Sonbahar senfonimizin ikinci bölümü “Adagio” yani yavaş. Yenice ormanları bana hep huzur vermiştir. Yedigöller ne kadar “Allegro” yani hızlı ise Yenice’de “Adagio” moduna giriyorum. Burada kullandığımız metaforu biraz zorluyoruz ama başka nasıl izah edeceğimi bilemiyorum. Bir manzara insanın ruhunda nasıl etki bırakabilir ki? Yedigöller eğer ziyaretçileri olmasa pek ala “Adagio” olabilir. Ama öylesine bir karmaşa var ki? Her şey hızlanıyor. Kadıköy çarşısı, Rue De Pera  efekti yaratılıyor orada. Otobüsler, otobüsler, otobüsler. Hepsi de tıklım tıklım farklı kesimlerden insan dolu. Tam tripodu kurmuş fotoğraf çekeceksiniz birden o otobüslerden dışarı taşan kalabalık üzerinize abanıyor. Parkın hemen hemen her yerinde bu kalabalık hissediliyor. Ron Fricke’nin “Samsara” filmindeki hızlı çekilmiş görüntüleri anımsamamak mümkün değil. Çin’de bir fabrika çekiminde işçilerin sabah mesaisine başladıklarını gösteren bölüm. Binlerce insan karıncalar gibi düzenli bir biçimde çalışma noktalarına dağılıyor. Hızlı çekim. Çok  mide bulandırıcı. Yedigöller’deki kalabalık çok çeşitli. Dikkatimi çekeceğim fotoğrafa vermiş pozlama ayarı yapıyorum tam o sırada genç bir adam yanındaki kız arkadaşını yüksek sesle azarlıyor. Kızın koluna girmesini istiyor. Kız başka bir şey yapmak istiyor ama adam ısrar ediyor. Bağırıyor, çağırıyor hükmetmek istiyor. “Ya kardeşim” diye müdahale etmemek için kendimi zor tutuyorum. Zavallı kız. Büyük bir olasılıkla bu adam bu kıza şiddet uyguluyor. Çok belirgin. Bu dram sonbahar fotoğrafları çekmeye geldiğiniz Yedigöller’de önünüze bu ve daha bir çok tuhaflık çıkabiliyor. Yenice’de ormanlarda böyle şeyler yok. Çünkü orada ormanda kimseleri görmüyorsunuz. Sararmış yapraklar ve kuş sesleri var yalnızca. Bu “Andante” değil de nedir?

Yedigöller’den çıkarken sanki aracın tekerlekleri  geri geri gidiyor. Ayrılmak istemiyorum. Bu kayın ağaçlarının sararmış yaprakları sanki beni kendine çekiyor. Serin Göl çıkış kapısından sonra göl sularının ve azmakların oluşturduğu dere kenarından inişe geçiyoruz. Birden sağ yanda bir renk cümbüşü fark ediyorum. Sarı, turuncu, kırmızı ve yeşil birbirine karışmış bir koridor oluşturmuş. Güneş yarım saat sonra kayığına binip gidecek. Hiç tereddüt etmeden kameramı alıp ormana dalıyorum. İyi ki de öyle yapıyorum. Saklı bir cennet orada beni bekliyor. Küçük ve çok sevimli bir şelale. Üç ya da dört metreden dökülen suların içinde sarı kayın yaprakları. Sanki altından bir şelale. Tüyler ürpertici bir görüntü bu. Sanki mitolojik bir hikayenin içindeyim. Amerikalı film rejisörü Ron Fricke yine aklıma geliyor. “Samsara (2011)” ve “Bakara (1995)”, “Chronos (1985)  adlı belgesellerin yaratıcısı. Mark Magidson ile birlikte muhteşem filmleri yaratan  büyücüler. Beş yıl boyunca yirmi beş ülkede çekim yapıyorlar. Türkiye’de Nemrut Dağı ve  Kapadokya bölgelerinde çekim yapıyorlar. Özellikle Nemrud Dağı çekimleri harika. Time – Lapse tanrı heykelleri çekimleri, aydınlık ve karanlığın savaşını ne kadar iyi yansıtmış. Ahura Mazda ve Ehrimen mücadelesi gibi bir efekt yaratılmış orada.  İnsanlık tarihi ve kültürel çeşitliliği önemseyen herkesin görmesi gereken filmler. Doğa görüntüleri tüyler ürpertici mistik bir atmosfere taşıyor insanı. İşte bu Yedigöller’deki küçük “saklı” şelale (en azından benim için bir keşif olduğu için) kimsenin ayak basmadığı ücra bir köşede cadı kazanına altın renkli kayın yaprakları dolduran bu küçük şelalenin sesini saatlerce dinlemek isterdim. Sidarta nasıl Ganj nehri kenarında oturup meditasyon yaptıysa bu şelalenin eteklerinde oturup meditasyon yapmak isterdim.

Dereyi takip ederek Yedigöller yolundan ilerliyoruz. Bu dereler birleşerek Bolu Çayı’nı oluşturuyor. Bolu çayı sol tarafta kalıyor. Çayı takip ederek ve bu sonbahar renkleriyle boyanmış muhteşem kanyonu geçerek Devrek’e oradan da Yenice’ye ulaşacağız. Hava kararmaya başlıyor artık. Renkler donuklaştı, karardı ve kayboldu. Bu aniden karanlık çökmeler hiç hoşuma gitmiyor. Fotoğrafçı dilinde “golden hour”, “blue hour” denilen saatler artık çok kısa. On dakikada ne yapabilirsiniz ki?  Daha kamerayı tripotu çıkarmadan zaman geçip gidiyor.

Yenice’de Ihlamur Teras’da geceleyeceğiz. Dostumuz Aşkın Uzunkara’nın da yardımıyla yer ayırttık. Villalar çok konforlu. Büyük bir salon, yatak odası ve banyo. Tüm Yenice vadisi gözünüzün önünde. Kafeteryada bir çorba içip yatacağız. Yenice’de gezip görülecek çok yer var. Üç yıldır her kasım ayında Yenice’ye fotoğraf çekmek için geliyorum. İlk geldiğim yıl her bakımdan etkileyici olmuştu.[1] İkinci yıl daha da sevdim bu ormanları. Saklı yaylalar, vadiler keşfettim. Ormandaki kim bilir kaç yaşındaki kayın, porsuk, gürgen, akçaağaç ve daha bir çok tür. Bu ormanlardaki ağaç  çeşitliliği sonbahar renklerine de yansıyor. Yeşilden başlayıp sarı, turuncu ve kırmızı tonları bu kadar mı uyumlu olur? Bölgedeki ağaç ve çalıların birer listesini bir makaleden alıntılamıştım:

  • Doğu kayını (Fagus orientalis L. ),
  • Meşe türleri (Quercus petraea (Mattuschka) Liebl. subsp. iberica (Steven ex Bieb.) – Quercus pubescens Willd.),
  • Yabani elma (Malus sylvestris Miller),
  • Alıç (Crataegus tanacetifolia (Lam.) Pers., Crataegus monogyna Jacq. subsp. monogyna),
  • Üvez (Sorbus torminalis (L.) Crantz var. orientalis (Schön.-Tem.) Gabr.),
  • Ahlat (Pyrus elaeagnifolia Pallas subsp. elaeagnifolia),
  • Çakal eriği (Prunus spinosa L.),
  • Muşmula (Mespilus germanica L. ),
  • Ağaç mürver (Sambucus nigra L. ),
  • Gilaburu (Viburnum opulus L. ),
  • Fındık (Corylus avellana L. var. avellana, Corylus colurna),
  • Kızılcık (Cornus mas L. ),
  • Papaz külahı (Euonymus europaeus L.),

Çalı türleri olarak verilen liste de oldukça kapsamlı:

  • Tavşan elması (Cotoneaster nummularia Fisch. & Mey.),
  • Sarı çiçekli yasemin (Jasminium fruticans L.),
  • Kuşburnu (Rosa pulverulenta Bieb. Rosa canina L.),
  • Böğürtlen (Rubus canascens DC. var. canescens),
  • Ateş dikeni (Pyracantha coccinea Roemer.),
  • Hanım tuzluğu (Berberis vulgaris L.),
  • Karamuk (Berberis crataegina DC.),
  • Kartopu (Viburnum lantana L.),
  • Kurtbağrı (Ligustrum vulgare L.)

Meraklı gezginler tercihan üniversitelerin ilgili bölümlerinde okuyan öğrenciler bu türleri tek tek arayıp kataloglayabilirler. Ormancılık, botanik, biyoloji, vb. gibi bölümlerde okuyan öğrencilerin saha çalışmalarını nerelerde yaptıklarını nasıl yaptıklarını doğrusu merak ediyorum. Belki de bir gün meraklı botanikçiler çıkıp saha çalışmalarına başlayacaklardır. Botanik öğreten hoca eğer meraklı değilse öğrencilerden de beklememek lazım. Örneğin Karabük Üniversitesi’nde Orman Fakültesi var. Web sitesine girip baktım. Biri profesör olmak üzere on üç öğretim görevlisi var. Kim bilir kaç öğrenci var. Fakültenin misyonu ve vizyonu web sayfasında belirtilmiş: Meraklı okuyucu girip baksın.

http://orman.karabuk.edu.tr/icerikGoster.aspx?K=S&id=3&BA=index.aspx

Mutlaka bölgede ciddi çalışmalar yapılıyordur. Ama ben herhangi bir rapora rastlamadım. Mevcut durum nedir? Bu ormanlar nasıl korunacak? Önümüzdeki yıllarda orman varlığının artışı ne kadar? Göründüğü kadarıyla bu ormanlar her şeyden önce kereste deposu olarak görülüyor. Ankara’dan birileri kağıt üzerinde hesap yaparak adet belirliyor. Yüz bin, elli bin, vb. ağaç kesilecek. Hangi kritere göre belirledin bu sayıyı kardeşim? Bu ormanın on yıllık yirmi yıllık planında bu sayı var mı? Yok. Duyduğum kadarıyla 2025 yılında kesilmesi gereken ağaçlar bu yıl kesiliyormuş. Neden? Seçimler var da ondan. Kooperatifler çok para kazansın da ne olursa olsun. Mantalite bu. Bu bölgelerde çok ciddi ağaç katliamı var. Kimsenin sesi çıkmıyor. Çıkmayacak. On sen sonra bu bölgede ne kadar ağaç kalacak bilmiyoruz. Ormanlar “sıcak nokta” olarak belirlenmiş ama koruma altına alınma prosedürü henüz yerine getirilmemiş. Ormanların derhal Milli Park statüsüne kavuşması ve koruma altına alınması şart. Bunu gerçekleştirecek siyasi istek maalesef yok. Yenice halkı ormanların yavaş yavaş eridiğinin farkında bile değil. STK ‘lar henüz konunun bilincine varmış durumda. Bölge halkı ormandan kesilen ağaçların getirdiği maddi olanaklardan memnun olduğu için koruma altına alınması işlerine gelmiyor. Kimse bana “saf köylü” sohbeti açmasın. İdealist olan saf olan çevreciler. Köylünün orman filan umurunda değil.

Geçerken bakıyorum. Bolu çayı neredeyse kurumuş. Her geçen yıl azalan sular yakında yok olacak .

Enerji atlası verilerine göre durum şöyle:

Bolu Çayı üzerinde 3 adet  HES bulunmaktadır. Toplam 97 MW kurulu güce sahip bu hidroelektrik santraller ile Türkiye’deki HES’lerden üretilen elektriğin yüzde 0,378 oranı, toplam elektrik tüketiminin ise yüzde 0,102 oranı karşılanır.[2]

 

           

Santral Adı     

1          Paşa HES                     Bolu    593 m              9 MW

2          Kayabükü HES Bolu    504 m              15 MW

3          Köprübaşı  HES           Bolu,    445 m              74 MW

   

Ihlamur Teras bölgede bulunan en lüks tesis bana kalırsa. Bazıları Safranbolu’yu örnek gösteriyor. Oysa Safranbolu doğal alanlarıyla ilgi çekmiyor. Kent mimarisi, çarşısı, alışveriş imkanı, yöresel tatlar ve lezzetler bağlamında değerlendirilmeli. Kültürel anlamda da bir şey söylemek mümkün değil. Büyük şehirlerden gelen tur otobüslerinin durak yeri. Kalınacak yerler konusunda da alternatifler çok. Son yirmi yılda yatak kapasitesi büyük bir artış gösterdi Safranbolu’nun. Ama doğrusunu söylemek gerekirse benim tarzım değil. Ben zaten kalabalık bir şehirden geliyorum. Safranbolu’nun dar metrekarelerine girmek istemem. Hıdırlık tepesinden fotoğrafımı çekerim, çarşıda yemeğimi yerim  sonra Abbas yolcu. Ver elini Yenice Ormanları, Küre dağları. Bir tercih meselesi.

Ihlamur terasta kahvaltıdan sonra Aşkın Uzunkara ile buluşuyoruz. Aşkın eksik olmasın bize yarım gün rehberlik yapacak. Subatan yaylasına çıkacağız. Beni en fazla etkileyen yerlerden biri o yayla. Bin üç yüz metrelere tırmanıyorsun. Şansın varsa karlı yollardan geçerken sararmış yapraklarla kar beyazının kontrastlarını çekebilirsin. İki yıl önce şansımız tutmuştu. İsmail Şahinbaş’ın 4×4’üyle çamurlu karlı orman yolunda sorunsuz ilerliyorduk. Güneş doğarken ulaşmıştık Subatan’a. Muhteşem bir bulut denizi bizi bekliyordu. Bu yıl da bulut denizini görür müyüz diye umut ediyoruz. Ama maalesef ne bulut denizi ne de canlı sonbahar renkleri yoktu. Orman yolunun son yüz metresi balçık çamurdu. Ağaç kesimi yapılıyor bu bölgede. Ağaçlar azaldıkça çamur çoğalıyor. Nerede enden bir güzellik var hemen baltalı ordusu oraya üşüşüyor. Baktım bira şişeleri, lastik yakılmış, pet şişeler atılmış, sigara izmaritleri, boş sigara paketleri. Milletin efendisi baltalı orman köylüsü hem ağaç kesecek hem de çevreyi kirletecek. Nasıl olsa ses çıkaran yok.

Terasa ulaşıp çekime başlıyoruz. Bu noktadan tüm vadileri görmek mümkün. İşte aşağıda uzanıp giden orman dokusu sonbahar senfonisinin Adagio bölümünü çalan bir orkestraya benziyor. Renkler üreten bir orkestra bu. Kayın ağaçları kemanlar, birinci kemanlar, daha koyu sarı olanlar ikici kemanlar, ton değiştikçe viyolalar, viyolonseller sonra diğer ağaçlar ve renkler. Akçaağaç, porsuk, göknar, gürgen, fındık; nefesli sazlar flütler, obualar, trompetler, trombonlar, kornolar, ve tubalar. Ta uzaktan görünen tepelerde kızıl renkleriyle ateş dikenleri. Büyülenmiş gibi seyrediyoruz vadiyi. Hafif bir esinti var. Aşağıda ağaçların dalları dalgalanıyor. Renkler birbirine karışıyor. İşte diyorum adagio bölümü senfoninin. Yenice’de sonbahar senfonisinin adagio bölümünü Subatan terasında dinliyoruz.

 

[1] http://www.yavuzcekirge.com/?p=5455

[2] http://www.enerjiatlasi.com/akarsular/bolu-cayi.html

 

Yenice (Adagio)

Yavuz Çekirge


Freelancer


Post navigation