Karvala’lı Sancho Pansa

Hasan Dağı tüm heybetiyle karşımda duruyor. Bir dağ bu kadar mı güzel olur? Orada karşımda durmuş beni çağırıyor.   Ruhi Su’nun bir türküsünü hatırlıyorum. ODTÜ’de okuduğum yıllardan kulaklarımda kalan bir türkü. Türkünün bir de öyküsü varmış: Vedat Türkali anlatmış. Ruhi Su TKP üyeliği nedeniyle  1952 yılında  tutuklandıktan sonra Adana Cezaevine nakledilirken, erkeklerin hepsini ikişer ikişer ellerinden birbirlerine zincirliyorlar.   Hasan Dağı’ndan geçerken bu meşhur Hasan Dağı türküsünü ilk defa orada tasarlıyor. (Ruhi Su, 1952-1957 yılları arasında beş yıl Türkiye Komünist Partisi (TKP) tevkifatı dolayısı ile hapis yattı. )

‘Hasan Dağı Hasan Dağı, eğil eğil de bir bak,

Hasan Dağı Hasan Dağı bunu yapan insan olmaz

Hasan Dağı Hasan Dağı suçumuz insan olmak ’

Suçumuz insan olmak mı diye başlayan türküyü, dolunay ışığı altında pırıl pırıl parlayarak yükselen Hasan Dağı’na bakarak mırıldanmaya ve söylemeye başlıyor.

Aradan yetmiş yıl geçmiş ama bireysel özgürlükler katında değişen fazla bir şey yok. Hala suçumuz insan olmak. Elli ikiden bu yana defalarca yok olmuş (Yok edilmiş) bir direniş  hareketinden  geriye kalan bu ve başka türküler işte. Ruhi Su haksız yere çok baskı gördü, cezaevlerinde itildi kakıldı, beton zeminde yatmak zorunda kaldı. Sağlığı bozuldu. En üretken zamanında susturuldu. Bu baskılara dayanamadı 1985 yılında vefat etti. Yurt dışında tedavi edilebilirdi. Caniler ellerini kollarını sallayarak gezerken o prangalandı. Tedavi şansı bulamadı ve 20 Eylül 1985’te öldü. Cenaze törenine on binlerce kişi katıldı. Sıkı yönetim altındaki  12 Eylül döneminin ilk büyük kitle gösterisi bu cenaze töreninde gerçekleşti. Polis göz açtırmadı. Cenazeye katılanları sürekli taciz etti. Cenazede gözaltına alınan 163 kişi İstanbul siyasi şubede 15 gün süreyle gözaltında tutuldu, işkence gördü.[1]

Nedense dağlar bana hep hür düşünceyi hatırlatır. Baskı dönemlerinde siyasi ya da sosyal ne olursa olsun dağlara kaçmak hep bir şifa aramak gibidir. Hasan Dağı’na bakarken bunları düşünmemek elde değil.

Hasan Dağı karşımda. Bir kilise yıkıntısının duvarından onu seyrediyorum. 3268 metre yüksekliğiyle antik çağdaki adıyla Nora Dağı volkanik bir dağ. Artık aktif değil. Lav püskürtme ihtimali yok. Sönmüş bir yanardağ. Nora antik kenti de artık yok. Nasıl olmuşsa Nora, Hasan olmuş.

Bölgeyi ilk ziyaret eden “frenk” seyyah  Hans Dernschwam[2] 1553-1555 yılları arasında bu bölgeyi incelemiş. İlginç tespitleri var. Her ne kadar yabancı seyyahların çoğunda görülen, “bizde şöyle burada böyle.” Karşılaştırmaları yapıyorsa da gözlemleri yani bize gösterdiği fotoğraf çok önemli. Fakir ve susuz bir coğrafyadan söz ediyor. Yeşillik yok, orman yok. Her yer tuzlu çıplak kaya. İşte böyle görüyor Kapadokya’yı. Peri bacalarından söz etmiyor. Hayret. Burnunun ucunu bile görmemiş Hans anlaşılan.

İkinci frenk ziyaretçimiz Paul Lucas. Yıl 1705. ( Bu arada buraları gezip yazan yerli seyyahlar hiç yok. Gezmek günah her halde.) Kapadokya’yı özellikle “peri bacaları” vadilerini (Ihlara, Göreme) geziyor. Hayran oluyor. 1712 yılında seyahat anılarını iki cilt olarak Paris’de yayınlıyor.[3] Kıyamet kopuyor. Peri bacaları sorun oluyor. Fotoğraf henüz yok. Sadece anlatıya dayanarak insanların hayal etmeleri çok zor. Bu konuyu tahkik etmek üzere elçiler görevlendiriliyor. Fransız elçiler bölgeye yaptıkları ziyaretlerde peri bacalarını, kayalara oyulmuş kilise ve manastırları teyit ediyorlar. Lucas ‘dan bir alıntı yapalım:

“…Mağaraların güzelliği şaşırtıcıydı ama asıl suyun karşı tarafına varınca gördüğüm antik anıtlar, inanılmaz bir şaşkınlığa düşürdü beni. Düşündüğümde simdi bile allak bullak ediyor beni bu görüntü. Bu güne dek çok yolculuk ettim, ama buna benzer bir şeyi ne gördüm ne de işittim. Kimi daha yüksek, kimi kısa, hepsi de aynı kayadan yapılma, inanılmaz sayıda piramit görülüyordu ortalıkta; içleri, üst üste birkaç daire oluşturacak biçimde oyuktu hepsinin; güzel birer giriş kapıları ve tırmanmak için güzel merdivenleri vardı. Sonra da her piramidin ucunun başka bir biçimle sonuçlandığını gözlemledim…”

Lucas’ın anlattıkları gravürlerle ve elçilerle teyit edilince herkeste bir merak başlıyor. Özellikle de Hıristiyan çevrelerde bölgeye ilişkin bir ilgi doğduğu kesin.

Bölgeye bir çok frenk seyyah geliyor. Bunların arasında detaylı kitaplar yazan biri daha sonra Türkçe’ye de çevriliyor. Charles Textier Anadolu’yu gezen ve anılarını kitaplaştıran önemli bir seyyah. 1834-1835 yılları arasında Kapadokya’ya geliyor.[4] Yaptığı gözlemler ve incelemeler sonucunda belirli yargılara varıyor. Bu yargıları oluştururken eski kaynakları tarıyor, bölge tarihini inceliyor. Bölgede  yaşayan halka ilişkin pek olumlu görüşleri olmadığını da söylemek gerekir. Bunun da öncelikle Grek ve Romalı tarihçilerin eserlerinden kaynaklandığı sanıyorum. Öncelikle yerel halkın cehaletinden yakınıyor. Bu cehaletin yol açtığı yaşam tarzı ve giyim tarzı da eleştiri konusu oluyor. Kapadokyalıların mağaralarda ve kovuklarda yaşadığını ileri sürer. Halkın çoğunlukla Rum ve Ermenilerden oluştuğunu ve kaba bir dil konuştuklarını, sanattan hiç anlamayan cahiller topluluğu olduklarını ekler. Her frenk seyyah gibi sübjektif gözlemleriyle bölgeyi dolaşır durur. Textier’in Kapadokya’da pek kayda değer gözlemleri olduğunu söylemek zor.

Bölgeye gelen ilk İngiliz seyyah William J. Hamilton 1836-1837 yıllarında Kapadokya bölgesini ziyaret etmiş 1842 yılında da seyahat notlarını iki cilt halinde yayınlamıştır.[5] Hamilton Textier’in notlarını okuduğu için önce Ürgüp vadisini görmek üzere yola çıkar. Fakat yol üzerinde Uçhisar köyüne uğrar ve oradaki yerleşimleri ve kaya formasyonlarını görür. Tüm vadiyi hayranlıkla gezer ve buraları kitabında hayranlıkla anlatır. Kitabın bir yerinde buradaki coğrafyayı anlatmaya kelimelerin yetmediğini itiraf eder.

Hasan Dağı daha kimleri gördü saymakla bitmez:

  • Helmuth Von Moulke 1838 (Avusturyalı Feldmarşal)[6]
  • William Francis Ainsworth 1839[7]
  • Heinrich Barth, 1845[8]
  • D. Mortmann 1850-1859[9]

Yukarıdaki seyyahların notlarını bir çok kaynaktan aldım ama esas kaynağımdan da burada söz etmek isterim.Niğde Üniversitesi sosyal bilimler enstitüsü için 2007 yılında bir yüksek lisans tezi yazan Meliha Karakaya’yı da burada anmak gerekir. Nevşehir ve yöresini ziyaret eden frenk seyyahların seyahatnamelerinden oluşturulan çok ilginç bir tez. Kendisini kutlarım. Belki de bu konuya devam etmiş bir doktora tezine yönelmiştir. Bilmiyorum. Ama çok büyük bir kaynak eksikliğini bir nebze olsun gidereceğini söyleyebilirim.

Şimdi gelelim bizim Aksaraylı Sancho Panzo’ya.

Hasan Dağı eteklerinde bir köye uğruyoruz. Bu bölgenin en büyük koyun sürüsüne sahip olan Mahmut Ağa’yı göreceğiz. Mahmut Ağa sürüsünü alıp bize Hasan Dağı fonunda fotoğraf verecek. Eşeğine biniyor, bastonu da elinde sürüyü dağa doğru yürütüyor. Biz de kameraları alıp peşinden koşuyoruz. Belli ki bu bölgede eski bir geleneği sürdürüyor. Hayvancılık yapıyor. Ekili biçili tarlalar görüyoruz ama “bereketsiz tarım” tanımı doğru galiba. Bu susuz topraklarda ne yetişir ki? Ekinlerin boyu çok kısa ve başaklar küçük. Ama insanlar yine de ekip biçiyor. Bu koyunlar farklı bir cinsmiş. Kuyrukları büyük. Arap yarımadasından geldiği söyleniyor. Artık doğu mu değil mi bilemem. Mahmut Ağa da bilmiyor. O kendini bildi bileli bu cins koyunlarmış. Bir araştırmacıya göre bu koyunların ataları  yedinci asırdan itibaren Arap akınlarıyla birlikte gelmiş, yerli koyunlarla karışmış.

Bu bölgenin en önemli su kaynağı Melendiz Çayı.[10] Adı üstünde. Hasan Dağı’ndan kopup geliyor. Mamasun baraj gölünde yok oluyor. Oysa tüm bu vadiyi var eden akarsu Melendiz. Yani baş aktör. Çayın suları tarımda sulama amaçlı kullanılıyor. Yıllık yağış ortalamasıyla alakalı olarak çayın suları azalıp çoğalıyor. Havzadaki orman varlığı Türkiye ortalamasının çok çok altında. (% 2.7). Burada da taş ocakları büyük problem. Erozyonu körükleyen taş ocakları Ihlara vadisinde derin yaralar açıyorlar. Her yerde gördüğümü burada da görüyorum. Bilinçsiz ve yeteneksiz yerel idareciler doğa katliamına izin vererek ne marifet  yaptıklarının farkında değiller. Oysa doğa konusu partiler üstü bir konu. Küçük siyasi polemiklere kurban edilmeyecek kadar değerli. Çünkü geriye dönüşü yok. Ben bu satırları yazarken haberlerde Ordu’da meydana gelen sel taşkınlarının fotoğraflarını görüyorum. Sahil yolu çökmüş, köprüler çökmüş, yer yer heyelan tehlikesi tüm bölgenin yaşamını felce uğratmış. Ordu’nun yerel idarecileri derelerin yataklarına yapılaşma izni verirken yağmur sularının akacak yer bulamayarak etrafı harabeye çevireceğini hesap edemeyecek kadar basiretsiz ve beceriksiz olduklarını acaba itiraf edecekler mi yoksa yine “Allahın İşi” masalına mı sığınacaklar. Cevabı da biliyorum ya. Bu insanların yetiştikleri topraklar ve ortam her türlü yanlışlığı kaldırıyor. Tarih boyunca da böyle olmuş. Küçük bir örnek mi?

Örneğin Kapadokya tarihi. Kapadokyalıların kimliği, kültürel geçmişi her şeyi açıklamaya yeterli. Kapadokya’da neden İonya, Likya, Kilikya antik  kentleri Perge’ye, Miletos’a veya Bergamon’a benzer bir antik kentin kalıntısına rastlanmaz acaba? Buralar da Hellen ve Roma vilayetleri oldular. Buralarda kentler neden kurulmadı? Neden bir Sagalassos, Termessos bu platoda kurulmadı? Onun yerine Hıristiyanlığın ilk ortaya çıkışı sürecinde manastırlar, bazilikalar, şapeller, kiliseler ortaya çıkmaya başladı.

Neden?

St. Paul Efesus’dan Antiocha’ya uzun yürüyüşler yapıyor, tüm metropollere uğruyor, muhteşem dini yapıların olduğu bu kentlerde vaizler veriyor ama kimseyi Hıristiyan dinine döndüremiyor. Bu kentlerin ahalisi var olan ona yakın kültün arasında yeni bir külte hem de soyut bir kavrama inanmıyor. St. Paul bu kez Kapadokya’ya yöneliyor. Kapadokyalılar bu dine ilgi gösteriyorlar, toplantılara hevesle gelip dini yapıların ortaya çıkması için çabalıyorlar. Kapadokya zaten uzun yıllar boyunca esarete, baskıya  ve fakirliğe alışmış bir halktı. C. Textier’in de söylediği gibi “Roma imparatorluk esirlerinin  damızlık yeriydi.” Yaşamdan umudunu kesmiş herkes tarafından itilip kakılan bu halka bir rahibin ilgi göstermesi sihirli bir olaydı. Yeni dinin ilk müritleri Kapadokyalılar oldu. Çorak arazi yapısı, aşınmış dağları, saklanmaya uygun mağaralarıyla Ihlara ve Güzelyurt vadileri yeni Hıristiyanların düşmanlarından saklanıp inzivaya çekilmeleri için en uygun yerdi. Dördüncü asırdan itibaren ilk Hıristiyanlar Kapadokya’da inzivaya çekilmeye başladılar. Saklı vadilerde mağaralarda zor şartlar altında yaşıyorlar, yağmur suları ve bitki kökleri ve yabani meyvelerle  karınlarını doyuruyorlardı. Yüzyıllar içinde büyük bir Hıristiyan cemaati oluştu. Kapadokya Hıristiyanları  arasından çok ünlü vaizler çıktı.  Naziance, Nysse, Kayseri (Cesaree) şehirleri orada yetişen vaizler nedeniyle  tüm Hıristiyan dünyasında tanındı.

Hasan Dağı (Nora) karşımızda. Koyunlar  da tepeye vardılar. Sapsarı tarlanın üzerindeki koyun sürüsü üzerinden Hasan Dağı’nı fotoğraflarken bu ıssız coğrafyayı düşünüyorum. Fakir, tüm doğal kaynaklardan uzakta mahrumiyet içinde yaşayan bu halk Hıristiyanlıktan Müslümanlığa döndüler ama kaderleri değişmedi. Bu insanların  kaderi ne zaman değişecek acaba?

      

    

[1] https://m.bianet.org/bianet/kultur/124914-ruhi-su-kimdir

 [2] Hans Dernschwam, İstanbul ve Anadolu’ya Seyahat Günlüğü, Çev. Yasar Önen, Kültür ve

Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1987

[3] Voyage du Sieur Paul Lucas; Fait en M. DCCXIV, &c. Par ordre de Louis XIV. Dans la

Turquie, L’Asie, Sourié, Paletsine, Haute et Basse Egypte,

 [4] Charles Texier, Asie Mineur, Description Geographique, Historique et Archéologique des

Provinces et des Villes de la Chersonnése d’Asie par Charles Texier, Paris, Librarie de Firmin-

Didot et C IE,

[5] Willam J. Hamilton, Researchers in Asia Minor, Pontus and Armenia; with some account for

their antiquties and geology,

[6] Helmuth Von Moltke, Moltke’nin Türkiye Mektupları,

[7] William Francis Ainsworth, Travels and Researches Asia Minor, Mesopotamia, Chaldea and

Armenia, C:I, Londra, 1842

[8] Heinrich Barth, Reise Von Trapezunt durh die nördliche Halfe Kleinasiens nach Scutary,

Gotha, 1860:

[9] A.D. Mordtmann, Anatolien Skizzen und Reissebriefe Aus Kleinasien, Hannover, 1925:

[10] Melendiz Çayı, oluşturduğu havzanın güney kesiminde ki Melendiz Dağı andezitlerinden çıkan küçük debili bir çok dere ve kaynak olarak oluşup, Ihlara Kasabası’ndan başlayıp, Selime Köyü çıkışında sona eren ortalama 80 m derinliğe sahip yer yer 100 veya 120 m derinliğe varan bir kanyon vadi oluşturduktan sonra Mamasun Baraj gölünde son bulur. Melendiz Çayı tüm kollarıyla beraber tespit ettiğimiz yaklaşık 565,2 km²’lik bir alanı drene eder. Akarsu, bir çok kaynak suyu ile beslenmektedir. Melendiz Çayı Havzası, Konya Kapalı Havzası’nda bulunmasından dolayı andoreik (İçe Akışlı) saha görünümündedir. Kaynak: http://www.sosyalarastirmalar.com/cilt9/sayi42_pdf/3sanattarihi_arkeoloji_cografya/baylak_halilmesut.pdf

  

Karvala’lı Sancho Pansa ve Hasan (Nora) Dağı

Yavuz Çekirge


Freelancer


Post navigation