Kovada Gölü gençlik yıllarımdan hatırımda kalan doğa harikalarından biri. Lise birinci sınıftayım. Yaz tatillerimi babamın mesleği gereği bulunduğu Eğirdir Gölü kıyısında geçiriyorum. Kasabadan uzak, dağlar arasında korunaklı bir yerde bulunan göl tesislerinde yüzüyor, dağlara tırmanıyor, bisikletle keşiflere çıkıyoruz. Kızlı erkekli altı yedi kişilik bir grubuz. O zamanlar cumhuriyetin getirdiği  özgürlükleri sonuna kadar kullanan gençlerdik. Kimsenin kötü kötü bakan takkeli türbanlı  yobazlara aldırdığı yoktu. Aslında onların da laf söyleyecek cesareti yoktu. Kızlar bikiniyle göle giriyor, mini etek giyiyor, bisiklete biniyor, yüksek sesle kahkaha atabiliyordu. Akşamları yemekten sonra da buluşuyor kukalı saklambaç, yakan top, vb. gibi oyunlar  oynuyor ya da bir köşeye çekilip  masum flörtler ediyorduk. Bazı günler dağlara kamp yapmaya gidiyor, uzun yürüyüşlere çıkıyorduk. Çok güzel anlardı.

Eğirdir gölü ve çevresindeki dağlar doğa etkinlikleri için çok uygun olduğundan Türkiye’de yaşayan ABD vatandaşları ve çocukları için yaz mevsiminde iki haftalık izcilik ve  kampçılık organizasyonları TUSLOG ve NATO halkla ilişkiler yetkilileri  tarafından yapılıyordu. Bu izci kamplarından birkaçına da katıldım. “Hiking” ve “trekking” kelimelerini de ilk kez orada duydum. Bu kamplardan birinde Eğirdir gölünden Kovada gölü’ne kanaldan şişme botla geçip kamp yaptığımızı da hatırlıyorum. O zamanlar milli park statüsünde değildi. Bugünkü gibi çadırlar, uyku tulumları, sırt çantaları, yürüyüş botları, polarlar, su geçirmez giysiler, yağmurluklar velhasıl doğa yürüyüşü için bugün kullanılan malzemelerimiz yoktu. Ama birlikte kamp yaptığımız Amerikalı çocukların her şeyi vardı. Sanki uzaydan gelmişlerdi. Hayatımızda görmediğimiz malzemeleri, yiyecekleri onlarda gördük. İşte o zaman ne kadar “farklı” olduğumuzun bilincine  vardığımı, kafamızda binlerce soruyla döndüğümüzü aramızda uzun uzun tartıştığımızı hatırlıyorum.

Kovada gölü sanki bir farkındalık seyahati olmuştu benim için. Onlar çiçeklerin, böceklerin, ağaçların adını biliyordu. Biz bilmiyorduk. Öğrenmemiştik. Onların ellerinde küçük kitapçıklar vardı. Bölgeyle ilgili tüm bilgiler fotoğraflarla birlikte yer alıyordu. Çiçek adları, kuş adları, yılanlar, balıklar, böcekler tek tek anlatılıyordu broşürde. Aradan çok zaman  geçti ama o broşüre benzer bir broşür yok. Farkındalık serüveni işte böyle başlıyor. Uygar dünya ile cahil dünya arasındaki farkı görmek çok acı vermişti. Neden sorularına bir türlü cevap bulamamıştım. Bugün bu farkın geometrik bir biçimde bir daha kapanmamak üzere açıldığını görüyorum. Yıllar sonra bu farkın nedenleri beni ilgilendirmiyor artık.

Cehaletin karanlığı sinsi sinsi ilerliyor her yeri kaplıyor artık. Önlenemez bir süreç oldu artık cehalet sarmalı. Yerel idareciler doğayı yok ederek kamu yararı sağlamaya çalışıyorlar. Gelecek dünyanın böylesine ucuz bir fiyata satılması başka türlü nasıl izah edilebilir. Şimdi göller bölgesi “taş ocağı mafyası” nın operasyon alanı oldu. Bir şekilde sağlanan “ruhsat” larla dağlar tepeler yok ediliyor. Devlet bu yok edilenin yerine konması için gereken bedeli peşin talep ediyor ama parayı başka taraflara aktarıyor, yok edileni yerine koymuyor. Kimse de bunun hesabını sormuyor. Devlet yanlış yapsa da dokunulmaz olmaya devam ediyor. HES yatırımları için de aynı şeyi söylemek mümkün. Çocukluğumun güzel gölleri, akarsuları, ormanları  artık yok. Kalıntılar arasında dolaşıyoruz. Bunu ben gözlerimle görüyorum.

 

Öte yandan benim göremediğim ama bazı doğa kuruluşlarının gördüğü hasarlar söz konusu. Dünya Doğal Hayatı Koruma Fonu’nun web sitesinde çok açık ifadelerle yıllar içerisinde yok olan doğal kaynakların bir özeti bulunuyor.[1]Meraklı okuyucu eğer İngilizce de biliyorsa özeti okusun. Bilmeyenler için ben özetleyeyim. Göl civarında tarım yapanların bilinçsizce ve yanlış zamanda kullandığı suni gübre ve tarım ilaçları gölün doğal hayatını olumsuz yönde etkilemiş buluyor. Türkiye, bulunduğu coğrafi ve iklim koşulları nedeniyle Ortadoğu ve Avrupa’daki en önemli sulak alanlara ev sahipliği yapmasına rağmen son 50 yıl içerisinde yaklaşık 1.300.000 hektar sulak alan; kurutma, doldurma ve su sistemlerine müdahaleler nedeniyle ekolojik ve ekonomik özelliğini yitirmiştir. Türkiye’deki toplam sulak alanların 2,5 milyon hektar olduğu düşünüldüğünde, son 50 yılda sulak alanlarımızın yarısının kaybedildiği söylenebilir. Dört bin yıldır orada duran kaynakların yarısı son elli yıl içerisinde  yok oluyor. Bir düşünelim bakalım.

Yıllar sonra   Kovada Gölü’ne birkaç kez gittim. Ama hiçbir zaman ilk gördüğüm gibi değildi. Sanki o kanal ve göl gitmiş yerine farklı bir şeyler hiç te iyi olmayan şeyler gelmiş gibi. Öncelikle doğal yapısı yok olmuş. Yollar açılmış, kanalın suyu azalmış, yerleşim yerleri çoğalmış. Bir çok yerde gördüğüm “çürüme” burada da bariz. Ne kadar okusam, araştırsam gölün son elli yılda geçirdiği olumsuz değişimi hiçbir yerde bulamıyorum. Üniversiteler tarafından yapılan araştırmalarda maalesef yüzeysel  bilgiler var.

Bir araştırmacı şöyle yazmış:

“Batı Toroslarda görülen diğer göllere benzer (Salda, Eğirdir, Beyşehir, Burdur vd.). Havzaya düşen yağmur sularının fiziksel ve kimyasal aşındırmasına eklenen tektonik hareketlerle şekillenen göl, karstik bir polyedir.”

Karstik “polye” ne demek acaba? İki yabancı kelime birden. Coğrafya terimleri bunlar. Bir yerde yağmur, kar veya başka nedenlerle  nedeniyle kimyasal aşındırma söz konusu olduğunda buna “karstik” deniyormuş.  Polye de bizim ova diye bildiğimiz kavram. Ona da yağmur ve yağışlarla oluşan kimyasal aşınmadan sonra ortaya çıkan çukur demek daha doğru esasında. Sözlükten bakarsak şöyle oluyor:

“Polye : Karstik yörelerdeki genişliği birkaç kilometre olan, uzunluğu 20-30 kilometreyi bulan, hatta geçebilen ova görünümlü büyük karstik çukurlara polye denir. Türkiye’de özellikle Toroslar’da polyeler yaygındır. Örneğin; Akdeniz Bölgesi’ndeki Ketsel, Elmalı ve Akseki ovası birer polyedir.”

 

Karstik şekillenmeleri de sınıflandırmış coğrafyacılar. Lapya, dolin, erime dolin, uvala, obruk, mağara, düden, kör, vb. Eğirdir Gölü’nün kuzeydeki bölümüne “Hoyran”  güneydekine de “Kovada” adı veriliyor. Bu muazzam gölün tarihini daha doğrusu coğrafi tarihini yazan bir araştırmacı, coğrafyacı tanımıyorum. Dört bin yılda bir tek coğrafya bilgini çıkıp ta izah etmemiş.  İnsan nasıl olur da merak etmez? Bu iki göl arasındaki kanalın meydana gelmesi kaç yılda oldu? Burası nam-ı diğer Pisidia. Burada binlerce yıl önce yaşayan insanların gözleriyle bakabilseydik, acaba ne görürdük? Gölde tekneler var mıydı? Balık çiftlikleri var mıydı? Bilemiyoruz. Bizim araştırmacılarımız henüz o seviyelere gelemediler. Ama hepsinin kartvizitinde yıldızlar parlıyor. Araştırmacı coğrafyacı ne diyor?

“Eğirdir gölünün  uzantısı olan Kovada Gölü, sonradan aradaki dar vadinin alüvyonlarla dolması sonunda bugünkü şeklini almıştır.”

Eğirdir Gölünün doğal bir uzantısı olan Kovada Gölü, Eğirdir’e 25 km uzaklıkta bulunmaktadır. Demek ki bu 25 kilometrelik mesafe alüvyonlarla dolduğuna göre bu dolma işlemi acaba ne kadar yıl sürdü. Bildiğim kadarıyla alüvyon birikimi yılda iki ila altı metre arasında değişiyor. Bafa gölü örneğinde, Miletos ve Priene limanlarında bu yılda altı metre hesabını yapanlar var. Burada da altı metre hesabı yaparsak dört bin yıllık bir süreçten söz ediyoruz.

Kovada gölü  etrafındaki  önemli dağlık alanların isimleri de bir araştırmada yer alıyor.  Bozburundağı (2235 m),  Asacak Dağı  (2325 m), Dulup (2246 m), Kocadağ (1742 m). Büyük bir olasılıkla bunlar gölü çevreleyen tepeler (dağlar) olsa gerek. Bu isimlere Türkiye’de bir çok yerde rastlamak mümkün. Yerel isimler genel olarak renk, şekil veya tarihi ya da dini  anlamlar taşır. Burada da gördüğümüz gibi: Bozburun, Kocadağ gibi renk ve şekil unsurlarının öne çıktığı isimler kullanılmış. Asacak ve Dulup dağları konusunda hiçbir fikrimiz yok. Acaba araştırsak bir şey çıkar mı? Sanmıyorum. Şimdi bu dağlarla ilgili ne gibi bilgi veriliyor? Nada. Hiçbir şey. Sadece metre olarak ölçülmüş. O da doğruysa. Bu dağlara kar yağıyor mu? Bilmiyoruz. Kar tepe diye bir yerden söz ediliyor ama sanırım artık oraya da kar filan yağmıyor. Kar yoksa işler kötü demektir. Sadece yağmur suyuyla olacak iş değil.

Kovada Gölü’nün   su toplama havzasının  77 km2 olduğu ifade ediliyor. Bu oldukça büyük bir alan. Su toplama havzası terimi de coğrafi bir terim esasında. Yıllar içinde su seviyesi yağışlara ve buharlaşmaya bağlı olarak inip çıkabiliyor.  Kovada Gölünün su seviyesini değiştirecek güçte olan bir çok çay ya da dere var.  Örneğin Kovada Çayı. Gölü besleyen bu akarsu hakkında ne biliyoruz? Tek bildiğimiz üzerinde iki adet HES bulunduğu. Bu akarsuda bir değil de iki adet  HES varsa sorun büyük demektir. Toplam 59 MW gücünde iki HES. Enerji atlasında yer alan bilgilere göre bu da toplam Türkiye HES gücünün %0,054’ünü oluşturuyormuş. Mühendis olmadığım için anlamıyorum. Acaba bu iki HES ne kadar elektrik üretiyor? Bu elektrik daha ucuz bir şekilde doğa tahrip edilmeden elde edilemez mi? Şimdi bu konuya biraz daha eğilirsek “Batı Çim “ adlı bir şirket tarafından işletilen HES’ler on bin kişinin elektrik ihtiyacını karşılıyormuş.[2] O da doğruysa. Acaba elektrik elde ederken suya deşarj ettiği. Atık maddeler ne oluyor? Kaybolan su miktarı ne? Doğaya verdiği ekosisteme verdiği zarar ne? Bu zararların karşılanması için gereken bedel ne? Bu bedeli kim ödeyecek? Büyük bir olasılıkla taş ocağı modelinde olduğu gibi devlet parayı alıyor ama gereğini yapmıyor.  Batıçim şirketi bir inşaat şirketi esasında. Çimento üretimi yapıyor. Her nedense enerji işine de girmiş. Meraklı okuyucu baksın acaba nasıl oldu da bu ihaleleri aldılar?

Biz konumuza dönelim.   Zaten analiz raporlarından göründüğü kadarıyla Kovada Gölü’nde ciddi oranda bir kirlenme  söz konusu. Civar köylerden  ve sanayi tesislerinden deşarj edilen atık sular, özellikle de tarımda kullanılan kimyasallar göl suyu kalitesini  belirli bir  oranda etkilemiş olmalıdır. Havzada on iki köy bulunuyor. Köylerdeki toplam nüfus 1990 yılı sayımında 8177 kişi olarak belirlenmiş öte yandan 2010 yılında yirmi yıl sonra yapılan sayımda ise nüfus 6439 kişi olarak kayıtlara geçmiş. Bu ne demek? Burada da göç var demek. Büyük şehirlere doğru (Isparta, Antalya) akan nüfus geriye dönmeyecekmiş gibi görünüyor.

 

Göç eden halkın gölü korumak gibi bir endişesi olabilir mi? Geçim derdinde olan insanlar ne bulurlarsa ona tutunuyorlar.  Yaz mevsimine girerken kuruyan akarsular, kirlenen doğa  umurlarında olur mu? Her yerde gördüğümüz sorun burada da var. Göle sahip çıkan var ama ortada yayınlanan bir değerlendirme raporu yok. Milli Park olduğuna göre ve koruma altında olduğuna göre bir protokol olması gerekli değil mi?  Civar köylerde yaşayan ahali her geçen yıl daha da azalıyor. Kim sahip çıkacak bu göle? HES işletmecileri mi? Yoksa gölün suyunu kaçak pompalarla çeken tarla bahçe sahipleri mi? Bahçe sahipleri de fakir fukara değil. Şirketleşmiş kapital sahipleri. Kuzu burada da kurda teslim edilmiş görünüyor.

Kovada Gölü’nün çevresi zengin bitki örtüsüne sahip. Bu çeşitlilik o zamanki devlet yöneticileri tarafından dikkate alınıp 1970 yılında Milli park statüsü veriliyor. Göl civarında çok zengin bir flora  formasyonu var. Yürüyüş yaparken bu ot çeşitliliği karşısında hayretler içinde kalmamak mümkün değil. Bu otları ve bitkileri tanıyan bilen için kütüphane rafları arasında yürümek gibi bir şey. Katırtırnağı (Spartium junceum), hayıt (Viter agnuscastus), mersin (Myrtus communis), kekik ( Thymus vulgaris), sütleğen (Euphorbia) ve devedikeni (Alhagi comelorum), Sandal, Kocayemiş, Funda, Çitlenbik, Yabani Zeytin Akçakesme, Mersin, Menengiç, Boyacı Sumağı, Muşmula, Alıç, Dağ Muşmulası, Böğürtlen, Yabani Gül, Defne, Tesbih Ağacı, Karaçalı, Kördiken ve daha bir çok tür gözlerinizin önünde.

Otlardan sonra çalı ve ağaçlar geliyor: kermez meşesi ( Quercus coccifera), pırnal meşesi (Quercus iler), funda (Erica), sakız (Pistacia lentiscus), tesbih (Melia azedarach), defne (Laurus nobilis), yabani zeytin (Olea European), menengiç (Pistacia terebinthus), akçakesme (Phillyrea media), sandal (Arbutus andrachne) ve keçiboynuzu (Ceratanie siliqua) ve yüksek irtifalarda  kızılçam (Pinus brutia), karaçam (Pinus nigra), ardıç (Juniperus), sedir (Cedrus) ve köknar (Abies) da size selam veriyor.

Yöreye ait en önemli endemik türler arasında  bildiğim kadarıyla Kasnak Meşesi (Quercus vulcanica) var. Kasnak meşesi, küçük grup veya kümeler halinde bulunuyor. 25-30 m. boy ve 1.6 m. kadar çapa ulaşıyor bin yıl kadar yaşıyor. Pisidialılar tarafından  bu ağaç şarap ve bira  fıçısı gibi esnek malzeme yapımında kullanıldığı için “kasnak meşesi” adı verildiği ileri sürülüyor. Ağacın düzgün damarlı olması mobilya sanayiinde de kullanılmasına neden olmaktadır. Kovada Gölü’nden kuş uçuşu bin beş yüz metrelerde bulunan Yukarı Gökdere köyü civarında bulunan kasnak meşesi ormanı 1987 yılında Orman bakanlığı tarafından koruma altına alınıyor. Kasnak Meşesi Tabiat Koruma Alanı[3]  çok sık ziyaret edilen yerlerden biri.

Yaklaşık 40 km2 yüzölçümü  olan ve karstik çöküntülerden meydana gelmiş olan Kovada Gölü’nün rakımı 900 metre,  uzunluğu 6 km, genişliği 2–3 km, derinliği ise, 6-7 metre. Milli park iki yüze yakın  kuş türüne ev sahipliği yapmaktadır. Önemli türler ise; Kartal, Şahin, karga türleri, çulluk, keklik, saksağan ve tespiti yapılmamış çok sayıda yerli veya göçmen kuş türünün yanında 59 adet yerli, 26 adet kış göçmeni, 48 adet yaz göçmeni, 20 adet transit göçen olmak üzere 153 adet su kuşu türü de bulunmaktadır. Ormanlık alanlarda 49 kus türü tespit edilmiştir.

Gölde balıkçılık yasak ama sanırım sportif balıkçılığa izin veriliyormuş. Pullu sazan, kadife, sudak havuz balığı ve kerevit göldeki bilinen balık türleri. Ayrıca tatlısu levreği (sudak), tatlısu istakozu ve sazan da bulunuyor. Bazı balık türlerinin özellikle endemik türlerin göldeki yosun profilinin değişmesiyle yok olduğu söyleniyor. Yosun profilinin değişmesi da göle karışan atıklarla bağlantılıymış. Bu yosunlarla beslenen  su kuşlarında da zaman içinde bir değişim olduğu kesin. Gölde çıplak gözle her yerde görünen kuş türleri  yaban ördeği, kaz, angıt, akbalıkçıl olarak sayılabilir. Göl tanıtım broşürlerinde yer aldığı kadarıyla göl çevresinde  yaban domuzu, sansar, porsuk, tilki, tavşan ve sincap bulunuyormuş. Yoğun bir ziyaretçi akınına uğrayan göl çevresinde bu hayvanları görmek biraz da şans işi.

Gölün güney batı tarafında bulunan yarım adada milli parklar tarafından bir “recreasyon alanı” her ne demekse yapılmış. Parka giriş ücreti beş tl. Bu para özel bir firma tarafından tahsil ediliyor. Pazar günü olması nedeniyle park alanı çok kalabalık. Civar kentlerden gelen gruplar göl etrafında piknik yapıyor. Mangalcılar için bir alan ayrılmış. Taş ocaklar et yelpazeleyen aç insanlarla dolu. Havada ağır bir sucuk ve kuyruk yağı kokusu var. İskele bölümünde fotoğraf çekerken bu kalabalığı izliyorum. Cep telefonlarıyla çeşitli açılardan “selfy” çekimleri çoğunlukta. Gruplar halinde iskeleye geliyorlar. Elimizdeki kameralara merakla bakıyorlar. Gözlerinde hep o arayış. Ne arıyor bu insanlar? Buraya gelmişler ama ne yapacaklarını, nereye bakacaklarını bilmiyorlar. Mangal ve selfy. Hepsi bu. Parkın içindeki zengin fauna ve flora  onların ilgisini çekmiyor. Otlar var, çiçekler var, ağaçlar var, ördekler var, kuşlar var, yosunlar var, balıklar var, sincaplar var. Bunlar kimsenin ilgisini çekmiyor. Farkında değiller. Büyük bir olasılıkla da farkında olmayacaklar. Birkaç kişiyle konuşuyorum. Seksen kişilik bir grupla iki otobüs gelmişler. Çoğunluk ortalama otuz yaşlarında kadınlardan oluşuyor. Öğrenciler, çalışan insanlar. Pazar günlerini doğada geçiriyorlar. Aralarından bazıları doğaya eğilecek, merak edecek. Bazıları ise hiç merak etmeyecek. Bir arkadaş bulmak için katıldığı bu gezide aradığı arkadaşı bulacak. Oysa bu doğal güzelliğin onu koruyacak olanlara ihtiyacı var. Bu kalabalık gruplardan bir kişi bile çıksa yeter.

 

 

İskele o kadar kalabalıklaşıyor ki artık nefes alamaz oluyorum. Son yılların modası gelinle damat da fotoğrafçılarıyla birlikte sökün edince iskele gıcırdamaya başlıyor. Acaba bu kalabalığa dayanamayıp çöker mi? En iyisi gölün daha sakin köşelerinde fotoğraf aramak diye düşünüp toparlanıyorum.

 

 

Kaynakça:

  • Eğirdir Kaymakamlığı web sitesi ,
  • Vikipedia
  • Bahadır, Muhammed, Kovada Gölü Havzası Ekosistemine Genel Bir Bakış, Turkish Studies, International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic, Volume 7/4, Fall, 2012
  • GÜNEYSU, A. C., (1991), Kovada Gölü Çanağı‟nın (Isparta) Jeomorfolojisi ve Kovada Gölü‟nde Günümüzde Görülen Değişmeler. İst. Üniv. Deniz Bil. ve Coğrafya Enst., Bülten 1991, Sayı 8, No 8, 171-176.

[1] https://www.globalnature.org/35367/Living-Lakes/Asia/Eirdir/resindex.aspx

[2] http://www.enerjiatlasi.com/hidroelektrik/kovada-hes.html

[3] http://www.ispartakulturturizm.gov.tr/TR-103633/kasnak-mesesi-tabiat-koruma-alani.html

 

 

Kovada Gölü

Yavuz Çekirge


Freelancer


Post navigation