Sıkıntılı ve soğuk günlere girdik. Sonbaharın canlı renkleri yerini soğuk ve donuk renklere bıraktı artık. Bu renk değişimi benim ruh durumumu etkiliyor. Daha miskin, daha isteksiz ve daha karamsar oluyorum. Kasım ayının ortalarından sonra Apollon/Mithra/Ra bizi ihmal etmeye başlar. Kayığına binip dünyanın öbür yanında geçirmeye başlar saatleri. Oturur derin derin düşünürüz. Neden böyle acaba? Ne hata ettik de böyle oldu, diye.  Kar yağana kadar bu renk donukluğu bu ruh durumunu   yaşayacağız. Renk demişken yaşamın renginin  “gri” olduğunu düşünenlerin hiç te az olmadığını söyleyelim. “Grinin elli tonu” adlı kitap milyonlarca okuyucuyla buluştu. İngiliz kadın yazar Erica Leonard James tarafından kaleme alınan “Fifty Shades of Grey” tüm dünyada liste başı oluverdi. Kitabın konusu mu ilginç geldi okuyucuya acaba;  tipik bir Hollywood pembe dizisi gibi başlayan kitabın ilerleyen sayfalarında sadomazoşistik seks sahnelerine rastlarız. Bir genç kızın sadist bir genç milyarderle girdiği  seks ilişkisinin anlatıldığı kitap acaba neden bu kadar tutuldu?

Nedeni gri renkle mi alakalı yoksa, kitapta detayıyla anlatılan erotik fantezilerle mi doğrusu ciddi ciddi araştırmak lazım. Araştırma işini uzmanlara bırakalım. Bana göre okuyucu ilgisinin renkle hiçbir alakası yok. Kitabın erotik içeriği onu çok satanlar listesinin tepesine çıkarmış olmalı. İki temel içgüdüyle hareket eden günümüz insanı erotik konulara yüz üzerinden en az seksen ilgi gösteriyor. Din adamlarının (hangi dinden olduğu fark etmez) sık sık cinselliğe ilişkin vaazlar vermelerinin ana nedeni de bu.

Cinsellik, erotizm insanın en temel içgüdüsü. Okuyucu da içgüdülerinin peşinden gidiyor. Dünyanın neresinde olursa olsun seks ve uyuşturucu bir numarada. Genellikle de okuyucu da kafasını çalıştırmak yerine bel altını çalıştırmayı tercih ediyor. Nihayetinde erotizme olan ilgi felsefeye olan ilgiden yüz bin kat daha  fazla.

Oysa bu mevsimde (Sonbahar sonu)  etrafına şöyle bir bakanlar erotizmi değil belki ama gri rengi her yerde görebilirler. Sonbahar yaprakları yerlerde çürümeye başladı. Ağaçların istemediği fotosentez yardımcılarını her yıl atıp baharda yenilemesi döngüsü de Apollon ile alakalı değil mi?   Her şey ve her yer gri. Metaforik anlamda gri rengin daha “esnek” bir davranış biçimini ifade ettiği ya da, her şeyi siyah ve beyaz olarak görmek yerine  daha farklı bir açıdan bakmayı  işaret ettiği  söylenir. Öte yandan “can sıkıcı” bir kişiliğin tanımı olarak da kullanılıyor gri renk. İspanyol kırmızısı yanında gri rengin duruşu her kişide  farklı izlenimler uyandırabilir. Renkleri insanlara göre genellemenin ne önemi olabilir ki?  Her ülkenin renklere ilişkin farklı gelenekleri var. Örneğin Finlandiya bayrağının beyaz üzerinde mavi haç olması tesadüf olabilir mi? Kuzey Atlantik okyanusunu, Baltık denizini görmeyenler gri rengi anlamayabilir. Akdeniz bölgelerinde yaşayanların çok zor anlayabildiği bu rengi bütün yıl görenler için bu doğru olabilir. Denizin ve göğün rengi mavi değil gridir kuzeyde. Çoğunlukla tek renkli çok tonlu gizemli bir  tablodur kuzey. Stockholm’de yaşadığım yıllarda tanıştım ben gri rengiyle. İnsanın üzerine abanan o koyu gri renkli bulutlar kemiklerime  kadar titretiyordu beni. Tüm vücudumu saran bu soğuk renk aylarca peşimi bırakmazdı.  Yirmi bir aralıktan sonra güneş esaretinden kurtulup parlamaya başlayınca  renkler de ısınmaya başlardı. Önce beyaza bürünür her yer. Kar yağar uzun uzun. Yüksek yerlerdeki ormanlarda  yağan karı seyretmek çok güzeldir.  Özellikle de ısınan bir evin penceresinden seyrediyorsanız. Bu kez gündüzler beyaz geceler gri olur. Gri gecelerde şehirde  sokaklarda yürüyüşe çıktığımda “Utopia” ve “Dystopia”  kavramlarını düşünürüm hep. Bir şehre hapsolmuş yüzü öfke dolu insanların yitik dünyasında metroda giderken karşımda oturan yüzünü bir kitaba gömmüş sarı benizli gri gözlü insanların dünyası. İşte o “berbat yer” anlamında kullanılıyor “Dystopia”.  İngiliz yazar  Thomas Moore 1516 yılında “Ütopya” adlı eserini yazıyor. Aynı yıl Luther Almanya’da Wittenberg Kilisesi kapısına 95 maddelik Protestanlık tezini asıyor. Aynı yıl Osmanlı Sultanı birinci Selim (1512-1520) komutasındaki Osmanlı Ordusu,  Kilis civarında bulunan Dabık Çayırlığında Memluk sultanı Kansun-ül Gavri’nin ordusunu mağlup ediyor ve Orta Doğu’nun kapılarını ardına kadar açıyordu. Tarihte “Mercidabık”  savaşı olarak geçen bu olayın anlamı ise Arapça “Merc” çayırlık, “Dabık” da bölgenin adı olarak bilinmektedir. Savaşlarda insanlar ölür. Bu savaşta da binlerce insan öldü. Birinci Selim önce kutsal topraklara sonra da Mısır’a  yürüdü. Batıda ve doğuda din ve mezhep savaşları hiçbir zaman bitmedi. Her taraf inandığı şeyler için savaştı. İnançlarında insan öldürmek günah olsa da yine de öldürdüler. Hiçbir zaman kimin için savaştıklarını anlamadılar.

Sir Thomas Moore  bütün bu olup bitenden acaba haberdar mıydı? O zamanlar CNN yok. Haberler kulaktan kulağa, ağızdan ağıza yayılıyor. Okur yazar din adamları kayıt tutuyorlar. Aralarında haberleşiyorlar. Bu kayıtlara göre tavsiyelerde bulunan danışmanlar var. Papa Roma’da İngiltere haberlerini Sir Thomas Moore ‘dan alıyordu. Ta ki gözden düşene kadar. Ama mutlaka onun yerini başka biri almıştır.

 

O zamanlar yazı dili Latince. Moore da eseri Latince yazıyor. İngilizce basımı ise 1551 yılında gerçekleşiyor. Koyu bir Katolik, bir Cizvit rahibi ve hukukçu  olarak “Hümanist” düşüncelere daha sıcak bakıyor. Avrupa’nın katı Ortaçağ (Engizisyon)  kalıplarının dışından meselelere baktığı çağda, Protestanlığın yeşermeye başladığı yıllar. Papa ile güçlü kralların arasının açıldığı, Katolik kilisesinin güç kaybettiği yıllar. Din ve mezhap  savaşları tüm Avrupayı kasıp kavururken  yaşamış  bir düşünür. Rönesans’ın öncülerinden sayılan bir yargıç. Aslında “sosyalist” düşüncenin de ilk kıvılcımlarının göründüğü yıllar.  Krala çok yakın duran bir hukuk adamı Moore. Ütopya adını da Yunanca’dan üretiyor. “Ou-tapas” : Var olmayan yer anlamında kullanıyor. Haksız da değil. Moore’un  ideal  toplum düzenine ilişkin görüşlerini yansıttığı eserinin yaşadığı çağda değil de daha sonra anlaşıldığını söylemek gerekir. Ama onu esas meşhur eden yargıçlığı sırasında 1 mayıs ayaklanmalarının kansız bir şekilde bastırılmasında oynadığı rolle alakalıdır. Kralı büyük bir beladan kurtarıyor. İngiliz Kraliyet Sarayının gözde devlet adamlarından biri olup çıkıveriyor kısa sürede. Kralın en güvendiği fikir danıştığı Moore ‘un kralla arasının açılması da bilindiği gibi Sekizinci Henry’nin çapkınlığıyla alakalı. Papa’nın emriyle  evlenmek zorunda kaldığı ölen abisi Arthur’un  İspanyol eşi Catalina de Aragon’dan boşanma isteği hiç te hoş karşılanmıyor. Katolik kilisesi’nin boşanmaya karşı olduğunu bile bile dayatması bazı Katolik çevrelerde hiç te iyi karşılanmamıştır. Kiliseyle kral arasına sıkışan Katolik Sir Moore’un hazin hikayesi de böyle başlıyor.

Henry İngiltere tarihinin en renkli krallarından. Altı evlilik yapan Henry’nin Katolik kilisesi ve Papa’yla  arası hiçbir zaman düzelmedi. Zaten  onun inançları peşinden değil de cinsel dürtülerinin peşinden giden biri olduğu biliniyor.  Papa’nın danışmanlığını yapan Ütopya yazarı Sir Thomas Moore için kabus dolu günler de böyle başlıyordu.   Kral Sekizinci Henry yirmi üç  sene evli kaldığı ve delicesine aşık olduğu kraliçesinden metresinin kız kardeşi olan Anne Boleyn ‘in evlilik ısrarı yüzünden boşandı. Bir söylentiye göre Boleyn ailesinin kadınları  kraliyet sarayına metres olmak üzere yetiştiriliyorlardı. Mary Boleyn de uzun süre kral Henry’ye metreslik yaptı. Bunu bilmeyen de yoktu.  Henry Anne Boleyn’i o kadar büyük bir saplantıyla istiyordu ki bir çok kişi onun büyülendiğini düşünüyordu. Papa boşanmaya karşı çıkınca Boleyn ailesi’nin özel papazını ( O zamanlar asiller özel şapellerine özel rahip istihdam ederlerdi)  bağımsız yeni bir kilise olan İngiltere Kilisesi’nin başpiskoposu olarak atadı. Yeni kilise boşanmaya da evliliğe de onay verince kıyamet koptu.  Moore ‘da Katolik kilisesi safında yer tutuyor. Bu da onun idamına kadar giden yolun başlangıcı oluyor. İşte ideal toplum düzenini anlatan kralın göz bebeği, Papa’nın özel danışmanı  Sir Moore, kiliseye olan bağlılığı yüzünden yaşamını (kellesini)  kaybediyor. Onun “ütopya”sının aslında gerçekte bir “distopya” olduğu da böylelikle ortaya çıkmış oluyor. Moore nasıl bir toplum düzeni özlüyordu? Halkın seçtiği idarecilerin özveriyle görev yaptığı, en yaşlı kişinin valilik yaptığı, özel mülkün olmadığı, herkesin çalıştığı, zor işleri kölelerin yaptığı, eğitimin bedava olduğu, zenginlerin olmadığı bir dünya.

Moore’un bu düşünceleri daha sonra on sekizinci ve on dokuzuncu yüzyılda taraftar buldu. Karl Marks ve diğer sosyalist düşünürlerin yararlandığı bir kaynaktı Ütopya. Hiç şüphesiz beş yüz yıl önce yazılan bu kitap, insanın Plato’nun MÖ. 380 yıllarında başlattığı   “sosyal devlet” idealinin de devamıydı.

Şimdi bunları düşünürken bakıyorum da kış aylarına girerken her türlü malın fiyatı giderek artış gösteriyor. Döviz fiyatlarında Türk lirasına göre değer artışına paralel olarak veya olmayarak,  dövize bağlı olsun olmasın bir çok malın fiyatında fahiş artışlar görüldüğü rapor ediliyor. Durum böyleyse  enflasyonun  yüzde yirmi beş sınırını geçmesini de doğal karşılamak gerekir. Enflasyon  daha da yükseleceğe benziyor. Nereye kadar yükselebilir ki?

Gündönümüne iki gün kaldı. Solstice yani güneşin durduğu an. Güneş aslında yerinde duruyor.  Dönen dünya. İki gün sonra güneşten en uzak noktaya erişecek. Orada duracak. Kim neye inanır bilemem  ama ben gündönümlerinin özel günler olduğunu düşünüyorum. Gri rengin sona erdiği gün benim için. Çağlar boyunca gündönümlerinde özel kutlamalar yapılıyor. Bu kutlamaları çok yazdım. Tekrar etmek istemiyorum. Bildiğim bir şey var. O da gündönümlerinde bir dilek tutup denize giriyorum. Bu kış gündönümünde de öyle yapacağım. Yılın tüm bücürümlerini üzerimden atıp arınacağım Akdeniz’in sularında.

 

Solstice  Sayıklamaları

Yavuz Çekirge


Freelancer


Post navigation