Eğer halk doğanın tahrip edilmesini istemiyorsa   neden karşı çıkmıyor?

Yarışlı Gölü: Doğa Derneği ve kuş gözlem topuluğu çevre ve doğadaki tahribat konusunda tespitlerde bulunuyor, raporlar yazılıyor, filmler yapılıyor ama, ne fayda?  

Sel, dolu, fırtına, kar ve yağmur mevsimi. 

Bu yılın son ayına da bugün girdik. Son hafta aslında mevsim normallerinde olan yağışlar ciddi zararlara yol açıyor. (Edirne, Bodrum, Rize,) Yağışların hala tanrı tarafından organize edildiğine inanan çoğunluk doğaya verdikleri zararların böyle bir sonuca yol açacağını düşünmüyorlar. Üç bin yıl önce de insanlar tanrıların öfkesi olarak görüyorlardı doğa olaylarını. Bugün de öyle görenler var. Üç bin yılda bir değişim olmadı mı acaba?

Penguen medyası da doğa olaylarını “afet” kategorisinde sunmaya devam ediyor. Kullanılan cümleler çok “klişe” : Aşırı yağış, metrekareye bir yıllık yağış düşmesi, dere kapaklarının açılması, Bulgarların misillemesi, vb. Oysa bu medya kuruluşlarından birisi bir “uzmana” mikrofonu uzatsa da sorsa olmuyor mu? Demek ki olmuyor. Onun yerine mikrofon zarar görmüş halka uzatılıyor. Halk da başına geleni anlatıyor: “Birden şordan geldi. Ömrümde böyle yağış görmedim, on beş hayvan telef oldu, vb. ” Medya bu şekilde haberi verdikten sonra trafik haberlerine geçiyor. “Tır devrildi, köprü iki saat trafiğe kapandı, vb.” Bütün bu “felaket” haberleri afet, ya da tanrının işi olarak gösteriliyor. Medya nedenleri sorgulamıyor. Halk da nedenleri duymak istemiyor. Mangal yaparken yaktığı ormanın hesabının da sorulmadığını biliyor. Susuyor. O da hesap sormuyor. Her gittiği yerde çöpünü bırakıyor, doğayı yüzsüzce kirletiyor, doğaya zarar vermeyi hak olarak görüyor. 

Sonbahar ve kış ayları bazı yörelerde yağışların da başladığı zamanlardır. Doğanın kendini yenilediği döngülerdir bunlar. Doğayı tahrip etmeyi alışkanlık haline getirmiş olan halk ve onların seçtiği yerel idareler,  sellerin, kuruyan göllerin, kesilen ağaçların, HES’lerin bağlantısını kavramak istemezler. Türkiye’de en yüksek arazi rant piyasasının olduğu Bodrum’a neden sel geldiğini kimse anlamak istemez. Bodrumda son yirmi yılda yakılan orman arazileri acaba ne kadar ? Su ve çamur altında kalan malı için saçını başını yolan bu sinirli insanlar neden avuçlarını göğe açarlar acaba? Dere yatağına ev, tarla  yaparken yağmur yağınca suyun nereden akacağını hiç düşünmüşler mi? 

Kuruyan derelere, göllere, tahrip olan ormanlara  bir çare bulunması için artık çok geç. Tahribat artık tüm doğal sınırları geçmiş durumda. halk tarla açmak için, gölden arazi kazanmak için her türlü taklayı atıyor. Pompalarla suyu deşarj ediyor, setler yapıyor, kanallar açıyor binbir fırıldak döndürüyor. Örnek mi gerekiyor? Göl çevresinde tarlası olan halka sormak gerek.  Doğal felaketler artık zincirleme olarak görülmeye başlanacak.  

Büyük şehirlerin atıkları, tarımda aşırı su ve kimyasal  kullanımı, göllerin beslendikleri derelere yapılan barajlar,  son yıllarda bunlara eklenen maden ocakları, taş ocakları ve küresel ısınmanın sonucu olan iklim değişikliği tüm doğal alanları tehdit ediyor. Geri dönülmez bir yola girilmiş durumdayız. İşin acı tarafı bu doğa tahribatına gülerek bakan bir halkın var olması.  

Burdur
Gölü:
 

Son 35 yılda Burdur Gölü’nün su seviyesinde yaklaşık 3 metrelik bir alçalma oldu. Göl alanı 226 kilometrekareden 150 kilometrekareye geriledi. Geçmişte sahip olduğu suyun üçte birini kaybeden göl bugün geriye kalan alanında nefes almaya çalışıyor.

Seyfe
Gölü: 

Gölün kuruma tehdidi giderek artıyor. Gölün çevresindeki aşırı yapılaşma ve kanalizasyon en büyük tehdit. Göl suyunun bilinçsizce kullanımı ve dere yataklarına yapılan konutlar ve ahırlar  son yıllarda Seyfe Gölü’nün bataklığa dönüşmesine ve hızla yok olmasına neden oluyor.

Eğirdir
Gölü :

Türkiye’nin ikinci büyük tatlı su gölü Eğirdir, kuruma tehdidi ile karşı karşıya. Gölün suları, beslendiği dereler ve yeraltı suları, aşırı tarımsal ve evsel atık kaynaklı kirliliğe ve ötrofikasyona maruz kalıyor. Göl çok büyük tehdit altında. Yerel idare ” eğer göl kuruyorsa boynuma taş bağlayıp beni göle atın” diyor. Bu idareciyi oraya seçen halk da zaten gölün kurumadığı düşüncesinde ki sesleri çıkmıyor. “Bilim adamları yalan söylüyor. Kasıtlı olarak dedikodu çıkarıyorlar.” diyen siyaset adamı kuruyan gölün rantını kolluyor. Bitmeyen bir cehalet kakafonisi. 

Maden ve taş ocakları ruhsatları yağmur gibi yağıyor. Valilikler bu ruhsatlardan ciddi bir gelir sağladıkları için her önüne gelene ruhsat veriyorlar. Bu ruhsatlar özellikle gözlerden uzak göller bölgesinde, ormanlık arazilerde,  yüksek dağlarda ve  bakir doğa alanlar için veriliyor. En son Artvin, Rize, Burdur, Van, Hakkari, illerinde yüzlerce ruhsat verildi. Görsel çirkinliğin ötesinde bu ocaklardan çıkan taş ve mermer tozları göllerdeki, nehirlerdeki canlı yaşamı olumsuz anlamda etkiliyor.

(Örnek: Işıklı Göl, Salda Gölü, Burdur Gölü, vb.)   

Tehdit altında olan başka göller de var:

  • Meke Gölü,
  • Acıgöl,
  • Terkos Gölü,
  • Akşehir Gölü,
  • Avlan Gölü,
  • Yarışlı Gölü,
  • Çivril Gölü,
  • Ereğli Sazlıkları,
  • Hotamış sazlığı,
  • Tuz Gölü,
  • Eşmekaya Sazlıkları,
  • Uyuz Gölü,
  • Marmara Gölü,
  • Salda Gölü,
  • Karataş Gölü,

Yosemite National Park ABD: https://www.youtube.com/watch?v=HLmOkDBfxv0

Doğanın korunmuş halini gösteren bu 7 dakikalık videoyu izlemenizi öneririm. 

Kaynaklar:

Doğa tahribatını “halk” istiyor olabilir mi?

Yavuz Çekirge


Freelancer


Post navigation