Aksaray yani “Garsaura” otogarı bomboştu. Otobüsten burada  inen tek yolcu da bendim. Çöp konteynerleri arasında gidip gelen sokak köpekleriyle kediler bana merakla baktılar. Bende bir hareket görmeyince çöpleri eşelemeye devam ettiler. Taksilerin garın içine girmesine izin verilmiyormuş. Sebebini tahmin edebiliyorum. Garsaura ne de olsa bir kültür merkezi. [1] Yollar uzayıp gidiyor. Hasan dağı sonra Aladağlar en sonunda da Erciyes Dağı. Aksaray, Niğde ve Kayseri. Burası Kapadokya. Aksaray bir vilayet. Bir Kapadokya vilayeti. Denizden yüksekliği yaklaşık bin metre olan geniş bir plato. Doğuda Hasan Dağı, kuzey doğuda  Tavşan ve Ekecik Dağları, kuzeyde Tatta (Tuz ) Gölü, batıda Boz Dağı ve Balık Dağı ile Güneyde Karaca Dağı silsilesi bulunuyor.

Aksaray  göller hariç yaklaşık sekiz bin  km2 alana sahip. Bu platoda volkanik dağlar var. Melendiz sıradağları Hasan dağı (3268 m.), Küçük Hasan Dağı (3069 m.), Ekecik dağı (2137 m.) gibi sönmüş volkanik dağlar ufukta size göz kırpar.

Eksik olmasın otöbüs şoförünün gönderdiği taksi yanaşıyor. Ağaçlı Otel’de kalıyoruz. Bir iki saat dinlendikten sonra grubun diğer üyeleriyle buluşup fotoğrafa çıkacağız.

Böyle yazınca yobazlar ayağa kalkıyor. Bildikleri İslam’dan başka inanç duymak istemiyorlar. Bildikleri diyorum çünkü kendi tarihlerini bilmedikleri gibi dinlerini de bilmiyorlar. Her şey kulaktan kulağa.

Bundan iki bin beş yüz yıl önce Pers istilası sonrasında “Magi” kültü her yere yayıldı. Özellikle de  “Ma” kültü yerel halk tarafından da kabul gördü. Strabon’ un Ma kültünü nasıl tarif ettiğini okuyalım.

Strabon aslında dört beş yüz yılda oluşan bir sentezden söz ediyor. Kappadokya yerli halkının “Ma”, “Men”, “Pharnaku” ya da “Anaitis” adını verdiği tanrıların kültleri bir ulu rahip etrafında kutsal köle rahip ve rahibeler topluluğu ile varlığını sürdürüyordu. Altı bin kişilik bir kutsal köle rahip ve rahibeler topluluğundan söz ediyor. Bu muazzam bir güç. Hele nüfusun bugünkü kadar çok olmadığı düşünülürse. Orantısal olarak bir kast sisteminden söz ediyoruz. Ulu rahipler krallardan sonra en yüksek statüye sahipti. Helenizasyon dönemi sonunda tüm tanrılar Zeus panteonuna uyarlanmış, kutsal dil de Aramice’den Klasik Hellence’ye dönüşmüştü. Artemis ve Apollon kültleri Anadolu’nun en yaygın inanç sistemine dönüşmüş oldu. Kehanet merkezleri birbiri ardından ortaya çıkıyor Hellen kutsal günleri kutlanır oluyordu. Roma döneminde bu inanç haritası ve kutsal dil  büyük bir değişime uğramayacaktı. Siyasi gelişimlere paralel olarak MS. 379 yılında bu kültler resmi din olarak kabul edilen Hıristiyan Ortodoksluğa dönüşecekti.[2] Bu dönüşümün en azından tapınaklar söz konusu olduğunda nasıl olduğu konusunda iki farklı görüş var. Birincisi metropollerde bulunan tapınakların kiliseye dönüşmesi diğeriyse kiliselerin sıfırdan inşa edildiği görüşleridir. Metropollerde inşa edilen tapınakların, tiyatroların, stadyumların ve hamamların Hıristiyanlığın resmi din olmasından sonra önemini kaybetmesi Hıristiyan teolojisiyle alakalıdır. Hellen geleneği olan aklın ve bedenin gelişmesi için çalışmanın kutsal olduğu inancı Hıristiyan  dini felsefesi gereği yok sayılmış dolayısı ile halk bu bakımı çok pahalıya mal olan kamusal alanlardan uzak durmaya mecbur bırakılmıştır. Girişleri batıya çevrilen tapınaklar kiliseye dönüştürülmüş kent yol güzergahları da bu değişime göre yeniden yapılmıştır. Bunun en iyi örneğini Afrodisias Antik Kenti  merkezinde bulunan Afrodit tapınağının Aziz Michael’e adanmış bir kiliseye dönüştürülmesi sürecinde kentin yol güzergahında yapılan bariz değişikliklerden anlaşıldığını ileri süren araştırmacıların [3]tezleri doğrultusunda Hıristiyanlığın resmi din olarak kabul edilmesi ertesinde “Pagan” yapıların işlevlerini kaybetmesi ve halkın bu kamusal binalara girişinin yasaklanması ciddi değişimlere sebep olmuştur.

Ortodoks geleneği aslında Kapadokya’da filizlenmiştir. Hıristiyan Ortodoks felsefesinin Kapadokyalı üç kilise rahibi  tarafından oluşturulduğu söylenebilir. İşte bu nedenle Kapadokya Ortodoks Hıristiyanlar için kutsal bir coğrafya kabul edilir.  IV. yüzyıl civarında yaşayan Nysalı Gregory, Nazianlı Gregory ve St. Basil, Grek ve özellikle Aristo felsefesini Hıristiyanlığa sokarak teolojik anlamda Hıristiyan Ortodoksluğun zeminini hazırlamışlardır.

  1. 330’da Roma İmparatorluğu başşehrinin İstanbul’a taşınması Roma’da yerleşik olan siyasî ve dinî otoriteleri rahatsız etti. Dört yüz yıl kadar süren zaman zaman kanlı olaylara sebep olan bu çelişkiler resmi olarak toplanan konsillerde dile getirildi. Hz.Îsa’nın tabiatı konusundaki tartışmaları bastırmaya yönelik olarak 451 yılında toplanan dördüncü ekümenik konsilde (Kadıköy Konsili) İstanbul’un Roma ile eş imtiyazlara sahip olduğu görüşü resmen onaylandı.

İstanbul Patriği IV. John (the Faster), 595 tarihinde ilk defa ekümenik patrik unvanını alarak İstanbul’un tek ve evrensel kilise olduğunu ileri sürdü. İmparator III. Leo (Isaurian) VIII. yüzyılda, Sicilya, İllirya ve bazı Ege adalarının yönetimini Roma’nın elinden alıp İstanbul’a devretti. V. Konstantin zamanında Roma’daki Patrik III. Stefan, kuzeyden gelen Lombart tehdidi karşısında İstanbul’daki hükümetten istediği yardımı alamayınca Germen kabileleri Latin dünyasına ait bazı toprakları ele geçirdi. Roma’nın asla unutmadığı bu olay doğu coğrafyası ile irtibatın tamamen sona ermesine sebep olmuştur.

Sonuç itibariyle Kapadokya’daki kiliseler Doğu Kiliseleridir. Bunların arasında en önemli olanlardan biri de bizim gece çekimleri yapacağımız “Kızıl Kilise” dir. Bu adı büyük bir olasılıkla bölgede yaşayan Müslüman köylüler vermiştir. Kilisenin ana malzemesinin kırmızı tuğlalardan oluşması sonucu geniş ovada kızıl renkte görünmesi de ona bu adın verilmesine sebep olmuş olabilir. Altıncı yüzyıla tarihlenen kilise Aksaray’dan elli kilometre uzakta Güzelyurt Bölgesi Sivrihisar köyü yakınlarında Melendiz dağlarına bakan bir düzlükte inşa edilmiş. Kilisenin  Kapadokya’nın  en önemli üç azizinden biri olan ve Kızıl Kilise bahçesinde gömüldüğü rivayet edilen  Grégoire de Nazianze’ye (330-390) ithaf edildiği ileri sürülmektedir. Kapadokya’daki kiliseler  aziz yeya kabir kilisesi ya da hac kilisesi olarak ikiye ayrılmaktadır. Kızıl Kilise’nin kuzeyinden geçen antik döşeme yolun Konstantinopolis’ten başlayıp Antioche üzerinden Kudüs’e bağlanan bir hac yolu olduğu da ikinci bir tez olarak literatürde yer almaktadır.

Kızıl Kilise de diğer erken Hıristiyan dini yapılar gibi “serbest haç biçimi” tabir edilen stilde inşa edilmiştir[4] (Pekak). Bu bağlamda Dr. Pekak’tan Kapadokya bölgesinde bulunan kiliseler hakkında  alıntı yapmanın faydalı olacağını düşünüyorum.

  • Aksaray’a bağlı Halvadere kasabasının yakınındaki Viranşehir (Mokisos-Iustinianapolis)’deki Kemer Kilise veya Viranşehir 1 no.lu Kilise adıyla adlandırılan yapı serbest haç planlıdır. Kitabesi bulunmayan kilise, bazı araştırmacılarca 7. yüzyılın ilk yarısına ya da ortasına tarihlenmektedir. Restle’ye göre kilisenin kuzeybatı köşe odası ve kuzey haç kolu sonradan inşa edilmiştir. Kilisenin yakınındaki sarnıç ve ev kalıntılarına dayanarak yapının bir manastıra ait olduğunu öne sürülmektedir..
  • Aksaray’ın güneydoğusundaki Sivrihisar yakınlarında bulunan Kızıl Kilise,  Restle tarafından 600 civarına, Krautheimer tarafından ise   yüzyıla tarihlendirilmektedir. Yapı hakkında son yayını yapan Doğan kiliseyi 6. yüzyıla tarihlendirmektedir. Araştırmacılar yapının bir anı ve mezar kilisesi olduğu konusunda ortak görüşe sahiptirler.
  • Kayseri’nin Kapıkaya (Persek) yerleşiminin 4. km güneydoğusundaki ‘Buzluk’ olarak anılan bölgesinde, günümüzde tamamen kaybolmuş olan kilise araştırmacılarca Panagia Kilisesi olarak tanımlanmaktadır,Bir manastır kilisesi olduğu öne sürülen yapı 5.- 6. yüzyıllara tarihlenmektedir.
  • Erciyes Dağı’nın eteklerinde yer alan Gereme’deki Çanlı Kilise, 6. yüzyılın ilk yarısına tarihlendirilmiştir. 2000’li yıllarda Yard. Doç. Dr. Nilay Çorağan tarafından yapıda bir kurtarma kazısı gerçekleştirilmiştir.
  • Kayseri’nin 5 km. batısındaki Satı Köyü’nde yer alan ve yayınlarda Satı Manastırı olarak geçen yapıdan günümüzde hiçbir bir iz kalmamıştır.
  • Kayseri’nin Gesi bucağına bağlı Subaşı Kökü’ndeki Skupi Kırk Martirler Kilisesi 1950’li yıllarda yıktırılarak, taşları Subaşı Ortaokulu’nun inşasında kullanılmıştır.
  • Kayseri’ye bağlı Tomarza’daki Panagia Kilisesi’nin bilimsel yayınlarda tümüyle yok olduğu belirtilmektedir; Araştırmacılarca 5.- 6. yüzyıllara tarihlenen yapının, 2005 yılında yaptığımız incelemelerde temel seviyesinde izlenebildiği saptanmıştır.
  • Niğde’nin 65 km. uzağındaki Çukurkent’in yakınındaki Keçi Kalesi’nde bulunan erken Bizans dönemine ait serbest haç planlı yapı, günümüzde konut ve ahır olarak kullanılmaktadır. Kilise, 7. yüzyılın ilk yarısına tarihlendirilmektedir.
  • Kaynak: Doç. Dr. M. Sacit Pekak.

Görüldüğü gibi kutsal yapılar zaman içerisinde değişim göstererek ait olduğu dinin sosyal yaşamına adapte edilmektedir.  

    

[1]İlkçağda kentin bulunduğu yerde Arhelais adında bir yerleşim merkezi vardı. Buraya, yöreyle birlikte anılarak Archelais Garsaura da denilirdi. Adını kurucusu Kappadokia Kralı Arkhelaos’tan almıştı. Arkhelaos’un da kenti daha eski bir yerleşim merkezinin kalıntıları üzerine kurduğu ya da küçük bir yerleşim birimini geliştirdiği sanılıyor. Roma İmparatoru Claudius kente koloni ayrıcalığı tanıdı. Bu nedenle kentte ticaret giderek gelişti. Anadolu’daki birçok önemli kenti birbirine bağlayan işlek yolların kavşağında bulunması yüzünden ortaçağda Archelais Bizans ile Araplar arasında sekiz kez el değiştirdi. Son olarak 805-965 arasında Abbasi, 965-1040 arasında Bizans egemenliği altında yaşadı. Selçuklular kenti 1076’da alarak bu yöreye 1312’ye kadar egemen oldular. Bu süre içinde kente birçok kervansaray, han vb yapıldığı gibi yeni yollar açıldı ve eskileri onarıldı. Bazı kaynaklar, Türklerin 12. yüzyılda Archelais’den esinlenerek buraya Aksaray adını verdiklerini öne sürerler. Bazı kaynaklarsa, Aksaray adının kentte aktaşlarla yapılmış bir saraydan geldiğini yazarlar. Aksaray, üç dönem (1312-1341), (1365-1396), (1402-1467) Karamanoğlu ve bir dönem (1341-1365) Eretna (Ertana) Beyliği egemenliğinde kaldı. 1396’da Yıldırım Bayezit yöreyi Osmanlı topraklarına kattıysa da, Timur 1402’de kenti alarak Karamanoğlu Beyliği’ne bıraktı. 1467’de Fatih Sultan Mehmet Aksaray’ı ikinci kez Osmanlı topraklarına kattı. Osmanlı yönetiminde Aksaray, Niğde ile birlikte Karaman Beylerbeyliği’ne bağlı birer sancak merkeziydi. Cumhuriyet döneminde kent Aksaray, Arpasun ve Koçhisar ilçelerini içeren il durumuna getirildi (1923). On yıl sonra (1933) Aksaray Niğde ili’ne bağlı ilçe oldu. 1989′ da yeniden il konumunu kazandı.  Kaynak: http://www.nkfu.com/aksaray-tarihcesi-tarihi-yerleri/

 [2] Roma İmparatorluğu, İmparator I. Konstantin ve Licinius döneminde ortak bir karar alarak, 313 yılında Milano Fermanı’nı ilan etti.  379 yılında İmparator I. Theodosius tarafından Hristiyanlık, Roma İmparatorluğu’nun resmi dini olarak ilan edilmiştir. Eski Roma geleneğinin dini Paganizm, yasaklanmıştır.      

[3] Doç. Dr. Burcu Ceylan, Hıristiyanlık Merkezleri Olarak Anadolu Kentleri, Kongre Bildirisi, 2004 https://www.academia.edu/10674288/H%C4%B1ristiyanl%C4%B1k_Merkezleri_Olarak_Anadolu_Kentleri

 [4] Doc. Dr. M. Sacit Pekak. Kapadokya2da serbest haç planlı iki kilise, Sanat Tarihi Dergisi Sayı/Number XVII/2 Ekim / October 2008, 85-113

Kapadokya İnanç Haritası   

Yavuz Çekirge


Freelancer


Post navigation