldu.  Şiddetli yağmur. Gök gürültülü sağanak yağış diye bildirdiler. Saatlerce yağdı da yağdı yağmur kentte. Ama Solyma’ya kar olarak düştü bu yağışlar. Dağ beyaz bir şapka taktı sanki. Tunç dağına daha çok yağmış anlaşılan. Onun beyazı şapka gibi değil; büyük bir örtü gibi. O daha mı yüksek yoksa daha mı basık. Ne de olsa Tunç dağının üç zirvesi var. Solyma daha farklı. Konik.  Bu yıl dağlarda çok kar olacağa benziyor. Bu iyi bir şey. Çok kar çok su demek ya. Kar dağların kadim giysisi. Tüm heybetleri daha belirgin oluyor.

Şimdi Lara parkından Antalya körfez sularından Solyma’nın karlarına bakıp geçmiş yılları düşünüyorum. On yıl, elli yıl, bin yıl, iki bin yıl öncesinde ne kadar kar yağıyordu acaba? Yok olduğu söylenen geçmişi yaşatmak mümkün mü? Geçmiş hakikaten söylendiği gibi ölü mü? Bu dağların karlarını kayda alan kimse var mıydı? Ölçüyorlar mıydı? O zamanlar çok daha fazla kar ve yağmur yağdığını, nehirlerden akan su debisinin daha fazla olduğunu biliyoruz. Toros dağlarının eriyen karlarını ve yağmur sularını Akdeniz’e taşıyan devasa akarsular. Bugün artık kuruyup yok olanlar ve kıl payı kurtarılan Alakır, Eurymedon, Düden, vb.  Doğa tahribatı bu hızla giderse önümüzdeki elli yılda çölleşmenin ciddi bir tehdit haline geldiğini göreceğiz. Şimdiye bakarak geçmişi ve geleceği tahmin edebiliriz. Bunun için kahin olmak gerekmiyor artık. Zamanı yaşamak, zamanı anlamak yeterli.

Zaman kavramı felsefede, fizikte  ve teolojide en çok tartışılan kavramlardan biri. Tartışma çok basit bir soruyla başlar:

Zaman nedir ve nasıl ölçülür?

Bu soruya sanırım bir çok farklı cevaplar verilebilir. Her şeyden önce “soyut” bir kavramdan söz ediyoruz. Zamanın varlığı kanıtlanabilir mi? Var mıdır? Yok mudur? Uzun bir süre “somut” doğal olaylarla yani güneşin doğuşu ve batışı, ayın dönemleri üzerinden zihinlerde bir yerlere mitolojik öykülerle yerleşmişken MÖ. Yedinci asırdan itibaren antik çağ Anadolu filozoflarının akıl yürütmeleriyle farklı boyutlara da ulaşılmıştır.

Başlangıcı olmayan ve sonu olmayan düz bir çizgi olarak düşünülen zaman, matematiksel bir yaklaşımla kuramsal olarak sıfır noktası olarak düşünülen pozitif başlangıç ve negatif geçmiş:  zaman dilimlerinin üzerinde yer aldığı zaman çizgisidir. Grafik olarak sıfır başlangıç noktasını ve aynı zamanda şimdiki zamanı simgeler. Kimi filozoflara göre geçmiş ve gelecek yoktur. Yaşanan an vardır. Kimi filozoflara göre de döngüsel zaman vardır. Zaman bir döngüdür. Mevsimlerin döngüsü belirgin olan coğrafyalarda kış mevsimi ardından gelen bahar ve diğer mevsimlerin dönüşümü zamanın döngüsel olduğu kuramını kanıtlayan argümanlardır. Bu döngüye bağlı olarak insan yaşamının da döngüsel olduğunu ileri süren görüşler de vardır. Reinkarnasyona inananlar için ikinci hatta bir çok yaşam olabilir. Bunların arasından geçmiş yaşamını hatırlayanlar kahin olurmuş. Geleceği bilen kahinler. Gelecekten ve geçmişten kimsenin bilmediği şeyleri söyleyen rahipler.

Fizik bilimi zamanın ölçüsünü saniye olarak belirliyor. Bunu da ışığın hızıyla hesaplıyor. Fizik biliminin zaman ve uzay hesaplamalarının kuantum teorileriyle izahatı da çok ilgi çekici olabilir. Öte yandan esas konu gelip zamanın varoluşu üzerinde yoğunlaşıyor. Zamanın varlığını nereden biliyoruz? Geçmişimizi hatırlıyor muyuz? Hatırlıyoruz. Eğer hatırlamıyorsak eski fotoğraflara bakıp hatırlayabiliyoruz. Öyleyse geçmiş var mı, yok mu? Bana göre var. Yirmi yıl önce çekilen fotoğraflarıma baktığımda geçmişimi görüyorum ve hatırlıyorum. Öyleyse geçmiş vardır. Ama gelecek için aynı şey söylenebilir mi?

Evet söyleyenler var. Gelecekten haber veren özel kişiler var. Fal bakanlar. Antik çağdan bu yana gelecekten haber veren özel kişiler, kahinlerin var olduğuna inananlar var. Anadolu’da bulunan özel kehanet merkezleri Luwi ve Hitit döneminden bu yana bilinen “Hac” merkezleriydi. Anadolu inanç haritasında belirgin olan kentler kehanet tapınaklarıyla da biliniyordu. Siyasi süreç içinde Luwi ve Hitit sonrası klasik çağ olarak bilinen dönemde tanrıçalara tapınılan kentlerde Komana, Panamara, Gryneion, vb. dört yılda bir düzenlenen festivallere tüm Anadolu kent devletleri gözlemci (Temsilci) göndererek siyasi ve ticari anlaşmalar zemini de ararlardı. İnanç seyahatleri daha doğrusu “Hac” seyahatleri antik çağda çok sık rastlanan halk hareketleriydi. Hali vakti yerinde olanlar, kamu görevlileri, din adamları, sporcu ve sanatçılar özel izinler alarak festivallere katılmak üzere seyahat ederlerdi.  Günümüzde de öyle değil mi? Daha sonra Helenizasyon sürecinde (bu sürecin İskender’in Anadolu’yu işgaliyle başlamadığını söylemek gerekir) Anadolu inançlarıyla Hellen inançları asırlar süren bir sentez yaşadı.  Kybele,  Apollon ve Artemis tapınaklarında görev yapan bakire kahinler görülmeye başlandı.  Pythia adı verilen bakire kahinleriyle ünlü batıdaki merkez Phakis bölgesindeki Delphoi tapınağıydı. Kehanet merkezleri çok önemliydi. Günümüzde de olduğu gibi her şeyden önce hacılar vasıtasıyla ciddi bir ekonomik hareketlilik yaşanıyor kent devletinin kasaları tıklım tıklım doluyordu. Günümüzde de Kudüs, Mekke, Roma, Varanasi, Bodhi Gaya, İse, inançlarına göre insanların özel günlerde toplandıkları  hac merkezleri olmanın ötesinde muazzam bir ekonomik cazibe merkezi olma özelliğini de taşımaktadırlar.

Antik çağda  Anadolu’yu işgal eden Pers güçleri, zengin şehir devletlerinden haraç alarak siyasi üstünlüğünü koruyordu. İyon şehir  devletleri Pers güçlerine karşı bir isyan başlattılar. Bu isyanlar etkili olmaya başlayınca nihai amaca yani Persler’in egemenliğine son vermek için  MÖ. 480 yılında Atina önderliğinde on bir iyon ve toplam 34 şehir devletinin katkısıyla işgalci Pers güçlerine karşı bir müttefik ordu kurdular. Atik–Delos Birliği. Birlik MÖ. 479 yılında Salamis Deniz Savaşı’nda Pers donanmasını yenilgiye uğratınca dengeler değişmeye başladı. Bir yıl sonra Plataea ‘da Pers ordusu, Mykale’de de Pers donanması imha edildi.

Pers güçleri Anadolu’dan MÖ. 449 yılında çekilmek zorunda kaldılar (Callias Barışı). Bu zaferin anısına yenilgiye uğratılan Pers ordusunun kalkan ve kılıçları eritilerek bronz bir sütun yapıldı. Üç yılanın sarıldığı bu sütunun üzerinde Apollon’a ithafen yılan figürleri ve Lakonya alfabesi ile birliğe katılan şehir devletlerinin adları yer almaktaydı. Yılanlı sütun (Apollon Sütunu) Delphoi kehanet merkezi kapısına dikildi. Üç başlı yılanla tasvir edilen Apollon’un yardımıyla bu savaşın kazanıldığı vurgulanıyordu. Bu sütun MS. 324 yılında İmparator Konstantin tarafından  İstanbul’a getirilmiş ve kentin koruyucu sütunu olarak önce Ayasofya Kilisesi bahçesine daha sonra da  hipodroma dikilmiştir.[1] Bugün yılanlı sütun  Sultanahmet meydanında bulunmaktadır. Yılanların kafaları tahrip edilmiştir. Kimin yılan kafalarını tahrip ettiği konusunda farklı görüşler mevcuttur. Nihayetinde inanç eylemleri iki ucu keskin bir kılıç gibi nereyi keseceği belli olmayan tehlikeli bir şeyler. Yılan kafalarını Hıristiyanlar da tahrip etmiş olabilir Müslümanlar da. Nihayetinde paganizm sembolü bu sütun.  Kentin bir çok yerinde böyle koruyucu sütunlar bulunmaktadır. Birinci Konstantin (Büyük) ünvanıyla anılan tek Roma imparatoru. Neden büyük diye soran olabilir. Bunun nedeni de Yılanlı Sütun’u ve diğer tarihi eserleri İstanbul’a hediye etmesi değil kanımca Hristiyanlığı resmi din olarak tanıması ve gereğini yaptırmasıdır. Asil bir ailenin çocuğu olarak doğan imparatorun gerçek adı  Gaius Flavius Valerius Aurelius Constantinus dur. Onun bir putperest bir Mithra Misteri  olduğu ileri sürülür. Doğumu  MS. 272 yılında Naissus (Nis)  olarak  bilinmektedir. Babası Constantinus Chlorus Roma’nın dört yöneticisinden biriydi. Onun ölümünün ardından yerine oğlu Gaius geçti. Kısa süre içinde çıkan iç savaşları birer birer kazanan Constantinus, kayın biraderi Licinius’u Chrysopolis (Üsküdar)  savaşında mağlup etti ve  tek hükümdar olarak yönetimi ele aldı. Geniş topraklara yayılan imparatorluğu sürekli barbarlar tarafından taciz edilen Roma’dan değil de zaten uzun süredir ikamet ettiği Nova Roma adını verdiği Constantinopolis (İstanbul)’den yönetmeye karar verdi ve 11 Mayıs MS. 330 yılında Roma İmparatorluğunun başkenti olarak ilan etti.

Bugün İstanbul bir imparatorluklar başkenti olarak dünyada müstesna bir yere sahiptir. İki imparatorluk mirası eserlerin ne kadarının korunduğu ayrı bir araştırma konusudur. Zaman İstanbul’un taşlarına işlenmiştir demek yanlış olmaz.  Bugün yerli halkın Osmanlı mirasına batılı turistlerin de Roma/Bizans mirasına ilgi duydukları ve bu eserleri ziyaret ettikleri görülmektedir. Maalesef Hipodrom (Bugünkü Sultanahmet meydanı) ve diğer kamu binaları  yok olmuştur. İstanbul’un kültürel mirasının tahribatı sürmektedir. Bugün Ayasofyayı ziyarete gelenler bir tür hac görevi de yapmaktadırlar. Bu ziyaretlerin sonlandırılmasını ve Ayasofya’nın bir cami olarak hizmete alınmasını isteyenler vardır. Bu istekler siyasi bir karakter taşımaktadır. Her devirde fanatikler olmuştur. Günümüzde de antik eserleri “put” diye tahrip edenler, heykellere tecavüz etmeye kalkışanlar vardır. Bu gözü dönmüş akıl yoksunu topluluk antik kentlere ve antik eserlere saldırarak prim yapmayı amaçlamaktadırlar. Bu grupları el altından destekleyenler onların  siyaset sahnesinde serseri bir mayın gibi gezinmesinden hoşnuttur.

Antik çağa geri dönersek Anadolu’da kehanet ve  hac yerleri Helenizasyon öncesinde de vardı. Kültürel değişim sürecinde ve  sonrasında da gelişti, çoğaldı. Anadolu kent devletlerine ekonomik ve siyasi katkılar getiren  kutsal festivaller arasında en ünlü olanlar şunlardı:

  • Efesus ve Ephesia festivali,
  • Perge Ma Belona Festivali,
  • Komana Exodus Festivali,
  • Panamara Komunia Festivali,
  • Xanthos Artemis Festivali,
  • Mykale Panionia Festivali,
  • Patara Apollon Festivali,
  • Klaros Festivali

Festivallerin ekinokslara ve gün dönümlerine denk gelmesi rastlantısal değildir. Tarımla geçimini temin eden toplumlar için en önemli konu güneş ve yağmurlar idi. Festivaller hemen hemen her yerde aynı idi. İlk gün hacıların ve yerel katılımcıların toplanması için ayrılırdı. İkinci gün tanrıçanın heykeli tapınaktan alınarak tören yapılacak olan alana götürülürdü. İlk çağda tanrılar ve tanrıçaların tapınaklarda yaşadığına inanılırdı. O tapınağın rahipleri ancak tanrıçalarla konuşabilirlerdi. İnananlar dileklerini rahipler aracılığıyla iletebilirlerdi. Bir cevap isteyenler kurban vermek zorundaydılar. Festival kapsamında tiyatro, dans gösterileri, spor karşılaşmaları, gladyatör oyunları  ve diğer yarışmalar düzenlenirdi. Bu festivallere katılan sporcu ve silahşorlar geçimlerini bu yolla kazanan insanlardı. Festivalleri o kentin ileri gelen asillerinden biri yönetirdi. Kent meclisi tarafından özel olarak görevlendirilmek büyük bir onur olarak kabul edilirdi. Örneğin  bugünkü Aydın ili sınırlarında bulunan Miletos İyon kolonileri arasında en zengin olanıydı. Panionia Festivali on iki İyon kolonisi için en önemli festivaldi. Miletos’dan Didyma’da bulunan Apollon Kehanet merkezine olan yola kutsal yol adı veriliyordu;  uzaklık 17-20 kilometre uzunluğundaydı. Bu yolun iki yanında hayırseverlerin ve festivale bağışta bulunanların heykelleri bulunuyordu. Günümüzde bu heykellerin çoğu kayıptır. Kutsal yolu yürüyenler civardaki su kaynaklarında arınmak zorundaydılar. Bu festivali Priene rahipleri yönetmekle yükümlüydüler. Kutsal şehir Priene tapınaklarında yetişmiş rahipler Anadolu’nun dört bir yanında düzenlenen törenleri idare etmekle görevlendirilirlerdi.

Antik Yunan fiozofları zaman için “kronos” “kairos” ve ”aion” gibi üç farklı kavram kullanıyorlardı. Zamanın antik mitolojiye göre bir başlangıcı ya da sonu yoktu. Titan tanrılarının en güçlüsü Ouranos (Uranüs)’ü öldüren oğlu Kronos (Zaman) karmaşaya son vermiş ve yeni dünya düzenini kurmuştur. (Kaosdan düzene)  Mitolojide evren “kaos” dan doğar. Evrenin bir başlangıcı (yaratılma, genesis) ve sonu (kıyamet) mitolojilerin dinlere dönüşme sürecinde ortaya çıkmıştır. Özellikle tek tanrılı dinlerde yaratılış bir başlangıcı işaret eder. Dinler konusuna girmek istemiyorum. Amacım zaman kavramına nasıl bakıldığıyla ve hangi kavramların hangi içerikle kullanıldığını araştırmak. Antik çağda “aion” yani döngüsel zaman daha önemliydi. Festivaller de döngüseldi. Güneşin hareketlerini, mevsimlerin oluşumunu izlemek gerekiyordu. Konuşulan dilde de zaman kipleri anlamları vardı.

Bunların oluşumu da asırlar sürdü. Sadece tarih kitaplarında edebiyatta değil kamusal kayıtlarda da zaman önemliydi. Yine de zamanın nesnel değil de zihinsel olması bazı filozofların zamanın var olup olmadığını sorgulamasına sebep olmuştur. Zamanı araştırmalarının, düşüncelerinin merkezine oturtan filozoflar ve pozitivistler vardı: Aristoteles, Galileo, Newton, Leibniz, ve Einstein zamanın “nesnel” karakteri üzerinde yani fiziki özellikleri konusunda çalışmışlardır. Öte yandan  Augustinus, Kant, Hegel, Bergson, Husserl ve Heidegger ise zamanın zihinsel yani “öznel” karakteri üzerinde kuramlar geliştirmişlerdi.

Şimdi Solyma’nın karlarına bakarken esas var olanın Solyma olduğunu görüyorum. Tarihte bir çok önemli şahsiyetin bu güzelim dağın zirvesine çıkıp Pamphyllia ovasını seyrettiği söylenir. Bu gerçek midir değil midir bilemeyiz. Solyma orada duruyor ama zirveye çıkanlar yok. Onları göremiyoruz.  Günümüzde dağcıların zirve defterlerini imzalamaları, zirve fotoğrafı çekmelerinin önemi büyük aslında. En azından bir kayıt var. Kayıt varsa gerçeklikte var demektir. Zamanın gerçek olup olmadığı, var olup olmadığı da belgelere kanıtlara bağlı. Kimi çevreler kanıtlara değil de akıl yürütmeyle bazı sonuçlara da varmak mümkün.

Aile fotoğraf albümüme bakıyorum. İşte zaman orada saklanmış duruyor. O fotoğrafların içine saklanan benim zamanım. Kairos yani. Zihnim tarafından algılanan zamanın geçişi. Çocukluğum, gençlik yıllarım, iş yaşamım, arkadaşlarım, okul yaşamım. Bu geçmişime açılan kapılar gerçek mi? Çocukken saçlarım sarıymış. Fotoğrafta annem elimden tutmuş ayakta durmuş poz veriyoruz. Bir bahçedeyiz. Yaz mevsimi olduğu belli. Fotoğrafı da çeken her halde babamdı. Körüklü bir Zeiss kamerası vardı.   O bahçede kalan çocukluğum. Dedemle köstebek avına çıkışımız. Köstebekler bostana zarar veriyormuş. Büyük bir bostandı. Her türlü sebze, meyve vardı. Yemekler bahçeden kopartılan taze sebzelerden yapılırdı. Et sadece özel günlerde yenirdi. Küplerde saklanan kavurmadan özel yemekler yapılırdı. Etin kokusunu hiç sevmezdim. Yemek yerken etleri ayırır öyle yerdim. Bu dedemi çok kızdırırdı. Etleri yemem için hikayeler anlatırdı. Sonunda etleri o yerdi. Kavurmanın, turşunun ve salçanın  da zamanı vardı. Ekmek yapmanın da. Aion zamanları bunlar.

Bir gece dedem köstebek avına çıkacağımızı söyledi. Köstebek hiç görmedim. Zaten yer altında yaşıyorlar. Görmek çok zor. Dedem beni sırtına alıyor köstebeğin yuvasına yaklaşıyoruz. Beni bırakıp gidiyor. Köstebek onun ayak seslerini duyunca yuvasından çıkacak ben de elimdeki kürekle onu öldüreceğim. Köstebeği öldürmek istemiyorum. Dedem uzaklaşınca orada olduğumu belli edecek hareketler yapıyorum. Dedem bunu görüyor ve çok kızıyor. Söylenip duruyor. Köstebeklerin bostana nasıl zarar verdiğini anlatıyor. Köstebek avından vaz geçiyoruz. Bana şehir çocuğu diyor. Asık suratlı bir dede. Köstebekleri öldürmek istiyor. Ben istemiyorum. Hayvanları öldürmek istemiyorum. Kuşları avlamak istemiyorum. Et yemek istemiyorum.  İşte zaman benim zihnimde var oluyor. Geçmiş tüm detayıyla zihnimde. Bu zamanın var olduğunu kanıtlamaz mı? Bence kanıtlar. Her şeyi tüm detayıyla hatırlıyorum. İyi olanları da kötü olanları da. Şimdi şu satırları yazarken zihnimde dedemin bostanını ve o geceyi canlandırabiliyorum. Şimdiki ben o bostana o ana geri dönebiliyor. Köstebeği avlamak üzere bekliyorum. Elimde onu öldürecek olan “bel” var. Bir giyotin gibi kullanmaya uygun öldürücü bir alet. Bekliyorum. Gece zifiri karanlık. İlerde uzakta dedem bekliyor. Bugünkü teknolojiye göre ultrasonik titreşim yayan köstebek, fare ve diğer hayvan ve böcekleri uzak tutacak önlemlerin var olduğunu ben biliyorum. Köstebeği öldürmeme gerek yok. Titreşim yayan cihazı yerleştiriyorum. Köstebek artık farklı bir yere gitmek zorunda. Göç etmesi gerekiyor. Gitmek zorunda. Ya aç kalacak ya da yiyecek bulmak için göç edecek.

Zaman içinde seyahat mümkün olsaydı, gelecekten geçmişe gidebilseydik her şey ne kadar farklı olurdu değil mi? Geçmiş benim zihnimde var oluyor ama bu geçmişi  herkes için var etmeye yeterli değil. Platon’un “Timaios” diyaloğu zamanın bir sonsuzluk olduğunu ima eder. Zaman sadece ölçülebilir bir şey değil aynı zamanda köstebek örneğinde olduğu gibi bir niteliğe de sahip olabiliyor. Miletos’lu Anaksimandros ve Herakleitos  her şeyin aktığını sonsuz olan tek şeyin “aperion” olduğunu söylemişlerdir. Aperion birinci anlamda sınırsızlıktır. Kelimenin kökü “peras”, sınır demektir. “A”, olumsuzluk ön ekidir. Aperion’un en önemli noktası belirsiz olmasıdır. Platon diyaloglarında bir soruyla başlar: Evrenin bir başlangıcı olup olmadığını sorgular. Zaman evreni var eder. Çünkü evren mükemmeldir. Tanrısaldır. Zaman tanrıların sonsuz zamanını da gösterir. Ama ölçülemez. Antik Çağ’ın felsefe okulları arasında önemli bir yere sahip olan Stoacılar da evrenin iki zamanlı iki boyutlu olduğunu ileri sürerler. Tanrıların yaşadığı zaman ve insanların yaşadığı zaman. Sonsuz olan ve ölümlü olan. Timaios. Bir nehirde iki kez yıkanılamaz sözünü de unutmamak gerekir. Herakleitos’un bu ünlü sözünü ele alırsak sürekkli bir değişimi kabullenmek gerekir. Solyma’ya yağan bu karlar aynı karlar değil. Geçen yılın karları eridi aktı gitti. Yeni karlar geldi gökyüzünden lapa lapa. Bu karlar da eriyip gidecek sonra yenileri yağacak. Aion bu değil de nedir ?

John Urry’nin[2] zaman ve mekan düşüncesini anımsıyorum. Solyma ve civarındaki diğer dağların yer aldığı vadilerdeki insanlar ve tüm Anadolu kırsal kesimindeki köylüler geçtiğimiz son yirmi yılda şehirlere göç ettiler. Köyler boşaldı. Yaşlılar ve sakatlar kaldı geride. Okul binaları harabeye dönüştü. Zaman aşındırdı köyleri. Zaman kırsalı ve köy mekanlarında yaşayanları  tüketti. Bu mekanlarda artık yaşamak mümkün değil. Hangi köye gitsem terk edilmiş, harabeye dönmüş evler görüyorum. Şimdi benim de dahil olduğum grup, modern insanlar ellerinde kamera ile bu köylerde fotosafari düzenliyor. Her Pazar günü doğa yürüyüş grupları, mangalcılar, bisikletçiler ve turistler kırsala geziler düzenliyor. Doğayı ve terk edilmiş köyleri bir günlük de olsa ziyaret eden şehir insanları kırsal alanları bir şekilde tüketiyorlar. John Urry’nin teorisine göre bu kaçınılmaz. Göç ne kadar kaçınılmazsa bu kırsal alanların, yaylaların ve dağların turistik amaçlı tüketimi de o kadar kaçınılmaz. Çöp yığınları kalıyor geriye. Plastik ve metal ambalajlar ormanlara, göllere, nehirlere atılıyor. Kırsal alanlar büyük bir tehlike altında. Modern insanın tüketmesi için her türlü imkan hazırlanıyor. Av partileri, sucuk ekmek gezileri, yaylada kamp hayatı, kanyon ziyaretleri, dağ zirveleri, trekkingler, buzul gölleri turistlerin tüketim ziyareti için hazır. Solyma’nın zirvesine artık teleferikle çıkılabiliyor. Tam zirvede bir restoran bile var. Körfezi seyrederken yemeğinizi yiyor şarabınızı yudumluyorsunuz. Solyma artık bir tüketim merkezi. İsmi de değişti artık Tahtalı Dağı oldu.

————————————————————

[1]Konstantin (I. Constantinus)’in İstanbul’u Roma İmparatorluğu’nun başkenti ilan etmesinin ardından giriştiği büyük imar çalışmaları kapsamında inşa ettirdiği Hipodrom günümüzde Sultanahmet Meydanı olarak anılan alanda bulunmaktaydı. Meydanda gördüğümüz dikilitaş ve sütunlar da Hipodrom’un ortasında ayırma seti olarak bulunan “spina” denilen bölümün üzerinde bulunan anıtlardan geriye kalanlardır. Spinanın üzerine süs amacıyla konulmuş bir çok eserin daha olduğu bilinse de günümüze sadece Yılanlı Sütun, Örme Sütun ve Dikilitaş gelebilmiştir. Perslere karşı birleşen 31 Yunan sitesinin M.Ö. 479’da Platea (Plateia)’da kazandığı zaferin ardından Tanrı Apollon’a şükranlarını sunmak için Delfi (Delphoi)’de bulunan Apollon Tapınağı önüne dikilen bu tunç anıt, 324 yılında I. Konstantin tarafından İstanbul’a getirilerek önce Ayasofya’nın avlusuna konulmuş, tahminen 9. yüzyılda oradan da alınarak Hipodrom’un ortasındaki spinaya yerleştirilmiştir. Erkek güç ve güzelliğinin timsali olan Işık Tanrısı Apollon’a adanan bu heykelin yılanlardan oluşması anlamlıdır. Zira Apollon’un, Toprak Ana Gaia’nın oğlu olan Piton (Python) isimli kötülüğün timsali dev bir yılanı öldürdüğüne inanılırdı. Bu mitolojik hikayeye atıf yapan Yunanlıların bu anıtı yendikleri düşman askerlerinin eritilen silah ve kalkanlarından yaptığı görüşü de bu bağlamda tutarlıdır. Anıt Delfi şehrine dikildiğinde Sparta Kralı Pausanias anıtın kaidesine, kazanılan zaferi sadece kendisine mal eden bir yazı yazdırmış ancak diğer site krallarından gelen tepkiler üzerine bu yazı silinerek anıtın üzerine, savaşa katılan 31 Yunan sitesinin isimleri Lakonya alfabesi ile yazılmıştır. Sütunun Sultanahmet Camii’ne bakan kuzeydoğu cephesinde yılan gövdelerinin alttan 13. kıvrımı ile 2. kıvrımı arasında alt alta yazılmış olan bu isimler bugün de görülebilmektedir. Kaynak: http://www.kalinti-istanbul.com/item/yilanli-sutun/

[2] John Urry, “Mekanları Tüketmek”, Ayrıntı Yayınları ,İstanbul  1999,

Solyma’nın Karları  

Yavuz Çekirge


Freelancer


Post navigation