Prolegomena :

Seyyah kimdir? Günümüz Türkçesinde “gezgin” diyoruz. Yeni nesil “seyyah” ve “seyahatnâme” kelimeleri yerine çoğunlukla “gezgin” ve “gezi notları” sözcüklerini kullanıyor. Ama kavramlar aynı mı? Seyyah kelime kökeni Arapça “sayyah” ve Farsça “Sayran” kelimelerinden kaynaklanıyor. Seyyah bir yere başından bir macera geçsin diye gitmez. Belirli bir coğrafyayı görmeye gider.   Seyahatnâmelerde yazarın çıkış noktası aslında “başından geçenler” değil, “coğrafya”dır. O coğrafyada yaptığı gözlemlerdir. Her coğrafyanın bir de tarihi vardır. Seyyah gittiği yerlerde bir coğrafyayı görür ama o coğrafyanın tarihini de araştırıp öğrenmek durumunda kalır.

İnsanların seyahat etmeye ve coğrafyaya olan ilgisi hiç te yeni değildir. Ticaret ve askeri amaçlarla dünyanın değişik coğrafyalarında keşifler yapmak özellikle denizci kavimlerin başlattığı bir yaşam tarzıdır. Antik çağda Kuzeyde Vikingler güneyde ise Fenikeliler başta olmak  üzere bir çok denizci kavim uzak  denizlere açılmış, denizaşırı yerlerde ticaret kolonileri kurmuştur. Başlangıçta masum keşif gezileri olarak başlayan bu seyahatler daha sonra “sömürgecilik”, “müstemlekecilik” veya “kolonyalizm” adı verilen bir siyasi rejime dönüşmüştür. Siyasi anlamda genellikle bir devletin başka ulusları, devletleri, toplulukları, siyasal ve ekonomik egemenliği altına alarak yayılması veya yayılma isteminin sistemleşmesi kolonyalizmi doğurmuştur.

Kolonyalistler  genellikle sömürdükleri bölgelerin kaynaklarına el, iş gücüne, pazarlarına el koyar ve aynı zamanda sömürgeleri altındaki halkın sosyo-kültürel, dini değerlerine baskı uygularlar. Koloniler çağı ne zaman başlamıştır? Ne zaman bitmiştir? Ticaret kolonileri çağı başlangıcı MÖ. Onuncu asıra kadar tarihlenmektedir. Vikinglerin, Fenikelilerin ve İonyalıların  ticaret kolonileri kurduklarını biliyoruz.

Bunu böyle söyledikten sonra Son iki bin yılda bu coğrafyada yaşayan kaç kişi keşif gezisine çıkmıştır? Hadi diyelim ki çıktı, kaçı bu seyahatlerin günlüklerini (journal) kitap olarak yayınlamıştır?[1] Bir elin beş parmağı kadar olabilir mi?[2] Ksenophon’un Anabasis’ini frenk seyahâtnamesi sayamacağımıza göre ilk Frenk seyyahın Anadolu’ya ayak bastığından bu yana ne kadar zaman geçti? Bu soruyu kime sorarsanız sorun, farklı cevaplar alacağınız kesin. Frenk seyyah tanımını Charles Fellows’un Anadolu Seyahat Notları kitabından ödünç aldım. Fellows kitabında “Frank” olarak kullanıyor. Avrupalı anlamında. Osmanlıca tanım olan “Frengistan” da Avrupa anlamında kullanılmaktadır. Burada özellikle Fransa işaret  edilmektedir.  Sözlüğe bakarsak frenk kelimesi için şu tanım yapılıyor:

“Anglosakson, Cermen ya da Latin soylarının birinden olan kimse.”

Osmanlıların Avrupalılara, özellikle de Fransızlara verdiği ad olarak da biliniyor. Ecnebi tanımı da var ama ecnebi yabancı, yerli olmayan  anlamında kullanıldığı için “frenk” tanımı kadar belirleyici değil. “Frank” veya “frankish” tanımı çok uzun bir zamandır biliniyor.

Tarihsel süreç içinde iki önemli nedenle Frenklerin Anadolu ilgisi dikkat çeker. İlki askeri diğeri de ticari nedenlerle. Bilimsel merak konusu aslında tartışmalı bir konudur. Gerçekten bilimsel çalışmalar yapmak amacıyla  seyahat eden frenk seyyahların olduğunu biliyoruz ama bu aylar hatta yıllar süren seyahatlerin mali açıdan yükünün  kimin tarafından karşılanacağına bağlıdır. Charles Fellows örneğin söylendiğine göre seyahatlerinin finansmanını kendisi sağlamıştır. Banker bir aileden olması itibariyle yıllar süren bu seyahatlerin mali yükünü karşılayabilmiş, devlet desteğini reddetmiştir. En azından böyle biliyoruz. British Museum geniş mali olanakları ona tanımış olabilir. En azından İngiliz savaş gemilerinin Euromedon (Köprüçay), İndos (Dalaman)  ve Xanthos (Kınık)  nehir ağızlarına yanaşarak sandık sandık tarihi eser taşıdığını biliyoruz.

Frenk  seyyahların on altıncı asırdan sonra artmaya başlayan arkeolojik eserlere olan ilgisi de ticari olarak nitelendirilebilir. Ticari bir malın alıcısı varsa satıcısı da vardır. Batıda görülen müzecilik ve koleksiyonculuk eğiliminin başlangıcı da tarihi eser kaçakçılığıyla yakından alakalı olmalıdır. Nitekim Yaşar Yılmaz’ın “Anadolu’nun Gözyaşları”[3] adlı kitabında da detaylarıyla verdiği bilgiler doğrultusunda frenk seyyahların tam tabiriyle Anadolu topraklarında “yağmaladığı” eserler günümüzde de batı ülkelerinin müzelerinin  özel salonlarında veya koleksiyoncuların özel salonlarında sergilenmektedir.

Bugün televizyon ve sosyal medya sayesinde tüm dünya kolayca ulaşılır olmuştur. Bugünkü şartları düşününce bundan birkaç asır öncesinde insanların haber alma veya haberdar olma imkanlarını hayal etmesi bile çok zor. Hele hele antik çağda örneğin Med/Pers komutan Harpagos’un ve Makedonyalı İskender’in Anadolu kampanyalarını hangi askeri bilgilere dayanarak sürdürdükleri de en azından benim için ayrı bir merak konusudur. Coğrafya bilen, strateji bilen komutanlar kilometrelerce yürüttükleri ordularla yerlerini bildikleri şehirleri kuşatıp yağmalıyorlar. Her yağmadan sonra savaşa katılan askerlerin parası fazlasıyla ödenmiş oluyor. O dönemde tarihi eserler para etmiyor. Tahıl, şarap, kıymetli maden ve köle o dönemin geçerli akçesi. İki bin yıl öncesiyle şimdiyi karşılaştırmak ise  bir bilim kurgu masalı tadında aslında. Ksenophon’un  “Onbinlerin Dönüşü” adlı eserini kaç kişi okumuş olabilir ki? Ksenephon ‘un Anabasis’i Sardes’(Salihli) den  başlayıp bugünkü Suriye sınırlarında bulunan Kunaksa’ya oradan da Trabzon üzerinden Yunanistan’a dönen on bin Yunanlı paralı askerin öyküsünü anlatır. Bir buçuk yıl süren bu yolculuk zamanın Pers satrabı olan Kyros’un ağabeyi olan ikinci Antakserkes’e karşı başlatmış olduğu seferin öyküsüdür. Bu muazzam sefer batı, güney, doğu ve kuzey Anadolu topraklarında çok zor şartlarda gerçekleşir. Kitabı okurken Anadolu’nun eski halklarını ve coğrafyasını tanıma fırsatınız olur. Bu esere bir seyahatnâme demek mümkün değildir. Ksenephon da bir arkeolog değildir. Bir askerdir.

İlk frenk arkeolog seyyahlar bildiğim kadarıyla on yedinci yüzyıldan itibaren Anadolu’da  dolaşmaya başlıyorlar. Richard Pococke’un 1745 yılında yayınladığı kitabı türünün ilk örneği olarak karşımıza çıkıyor. “A description of the East and some other countries” adlı kitap 1739 yılında Ege adalarında başlayan “doğu” gezisinin notlarını kapsıyor. Bu kitap türünün ilk örneği derken frenk seyyahların hangi amaçla olursa olsun çok zor şartlarda ve çetin doğa koşullarında Anadolu’da yaptıkları haftalar, hatta aylar  süren inceleme araştırma çabalarının da kayda alındığı belgeler olması itibariyle önemli olduğunu düşünüyorum. Yaklaşık üç yüz yıl önce bu coğrafyada keşif gezileri yapan frenk seyyahların güncelerini okumak çok heyecan verici.

Frenk seyyah Charles Texier[4] ve ekibi1833 yılında ve 1843 yılında iki defa dört  yıl  süren geziler yaptı. Dile olay tam dört yıl at üstünde bir ekiple keşif yapıyorsunuz. Bu mali açıdan son derece ağır bir yük getiren kampanyanın finansörü ise Fransız devleti olmuştur. Texier, Fransız devleti adına gerçekleştirdiği bu seyahatlerde elinde padişah fermanı, yanında mimar, ressam ve arkeologlardan oluşan bir ekiple 1833 yılında keşif, 1843 yılında da tarihi eserleri taşımak amacıyla Anadolu’yu tam tabiriyle didik didik etmiştir. Charles Texier’in basit bir tarihi eser kaçakçısı olmadığını söylemek gerekir. Bugün elimizde üç ciltlik “Küçük Asya” eseriyle frenk seyyahlar arasında ayrıcalıklı bir yere sahiptir. Entelektüel birikimi, araştırma yeteneği ve çağının önde gelen kaşiflerinden biri olan Charles Texier’in eserleri  devlet desteğiyle 1922 yılında Ali Suat tarafından Türkçeye çevrilmiş ve eski alfabeyle yayınlanmıştır. Anadolu tarihine ve coğrafyasına meraklı olan herkesin okuması gereken çok değerli  kaynaklar arasında sayacağımız bu üç ciltlik eseri yaptığım gezilerin öncesinde ve sonrasında hep okurum.

Charles Texier 1833 yılında başladığı ilk gezisinde İstanbul üzerinden Bursa’ya geçer. Bu bölge bilindiği gibi Roma hakimiyeti döneminde Bithynia eyaleti olarak bilinmektedir. İznik ve çevresinde keşifler yapan Texier, emrine verilen Fransız  La Mésange adlı gemiyle Marmara denizi kıyılarında ve adalarında da keşifler yapmıştır. Daha sonra Çanakkale boğazından Ege Denizi ve Edremit körfezine geçerek Assos başta olmak üzere Bergama’dan İzmir’e kadar tüm İonya kıyıları dahil olmak üzere antik kentlerdeki  tarihi eserleri incelemiş ve  Louvre Müzesi için örnekler toplamıştır.

Texier Anadolu’da gezdiği yerleri hem idari bakımdan hem de bugünkü deyişle mimari açıdan  incelemiş ve aşağıdaki tabloyu kitabında yayınlamıştır:

  • Bitinya (La Bithynie) – Hüdavendigar Sancağı
  • Misya (La Mysie) – Karesi Sancağı
  • Lidya (La Lydie) – Saruhan Sancağı
  • Mayonya (Maeonie) – Aydın Sancağı
  • Karya (Carie) – Menteşe Sancağı
  • Likya (La Lycie) – Pamfilya (La Pamphylie)-Teke Sancağı
  • Pisidya (Pisidie) – İsaurya (isaurie)-Hamid ili Sancağı
  • Likonya (Lycaonie) – Kapadokya (Cappadoce)-Karaman Sancağı
  • Kapadokya (Cappadoce) – Konya Sancağı
  • Frigya (Phryqie) – Germiyan Sancağı
  • Paflagonya (Paphlagonie) – Kastamonu Sancağı
  • Pont-Amasya Sancağı

Mimar olmasının getirdiği merakla olacak örneğin İznik antik kentinin tüm dini ve kamusal yapılarını analiz etmiş, eskizlerini çıkartmıştır. Kitabında yer verdiği detaylar bugün bile değme arkeolog ya da tarihçinin harcı değildir. İznik tarihini ve yapılarını Texier’in kitabından okumak  entelektüel açıdan çok doyurucudur. Kullandığı kaynaklar kolay kolay kimsenin ulaşamayacağı çokluktadır. Bugünkü İznik antik İznik’den çok farklıdır. Antik yapıların bazıları yok olmuş, surların büyük bir bölümü tahrip olmuştur. Geçtiğimiz yıl İznik’i ziyaret ettiğimde giderek ayakta kalan yapıların da büyük bir tehlike altında olduğunu da  görmüştüm. Kentteki arkeolojik eserler korunmuyor. Yerel halk köfteciye gösterdiği alakanın yüzde birini bu eserlere gösterse bugün durum çok farklı olabilirdi. Büyük kilisenin fetih sonrasında camiye dönüştürülmesi ve daha sonra yeniden kilise olarak müzeye dönüştürülmüş olmasına rağmen bazı kişilerin orada fetih namazı kıldıklarını görmüştüm. On ikinci yüzyıldan bu yana bitmeyen din savaşlarını diri tutmayı hedefleyen bir yobaz ordusu etrafta kol geziyor. Her yerde tarihi eser düşmanlığı karşınıza çıkıyor; günümüzde de devam eden Müslüman- Müslüman olmayan ikilemi zarar vermeye devam ediyor.. Senin dinin mi yoksa benim dinim mi? Tartışması harlı ateşinden hiçbir şey yitirmemişe benziyor. Antik Nicaea tarihte çok önemli bir başkenttir. Piskoposluk başkentidir. Ünlü Ortodoksluk Katoliklik ayrışmasının yaşandığı toplantının (konsül) yapıldığı yerdir. Ve daha bir çok olayın merkezidir. Anadolu tarihinde en önemli yerlerinden biridir. Zira ilk ekümenik konsil, MS. 325 tarihinde 218 piskoposun katılımıyla burada yapılmış ve  “İznik Yasaları” adıyla bilinen 20 maddelik kararlar metni  Senatüs Sarayında alınmıştır. İmparator I. Constantinus’un himayesinde  yapılan 1. konsil şiddetli tartışmalara sahne olur. İskenderiyeli din adamı Arius’un “Hz. İsa’nın sadece bir insan olduğu ve tanrıdan dünyaya gelmediği” şeklindeki kısa sürede taraftar toplayan tezi, toplantıya katılan piskoposları birbirine düşürür. Sonuçta bugün de savunulan Hz. İsa’nın tanrının oğlu olduğuna dair sav kabul görür. Arius ve arkadaşları toplantıdan kovulur. VII. ve son Ekümenik Konsil 787 tarihinde İznik’teki Ayasofya Kilisesi’nde yapılır. Kısacası İznik Hristiyanlık açısından önemli bir dini cazibe merkezidir.

İznik’in yarım asır süresince Bizans İmparatorluğu başkenti olması da 1204 yılında gerçekleşmiştir. Dördüncü haçlı seferi sırasında Latin orduları Konstantinopolis’i işgal edip yağmalamışlardır. Haçlı orduları Papa’nın direktifleri doğrultusunda Konstantinopolis’de bir Latin İmparatorluğu kurmuşlardır. Zamanın  Bizans imparatoru Teodoros Lascaris ise bu dayatma karşısında İznik’e (Nicaea’ya) kaçmak zorunda kalmıştır. Katolikler MS. 325 tarihinde İmparator Konstantin tarafından toplanan konsülün intikamını yıllar sonra böyle almak  istemişlerdir. Doğu ve batı kiliseleri olarak ayrılan Hıristiyan dünyası MS.1204 yılında Papa’nın Latin ordusu tarafından Konstantinopolis’de gerçekleşen korkunç katliamla daha da ayrışmıştır. Ortodoks Rumlar bugün bile bu katliamın hesabını sormayı düşünürler. Asla affetmezler. Müslümanlıktaki Hasan Hüseyin’in katledildiği Kerbela cinayeti gibidir. Haçlı ordusu üç gün boyunca şehri yağmalamış, kadın ve çocuklara cinsel tacizlerde bulunmuş, kıymetli ne kadar heykel, madeni eşya varsa hepsi eritilerek Roma’ya gönderilmiştir. Güzelliği dillere destan Konstantinopolis şehri barbar Latin ordusunun yağmasından sonra harabeye dönmüştür. Nicaea’da yarım asır içinde  Theodoros Lascaris’den sonra dört imparator tahta çıkmıştır. Sonuncu olan VIII. Michael (1259-1282), 1261 yılında Konstantinopolis’i’  yeniden ele geçirerek Latin İmparatorluğu’na son verir. Böylece Konstantinopolis yeniden Bizans İmparatorluğu’nun başkenti olur.

Texier Nicaea’dan sonra Bursa’ya geçer. İpek üretiminden kaplıcalara Uludağ’dan menba sularına kadar tüm bölgeyi ve bölge insanını inceler. Böylesine detay verebilmek için Texier’in tüm antik çağ tarihçilerinin ve seyyahlarının eserlerini okumuş olması gerekir. İzmir’e kadar yol güzergahı üzerindeki tüm antik kentleri ve ayakta kalan yapıları anlatır. Bugün Kütahya (Çavdarhisar) yakınlarında bulunan Aizonai antik kentini Texier’in kitabında tüm antik çağ detaylarıyla  okuyarak gezmek mümkündür.

İzmir körfezini anlattığı bölüm şöyle başlar:

“İyonya’yı dolaştıktan sonra, güney kıyısı boyuna giderek İzmir körfezine gireriz. Mimas Dağının kaidesi, gemicilerin Karaağaç koyu adını verdikleri derin bir girinti şeklinde görülür. Bu adın verilmesine sebep, Karaağaç dedikleri kuzey rüzgarlarından gemilerin buraya sığınmalarıdır. Haritalarda bu yer, oradaki küçük bir köyün adıyla Gülbahçe diye gösterilmiştir. Bundan sonra Birinci Klazomen (Clazomene) şehrinin yeri olan ve şimdi üzerlerindeki Urla kasabacığının adıyla Urla körfezi denilen koya gelinir. Burada eski eserlerden hiçbir şey görülmez; yöresi çok dağlıktır, burada Rumlar iyi bağ yetiştirirler.”[5]

Texier ve diğer frenk seyyahların Anadolu kampanyalarına başlamadan önce geniş çapta bir kaynak taraması yaptıklarına hiç şüphe yok. Bugün bu kaynakları Türkçe olarak elde etmek mümkün değildir. Eğer bir Anadolu tarihi kataloğu yapılsaydı bu kaynakların hepsini bir arada görmek mümkün olurdu. Öncelikle antik çağ kaynaklarına bakmak gerekir.  Bu kaynaklar Yunanca, Aramca, Latince başta olmak üzere Farsça, Arapça, Luvice, Likçe, Medce, Keldani ve Kıpti dillerindeki belgeleri de içine alan çok dilli, çok dinli  bir coğrafyaya gönderme yapmaktadır.

Texier’in referans olarak dipnotlarda bir çok  antik yazarlardan söz etmektedir. Bunlardan bazılarını burada anmak gerekirse:

  • Heredotos
  • Strabon
  • Servius
  • Arnobe
  • Vitruve
  • Xénophon
  • Pausanias
  • Cramer
  • Pline
  • Ammien Mescellin
  • Hierocles

Texier, sadece Frigya bölgesinde antik coğrafyacılara göre otuz sekiz şehrin var olduğunu söyler. Öte yandan frenk seyyahların sadece on kadarının yerlerinin tespit edebildiğini de  belirtir.  Bu şehirler de şöyle:

  • Aizani -Çavdarhisar
  • Nacoleia-Seyidgazi
  • Cotyaeum-Kütahya
  • Mydaeum-
  • Dorylaeum-Eskişehir
  • Cadi
  • Ancyresi
  • Synnaus

Bu şehirlerin bazılarını biliyoruz ama bilmediklerimiz çoğunlukta. Frenk seyyahların Anadolu seyahatnameleri üzerine çalışma yapan bir çok araştırmacının olduğunu söylemek gerekir. Bunlar akademik çalışmalar (tezler, bildiriler) olduğu kadar farklı disiplinden gelen araştırmacı yazarlar tarafından da incelenmiştir. Örnek olarak bir akademik çalışmadan söz etmek isterim. Adnan Menderes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih bölümünde yüksek Lisans tezi veren Ece Yüksel’in katalog çalışmasında frenk seyyahları şöyle tanıtıyor:

“Batı Anadolu Antik Kentlerine Gelen Yabancı Seyyahlar

  • Edward Racynzski, (Poznan1786-Rogalin 1845) Kont, Polonyalı tarihçi, seyyah, bilim ve sanat koruyucusuydu. Servetinin bir kısmını araştırmalara ve tarihî yayınlara harcadı. Özellikle Kral Jan III Sobieski’nin karısına mektuplarını, prens Jozef Poniatowski’nin mektuplarını, Kraliçe Marie-Louise’in Defteri’ni ve Pasek’in Pamietniki’sini (Hatıralar) yayımladı. 1829′da Poznan’da Raczyinski kütüphanesini kurdu.
  • Charles Texier, (1802-1871) Fransız Arkeolog, mimar ve gezgindir. Paris Ecole des Beaux Arts’da eğitim görmüştür. 1833 ve 1843’te Bayındırlık İşleri Müfettişliği görevi esnasında Fransız Hükümeti tarafından Anadolu ve İran’a gönderilmiştir. Hitit başkenti Hattuşa’yı bulmuştur. Manisa ve Söke’de çalışmıştır. Artemis tapınağının Amazonlar frizini ve Assos buluntularının bir kısmını Paris Louvre Müzesine gönderdi. En önemli eserlerinden biri Ali Suad tarafından Türkçeye çevrilen “Description de I’Asie Mineure”, 1839- 1848 ‘dir.

 

  • Olivier A. Guillauma, Doğuya ziyaretlerinin sebebi çeşitli bitki örnekleri toplamaktır. Zooloji profesörü olan Fransız seyyahın eseri 3 ciltten oluşmaktadır. Çalışmamızda seyyahın, Oğuz Gökmen’in çevirisi olan, “Türkiye Seyahatnamesi, 1790 Yıllarında Türkiye’de (Yaşam, Tarım, Ticaret)Olivier’in Osmanlı İmparatorluğu Seyahatnamesinden”, Kitap 2’den yararlandık. Eserin orijinal baskısı, Olivier A. Guillauma, “Voyage Dans L’ Empire Othoman L’Egypte Et la Perse, Fait par ordre du Gouvernement, pendant les six premieres années de la République”, 3 cilttir, Paris’te 1793 yılında yayımlanmıştır.
  • Joseph François Michaud, (1767-1839), Albens – Sorvay’de iyi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir ve iyi bir eğitim alır. 1786’da Lyon’da bir yayınevinde çalışmaya başlar. Bir dönem Paris’e gelen Michaud, Voltaire ve Rousseau’nun fikirlerinden etkilenir. Gazetecilik yapar. Fransız İhtilali döneminde kralcıların tarafını tutmuştur. 1794’te koyu bir cumhuriyetçi olduğunu göstermek isteyen bir şiir yazmıştır. Napolyon’a karşı ayaklanan birliklerin arasında yer almıştır ve Paris’i terk etmek zorunda kalmıştır. Haçlı Seferleri ile ilgili bilgi toplamak için yol arkadaşı Poujoulat ile uzun doğu yolculuğuna çıkarlar.

 

  • J.F. Poujoulat, (1808- 1880) 18 yaşındayken Paris’e gelip Michaud’un hizmetine giren Poujoulat’ın görevi Haçlılarla ilgili çalışmada kaynakçayı düzenlemekti. Michaud ile çıktıkları uzun Doğu gezisinin sonrasında Poujoulat, Correspondance “d’Orient”in basımı işleri ile ilgilenmiştir. Siyaset ile ilgilenmiştir. Meşrutiyetçidir ve 1848 Devrimi sırasında meclis üyeliği yapmıştır. Ölüm cezasına karşıdır. Pek çok yayını bulunmaktadır.
  • Helmuth Karl Bernhard von Moltke,(1800- 1891), Prusyalı generaldir. Osmanlı padişahı II. Mahmut tarafından Osmanlı ordusunda yenilik yapmakla görevlendirilmiştir. Kopenhag Askeri Okulu’nda okudu, Danimarka ordusunda hizmet gördü. 1828’de Prusya ordusuna geçti. Clausewitz’in etkisi altında kalarak askeri tarihe merak sardı. 1838 Genelkurmaya girdi. 1835-1839 arasında Osmanlı ordusunda öğretmenlik ve müşavirlik yaptı. Osmanlı başkumandanı Hafız Osman Paşa maiyetinde müşavir olarak Nizip Muharebesi’ne katıldı. Berlin’e dönünce önce Magdeburg’daki 4. Kolordu kurmay başkanlığına, sonra veliaht Friedrich Wilhelm’in yaverliğine atandı. Friedrich Wilhelm kral olunca, Moltke’yi genelkurmay başkanlığına getirdi (1857). 1866 ve 1870 savaşlarında Avusturya ve Fransa’ya karşı harekâtı yönetti ve büyük saygınlık kazandı. Alman İmparatorluğu’nun kuruluşundan sonra, 1871’de kont, 1872’de Yüksek Meclis üyesi oldu. 1870’in konfederasyon ordusunu gerçek bir Alman ordusu haline getirdi. Kumandası altında bu orduya Prusya askeri geleneğini aşıladı. 1888’e kadar tam otuz bir yıl genelkurmayı yönetti. “Briefe aus der Türkei” (Türkiye’den Mektuplar) adlı kitabı Türkiye’de Moltke’nin Türkiye Mektupları ismi ile basıldı.
  • Carl Humann, (1839 – 1896), Alman mühendis ve arkeolog, 7 çocuklu bir ailenin 3. çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası müzayede uzmanı ve varlıklı biriydi. Humann, öğrencilik yaşamında matematik ve resim derslerinde başarılıydı. 1860’da Prusya Kraliyet Mühendislik Akademisini ve müzede sanat koleksiyonunun çalışmalarına katıldı. Akademik kariyer hedefi inşaat mühendisliğiydi. 1862’de Sisam adasında Hera Tapınağı kazısında çalıştı. 1863-1864 arasında Osmanlı başkentinde kaldı. Osmanlı Hükümetinin verdiği görevle Boğaz’da Yafa ve Kudüs’te demiryolu inşaatlarında çalıştı. 1869 ve sonraki dönemde Pergamon’da çalışmıştır.

 

  • Antoine Galland, Arkeolog ve çevirmendir. 1646’da fakir bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Latince öğrenmekte bir hayli yetenekliydi. Noyon Kolejine gitmiştir. Paris’teki diğer okullarda eğitimini tamamlamıştır. Arapça, Farsça, Türkçe ve İbranice öğrenmiştir. Osmanlı döneminde Fransa Elçisi Nointel’in yanında Kraliyet Sikke, Para ve Elyazması kitap ve koleksiyonlarını incelemiş. “Bin bir Gece Masalları” gibi pek çok ünlü eseri bulunmaktadır. Ünlü Oryantalistlerden birisidir. 1715 ‘te ölmüştür.
  • J Davis, 1826(?) 1827 doğumlu bir rahip İskenderiye’de St. Mark kilisesi papazıdır. 1872’de görevinden geçici olarak ayrıldığı bir zamanda çok istediği Anadolu gezisine çıkar ve Anatolica adlı gezi raporunu yazar. 19. Yüzyıl Batı Anadolu antik yerleri ve Osmanlı Devleti ve toplumu hakkında bilgi verir. 1897 “Osmanlı Atasözleri ve İlginç Sözleri” adında bir kitabı yayınlanmıştır. “Asya Türkiyesi’nde Yaşam” adında bir başka eseri daha vardır.
  • Henry Christmas, (1811 -1868), “İstanbul ve Ege Yollarında 1851” adlı eser, aynı tarihte 3 cilt yayınlanan “The Shores and Islands of Mediterranean (Akdeniz Kıyıları ve Adaları )” adlı eserin son cildidir.
  • Felix Sartiaux, Fransız arkeologtur. Batı Anadolu antik kentlerinden Phokaia (Foça) kazılarını 1913-14-1920 arasında kazı başkanlığı yapmıştır. En ünlü eserlerinden birisi “Küçük Asya’da Ölmüş Şehirler”dir.
  • Konstantinos Oikonomos, İzmir Rum Lisesi diller bilimi öğretmenidir. “Destanlar Çağından 19.Yüzyıla İzmir” adlı eseri 1817’de hazırlanmış 1868’de İzmirli hukukçu B. F. Slaars Fransızcaya çevirip genişletmiştir.
  • Ernst Krickl, Avusturyalı istihkâm subayıdır. 1892’de Güneybatı Anadolu’nun Likya bölgesinde kroki, harita çizmek ve fotoğraf çekmek için bölgeye gelmiştir. Kendi resimli günlüğünden, 1892’de “Likya Günlüğü” adlı eseri hazırlanmıştır.
  • Heinrich Schliemann, (1822-1890), esnaf, tüccar ve amatör arkeolog. Almanya’da Mecklenburg bölgesi Schwerin köyünde 1822 yılının 6 Ocak günü doğmuştur. Fakir bir papazın oğluydu. Çok istediği halde ailesinin ekonomik gücü olmadığından arkeoloji eğitimi alamadı. Kendi çabalarıyla Sorbonne Üniversitesinde 1866- 1871 arasında arkeoloji eğitmini tamamladı. 1870-1882 1889-1890 arasında Troia kazılarını yürütmüştür. 1890 ‘da Napoli’de öldü.
  • Edmund D.Chishull, B.D İzmir’de saygın imalat şirketi eski papazı saygın ve bilgindir. “Türkiye Gezisi ve İngiltere’ye Dönüş”adlı eserin yazarıdır.
  • Angelico Maria Müler, Doğuya seyahat yapan Hıristiyan din adamı ve seyyahtır. 1726 İzmir adlı eseri, “Pregjunus in Jerusalem” isimli kitabın Almanca baskısında İzmir’e giriş 3. kısım çevirisidir.
  • Guillaume Martin, Teoloji profesörü ve kraliyet donanması papazıdır. “Voyage a Constantinople, Fait L’occasion de L’ambassade de M.le Comte de Choiseul –Gouffier a la Porte Ottomane” adıyla 1821’de Paris’te basılan kitap Martin’in 3 aylık gözlemlerine dayanmaktır. İlk baskıda Martin’in ismi, M. L’Abbé olarak geçmektedir.”

Bu liste aslında çok daha uzun ama hepsine burada yer vermek mümkün değil. Bu listenin neden bu kadar uzun olduğuna gelince her şeyden önce tarihi eserler için batıda oluşan ticari atmosferin bunda çok etkili olduğunu söylemek gerekir. On altıncı asırdan itibaren endüstrileşme sürecine giren batılı ülkeler giderek zenginleşmeye ve burjuva sınıfının arkeolojik eserlere olan merakının oluşmaya başladığı görünür.

Anadolu’yu ziyaret eden frenk seyyahların büyük bir bölümü aslında sponsorları tarafından keşif veya bilimsel gözlemler için değil, para edecek  tarihi eserlerin yerini  tespit için Anadolu’da aylar hatta yıllar süren yolculuklar yapmışlardır. 1745 yılında Anadolu’yu ziyaret eden Richard Pococke kitabında sadece Anadolu’daki değil Yunanistan’daki tarihi eserlere de yer vermiştir. Daha sonraki yıllarda frenk seyyahların ziyaretlerini artırdıkları gözlenmiştir. Seyahat sonrasında yayınlanan kitaplar bir yerde tarihi eserler piyasasını ve bu piyasadan geçinen kişileri de etkilemiştir. Büyük bir moda haline gelen arkeolojik eserleri malikanelerinin bahçelerinde, salonlarında sergilemek isteyen zenginlerin sayısı hiç te az değildir.

Önemle vurgulanması gereken konu frenk seyyahların seyahat sonrasında bazı tarihi eserlerin bulunduğu yerden alınarak ülkelerine  götürmeleridir. Buna her şeyden önce izin veren Osmanlı bürokrasisi arkeolojik eserlere hiç sahip çıkmamış/çıkamamıştır. Anadolu’da yapılan kazılarda çıkarılan eserlerin korunması ve ait olduğu ülkeye verilmesi konusunda Osmanlı Hükümeti bazı yasaları  çıkarmıştır. Ancak bu yasalardaki bir takım boşluklar yabancı kazı ekiplerinin çıkarttıkları eserlerin bir kısmını yurtdışına götürmelerine olanak sağlamıştır. Örneğin Arkeolog C.T Newton, Halikarnasos Mouselum’u kolaylıkla taşıyabilmek için çıkardığı aslan heykellerinden sadece birkaçını Müze-i Hümayun’a teslim etmiştir. Didim’de çıkardığı heykelleri ise British Museum’a götürmüştür. J.T. Wood ise Ephessos’tan çıkardığı eserleri Viyana’ya göndermiştir. C. Humann ve Th. Wiegand, Priene kazıları sonucunda çıkan eserlerin bir bölümünü İzmir, İstanbul Müzelerine verirken bir bölümünü de Almanlara vermiştir. H. Schliemann, Troia eserlerini yasa dışı yollarla Yunanistan’a kaçırmıştır. Kendisine dava açan Osmanlı Hükümeti’ne sadece tazminat ödemiştir.  C. Fellows’un Likya bölgesinde günışığına kavuşturduğu eserleri yurtdışına çıkarmak için  bireysel olarak, 1841’de izin almış ve 1842-1844 arasında Harpyler Anıtı, Nereidler Anıtı ve Aslanlı Mezar olarak bilinen birçok eseri British Museum’a taşımıştır. Zaten bu başarısından dolayı da kendisine kraliçe tarafından “sir” ünvanı verilmiştir.

Anadolu’da frenk seyyahların izini sürmek bende bir tutku oldu. Her ziyaret ettiğim antik kentte önce burayı hangi frenk seyyahın keşfettiğini sorgular oldum. Günümüzde devam eden kazıların büyük bir bölümü de frenk arkeologlar tarafından yürütülmektedir. Yıllar içinde giderek devasa boyutlara ulaşan kaçak antik eserler piyasası ve oyuncuları eksilmek yerine giderek artmıştır. Zaman zaman medyada bazı kişilerin  adının karıştığı yolsuzluklardan söz edildiğini de görmekteyiz. Defineci tabir edilen tarihi eser kaçakçıları maalesef suçüstü yakalanmalarına rağmen nasılsa yetkililer tarafından serbest bırakılıyor.[6] Korunma altında olan bazı antik kentlerde tarihi eser hırsızlıklarının görüldüğü de bir gerçek.[7]

Benim bildiğim en büyük kaçakçılık haberi Knidos’dan gelmişti. Kazı başkanlığını yürüten Prof. Dr. Ramazan Özgan’ın ruhsatının 2007 yılında iptal edilmesiyle birlikte arkeoloji bilimi alanında skandal  kabul edilecek bir olay patlak vermişti. Bazı eserlerin envantere kaydının yapılmayıp farklı yerlerde tutulduğu haberi Kültür Bakanlığı müfettiş raporlarıyla ispat edilmişti.

Datça burnunda bulunan Knidos çok önemli bir antik kent. İHA haber ajansının 5 Ağustos 2012 tarihli haberinde Knidos ile ilgili şu bilgilere yer veriliyor.

“Dorlar ve Romalılar tarafından çok sayıda tapınak ve kilisenin yapıldığı Knidos, Afrodit heykeli ile ünlendi. 2 bin yıl önce şehir nüfusunun 70 binlere ulaştığı kent, Bizans’ın son dönemlerinde bir yandan depremler, diğer yandan korsan saldırılar ile yıkılıp yağmalanınca terk edildi. Ünlü matematikçi ve filozof Eudoxus, en iyi yontulmuş çıplak Afrodit heykelini yapan Heykeltıraş Praxiteles, Skopas, Bryaxis, Mısır’daki Alexandria Feneri’nin mimarı Sostrates, Knidos’da yaşadı. Büyük limanın hemen yanı başındaki 5 bin kişilik tiyatrosu günümüze kadar gelen Knidos’un, 20 bin kişilik büyük tiyatrosunun mermerlerinin bir bölümü İstanbul Dolmabahçe sarayında, bir bölümü ise 1830 yılında gemilerle Mısır’a götürülerek Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın Kahire’de yaptırdığı sarayda kullanıldı. İngiliz arkeolog Sir Charles Newton, Knidos’a 384 gün süren çalışmasını tamamlayarak 1857 yılında Knidos’dan ayrılırken, Knidos Aslanı ve Demeter heykeli ile birlikte 212 sandık dolusu tarihi eseri ülkesine götürdü. Yıllardır bulunamayan çıplak Afrodit heykeli halen sırrını korurken; Knidos Aslanı ve Knidos Demeter heykeli halen İngiltere’de British Museum’da sergileniyor.”[8]    

 

Antik çağdaki adıyla Pisidia bölgesi de antik dönemden kalan eserlerle frenk seyyahların ilgisini çeken bir bölgedir. Antalya, Isparta, Burdur illerini kapsayan esas itibariyle “göller bölgesi” olarak adlandırdığımız bölgedir Pisidia. Pamphyllia bölgesine göre daha dağlık ve denizden yüksekliği bin bin beş yüz metrelere ulaşan bir platodur Pisidia.

Frenk seyyahlar bu bölgede de 1800 yıllarından itibaren incelemelerde bulunmuşlardır. Bazı isimler vermek gerekirse ;F.V.Arundell’in, Tchihatcheff, L.Laborde, O.F.Richter, J.Ewers, J.R.Sterret ve W.J.Hamilton. Bölgede çok detaylı incelemelerde bulunan seyyah ise W.M. Ramsay ‘dir.  1890 tarihinden itibaren Pisidia bölgesinde kapsamlı araştırmalar ve kazılar yapmaya başlamıştır.

  1. M. Ramsay Hıristiyan eserlerin yoğun bir şekilde bulunduğu ve Aziz Paulus’un defalarca ziyaret ettiği ve Hıristiyan dininin yayılmasında etkili olan piskoposluk merkezi Antiokeia’yı (Bugünkü Yalvaç) araştırmalarının merkezine almıştır. 1890 yılında İngiliz elçiliği vasıtasıyla talep ettiği kazı ruhsatı iki yıllığına kendisine verilmiş fakat Ramsay ruhsat aldığı bölgede kazı yapmak yerine Antiokheia da kaçak kazı yapmış olduğu gerekçesiyle ve bazı tarihi eserleri yurt dışına  kaçırma şüphesi uyandırdığı tespit edilmiş ve kazı ruhsatı iptal edilmiştir. W.M. Ramsay’ın esas amacının erken Hıritiyanlık dönemine ilişkin belgelere ulaşmak olduğunu sanıyorum.

Antiokheia’nın kuruluşu MÖ. Dördüncü yüzyıla tarihlenir. Bu da şehrin kuzeydoğusunda bulunan Men Kutsal Alanı buluntularından kaynaklanır. Pisidialıların Bergama kralına yenilmelerinin ardından Bergama krallığına bağlanan Antiokheia MÖ. 133 yılında Attalos’un vasiyeti gereği Roma hakimiyetine girer. Roma lejyonlarının Kilikyalı korsanları yok etme kampanyası çerçevesinde yapılan “Via Sebaste”  döşeme yolu Antiokheia’dan geçer. Aziz Paulus’un MS. 46-58 yılları arasında yaptığı üç yolculuğunun merkezinde Antiokheia’nın bulunması da kenti erken Hıristiyanlık tarihi içinde önemli bir yere oturtmuştur. Bir çok nedenle farklı disiplinlerden olan frenk seyyahlar Pisidia bölgesinde çalışmalar yapmış, kitaplar yayınlamışlardır. Özellikle Vatikan sponsorluğunda gerçekleşen seyahatlerde Aziz Paulus’un seyahatleri ve ilk vaizini verdiği Antiokheia’daki sinagog kutsal alan ilan edilmiştir.

Profesor W.M. Ramsay’in  1890 yılında “The Historical Geography of Asia Minor” adlı kitabı “Kraliyet Coğrafya Topluluğu”[9] tarafından yayınlanır. Bu kitap bildiğim kadarıyla Türkçeye çevrilmemiştir. Kitabın özellikle Anadolu’daki ticari ve askeri yol güzergahlarını anlatan ve haritalarla destekleyen bölümleri çok ilgi çekicidir. Ramsay’ın antik yollara olan merakı boşuna değildir. Elindeki eski haritalara bakarak bir çok yol güzergahından söz etmiş bu yolların varlığını da gözleriyle görmüştür. Kral Yolu, Ticaret Yolu, Roma Yolu, Bizans Yolu gibi tanımlarla şehirler arasındaki bağlantılara işaret etmiştir. Nitekim Ramsay’dan sonra bölgede araştırma yapan seyyahlar mil taşlarını arayıp bularak şehirler arasındaki mesafeleri de ölçme fırsatını yakalamışlardır. David H. French  döşeme Anadolu’daki döşeme yolların tüm bağlantılarını ortaya koyan belgeleri toplamış ve yayınlamıştır.[10]

Frenk seyyahların eserleri günümüzde kaynak olarak kullanılmamaktadır. Örneğin geçen yıl Bithynia bölgesine yaptığım seyahat öncesinde bilgi toplamaya çalışmıştım. Çok basit turist broşürlerinin ötesinde Türkçe’de kaynak bulmak hiç te kolay olmamıştı. Oysa gerek Texier gerekse de Ramsay bu bölgede yaptıkları gezileri ve araştırmaları kitaplarında yayınlamışlar. Bazı antik kentlerin artık yok olduğu gerçeğiyle hareket edersek frenk seyyahların  bazı makalelerde ileri sürüldüğü gibi bir tarihi eser kaçakçısı olmadığını en azından kitaplarını okuyunca anlamak mümkün.

Tartışma bana kalırsa çok yönlü. Birincisi frenk seyyahlar Anadolu’da kaçak olarak seyahat etmiyorlar. Elçilik ya da konsolosluk aracılığıyla izin almak zorunda olduklarını biliyoruz. 1908 yılına kadar izin almak mecburi idi. Bu izne Sultan 2. Mahmut döneminde Balkanlardan ve Anadolu’dan gelecek kişilerin ilgili kent yöneticilerinden almak zorunda oldukları dahili pasaport diyebileceğimiz giriş belgesidir.

Bir yıl için geçerli olan “mürir tezkiresine” kişinin tüm kimlik bilgileri, nereye ve niçin gittiği yazılırdı. II. Meşrutiyet’in ilan edilmesinden (1908) sonra mürir tezkiresi kişisel özgürlüğe aykırı olduğu gerekçesiyle kaldırılmıştır. Frenk seyyah olsun Osmanlı tebaası olsun hiç fark etmez seyahat eden kişinin mutlaka bir tezkire alması gerekiyordu. II. Mahmut’un 1839 yılına kadar süren padişahlığı döneminde frenk seyyahların Anadolu ziyaretlerinin arttığı gözlemleniyor. Belki de “ıslahatçı” olarak bilinen 2. Mahmut frenk seyyahları teşvik etmek istiyordu. Bunu bilemiyoruz.

 

 

[1] Seyahatname  bir coğrafyada seyyahın gezip gördüğü yerler hakkındaki izlenimlerini anlattığı eserdir.

[2] Burada Osmanlı -Türk seyyahlarından söz etmediğimiz için  Cem Sultan’la başlayan seyahatnamelere değinmeyeceğiz.  Osmanlılarda XVI. yüzyıla kadar ve onlardan önce Selçuklular ve Anadolu beyliklerinde seyahatnâme türünde eserlere pek rastlanmamaktadır. Fakat seyahat bahislerini ihtiva eden Kitâbu Evsâfı Mesâcidi’ş-şerife ve bazı menakıbnameler seyahatnâme türü içerisinde değerlendirilirse bu türün Anadolu’daki başlangıcını XIV. yüzyıla kadar geriye götürmek mümkündür. Ahmed Eflaki tarafından yazılan Menâkıbü’l-ârifin Osmanlı öncesinde Anadolu hakkında seyahat müşahedelerini ihtiva eden ilk yerli kaynak olarak değerlendirilebilir. Kaynak: Bilgin Aydın, An Overview of the Ottoman travelers of the sixteenth century

[3] Yılmaz, Yaşar, Anadolu’nun Gözyaşları, Yem Yayın, 2015

[4] Fransız asıllı arkeolog ve mimar Charles Félix Marie Texier (1802-1871) 1823 yılında Güzel Sanatlar Fakültesine girer, çok erken bir tarihte ise (1827) Paris’te kamu inşaat işlerinde müfettişlik görevini üstlenir. Fréjus ve Ostia’da arkeolojik kazılar yapar, 1828-29 yıllarında ise Akademi tarafından arkeolojik projelerle görevlendirilir. 1833’te ve 1843 yıllarında  birkaç yıl sürmüş iki geziden sonra ilk kez olarak Anadolu (Küçük Asya) şehirleri ve taşrasının coğrafya, tarih ve arkeoloji açısından betimlenmesi adlı üç ciltlik yapıtını kaleme alır.

[5] Charles Texier, ikinci kitap ELLi ALTINCI BÖLÜM İzmir (Smyrne) Körfezi, s.247

[6] https://www.sabah.com.tr/yasam/2018/02/06/tarihi-eser-hirsizlari-serbest

[7] http://arkeolojihaber.net/tag/kacak-kazi/

[8] http://www.iha.com.tr/haber-knidosta-kazilar-5-yil-aradan-sonra-basladi-237771/

[9] 1830 yılında kurulan Kraliyet Coğrafya Topluluğu Afrika başta olmak üzere dünyanın bir çok yerinde coğrafi keşiflerin yapılması ve  seyyahların günlüklerini yayınlamaları için kaynak sağlamıştır. Günümüzde coğrafya biliminin gelişmesi için bir çok proje yürüten topluluk web adresi şöyledir: https://www.rgs.org/

[10] David H. French, Roman Roads of Asia Minor, British Institute at Ankara, 2013

Frenk Seyyahların İzinde

Yavuz Çekirge


Freelancer


Post navigation