Sonbahar mevsiminde ziyaret edilecek yerler listem giderek kalabalıklaşıyor. Her yıl Yedigöller ve Yenice ilk sırada yer alıyorlar. Küre Dağları da sürekli kafamda olan yerlerden biri. Sonbaharda çekilen fotoğraflardan gördüğüm kadarıyla muhteşem bir coğrafya. Bu yıl zaten prensip olarak antik çağdaki adlarıyla “Bytinia”  ve “Paflagonia” yani batı Karadeniz bölgesini incelemeyi hedefliyordum. Zengin bir tarihi var. Ama arkeologların Lydia ve Pisidia kadar ilgisini çekmiyor.

Yaz mevsiminde özellikle Bytinia bölgesini biraz da olsa gezme fırsatım oldu. Ağustos ayı sonlarına doğru Pınarbaşı başta olmak üzere Horna Kanyonu, Valla ve Tokatlı Kanyonlarını, Ilıca şelalesini fotoğraflama  fırsatım oldu. Böylelikle Küre Dağları’na giriş yapmış oldum. Üç yüz kilometre uzunluğundaki Küre dağları’nın, Filyos ve Gökırmak akarsularının oluşturduğu  vadilerinde kayın ormanlarında fotoğraf çekmek çok zaman istiyor. O kadar çok kanyon, akarsu, göl, yayla, şelale var ki saymakla bitmez. Prensip itibariyle doğayı olduğu gibi tercihan insansız fotoğraflamak isteyen biri olarak bu bölgede çok çalışmam gerektiğinin bilincindeyim. Birkaç yıl fırsat buldukça bölgede keşifler yapmayı planlıyorum.

Bu sonbahar gezimde Yedigöller’den sonra programa Küre Dağları’nı yerleştirdim. Pınarbaşı’nın batısı Bartın’ın doğusu. Ulus kasabasını merkez alarak birkaç vadiyi fotoğraflamak üzere program yaptım. Pınarbaşı’nda Sarımeşe başkanın otelinde kalmayı düşündüm ama keşfetmeyi düşündüğüm bölgeye ters kalıyor. Onun yerine Küre dağ Evi’ni denemeye karar veriyorum.

Aşağıdaki haritada da görüleceği gibi oldukça büyük bir alandan söz ediyoruz. Vaktimiz kısıtlı olduğu için bazı bölgeleri daha ileri bir tarihe bırakmaktan başka çare yok. Karanlık çökerken otele giriş yapıyoruz.

 

Milli park sınırları içerisinde haritada da işaretlenmiş vadileri, yaylaları ve kanyonları  gidip görmek her halde bir kaç yıl alacak.

 

Köy yollarını kullanarak geldiğimiz için genellikle GPS yardımıyla yön bularak kimi yerlerde durup fotoğraf çekerek ilerliyoruz.

Otel bir aile işletmesi. En büyük avantajı lokasyonu. Otel milli park içerisinde. Yollarda vakit kaybetmeden birkaç yere gitme imkanımız var. Otel Sahibi Yaşar Bey bize rehberlik etmeyi kabul ediyor. Daha önce de bazı grup ve kişilere rehberlik yapmış. Basit bir program yapıp sabah erkenden yola çıkıyoruz. Amacım erken saatlerde oluşan sisi tepelerden fotoğraflamak.

Hemen tepelere doğru yükseliyoruz. Gökırmak ya da buralıların söylediği gibi Ulus Çayı tüm vadinin ekosistemini belirleyen baş aktör. Dolayısıyla sis de ondan kaynaklanıyor, yağmur da. Tepelere yükselip sisin üzerine çıkıyoruz.

Uçsuz bucaksız bulut denizleri önümüzde uzanıp gidiyor. Bu büyük bir şans. Çok güzel kareler yakalıyorum. Güne çok verimli başlıyoruz.

 

Küre dağlarıyla ilgili fotoğrafçıların dışında kimseden bir şey duymadım. Oysa Bartın’da bir üniversite var. Böylesine önemli bir bölgeyle ilgili bilgileri bulabilmek bile bir mucize. Benim aradığım bilgiler esasında MÖ. 2000 yıllarından bu yana bu bölgede kurulan krallıklar, yapılan anlaşmalar, üretim biçimleri, mimari eserler. Bakalım henüz umudumu kesmiş değilim. Daha derin araştırmalarla bir yerlere belki varmak mümkün olabilir. Şimdilik özellikle coğrafi açıdan  birkaç kaynaktan özetleyerek bazı bilgileri derledim:

Küre  Dağları, batıda Bartın Çayı’ndan başlayarak Kızılırmak’a kadar, yaklaşık 300 km. boyunca uzanıyor. Dağların kuzey sınırlarını Karadeniz, güney sınırlarını ise Gökırmak çiziyor. “İsfendiyar Dağları” adıyla da bilinen bu sıradağların antik çağdaki isminin Amastris ya da Paflagonya Dağları olduğu söylenmektedir.

Orta yükseklikte bir dağ sırası olan Küre Dağları’nın en yüksek noktası, Devrekani ve Abana arasında yer alan Yaralıgöz Dağı (2019 m.) zirvesidir. Burası aynı zamanda sistemin subalpin zona sahip tek yüksekliğidir.Diğer önemli yükseklikler ise Ballıdağ (1746 m.), Karakuz Dağı (1282 m.), Göynük Dağı (1804 m.) ve Dikmen Dağı (1657 m.)’dır.

Dağların kıyıya paralel olarak uzanması nedeniyle Küre Dağları’nın Karadeniz’e bakan kıyıları fazla girintili çıkıntılı değildir. Akarsuların denize ulaştığı vadilerde oluşan küçük koylar ve birden yükselen kıyıların oluşturduğu falezler kıyı şeridinin tipik görüntüsünü oluşturur. Amasra, Kurucaşile, Cide, İnebolu, Abana, Çatalzeyin, Türkeli ve Ayancık kıyı yolu dağların kuzey eteğini izlerken; Daday, Kastamonu, Taşköprü ve Boyabat güneyde yer alır. Kaynak: http://www.kdmp.gov.tr/sayfa/kure-daglari

Bölgenin en önemli aktörleri olan dağlar, akarsular ve vadiler binlerce yıldır bir çok medeniyete yaşam alanı olmuştur. Bu aktörlerin en önemlilerinden biri olan Bartın Çayı’nın antik çağdaki (MÖ. 5-6 yy.) adının “Parthenios”[1] olduğu  Homeros referans gösterilerek bazı araştırmacılar örneğin  Bilge Umar tarafından ileri sürülmektedir. Büyük ticaret gemilerinin rahatlıkla girebildiği Bartın Limanı (boğazı) İyon kolonileri için  önemli bir ticaret merkezi olma özelliğini taşıyormuş. Yelkenli teknelerin akarsuyu kullanarak sık ormanlarla kaplı iç bölgelere kadar ulaşıp kereste temin ettiklerinden de söz ediliyor. Ayrıca ırmaktan ve bölgeden Homeros’un da İlyada eserinde  söz ettiği aşağıdaki dörtlükten anlaşılmaktadır:

“Erkek yürekli Pylaimenes komuta eder Paphlagonialılara,

Gelmişler yaban katırlarıyla ünlü Enetlerin yurdundan,

Kytoros’ta, Sesamos’ta otururlar,

Parthenios Irmağı çevresinde kurmuşlardır ünlü saraylarını,

Kentleri Kromna, Aigialos, yüksek Erythinoi’dir.”

Burada dikkat çekici olan “Paphlagonialılar” ve “Parthenios” ırmağı referansıdır.

Bölgenin coğrafi adının Paflagonia olduğunu biliyoruz. Üç ana şehir isminden de söz edilmektedir.[2] Ayrıca Strabon  Geographika adlı eserinde :

“Sonra Parthenios Irmağı gelir ki bu ırmak çiçekli bölgelerden geçtiği için bu ismi almıştır. Kaynakları Paphlagonia’dadır.”

Bu iki temel belge yeterince ikna edici bence. Bugün Bartın Çayı diye anılan akarsuyun antik çağdaki adı Parthenios bölgenin adı ise Paflagonia’dır.

Bartın Halk Gazetesi’nde yayınlanan bir makalede bölge tarihiyle ilgili şu bilgilere yer verilmektedir. Alıntı yapıyorum:

“Bartın ve çevresi MÖ 7. yüzyılın sonlarında Kimmerlerin, MÖ 6. yüzyılda Lidyalıların, MÖ 547 yılında Perslerin hâkimiyetine girmiştir. Yöre yaklaşık 216 yıl Perslerin hâkimiyetinde kalmıştır. MÖ 334 yılında, Makedonya Kralı Büyük İskender, Perslerin hâkimiyetine son vererek bölgenin sahibi olmuştur. İlerleyen tarihlerde Bartın ve Ulus’un yönetimi General Eumenes’e bırakılmıştır. Bir ara Bergama Krallığı’nın kontrolünde kalan Bartın ve çevresi MÖ 266/265 yılında Bergama Kralı tarafından Pontus Krallığı’nın egemenliğine teslim edilmiştir. MÖ 70 yılında Anadolu’ya giren Romalılar, Pontus Krallığı’nın egemenliğine son vererek yöreye sahip olmuşlar ve Bartın, Roma vilayetlerinden Bitinya’nın (MS 65-117) sınırları içerisinde kalmıştır. MS 395 yılına kadar Roma İmparatorluğu’nun ikiye ayrılması sonucu bölge uzun yıllar Bizans İmparatorluğu hâkimiyetinde kalmıştır. Bununla birlikte 620’lerde Sasani Hükümdarı Hüsrev Pervez’in, Anadolu’yu geçici bir süreliğine ele geçirmesi üzerine Bartın ve çevresi de Sasani hâkimiyetine girmiştir. Ancak Bizans İmparatoru Herakleios’un yaptığı seferlerle Sasaniler, Anadolu’dan atılmış ve Bartın da tekrar Bizans hâkimiyeti altına alınmıştır.

 Herakleios, Anadolu’da idari ve askerî düzenlemelerde bulunarak burasını themalara ayırmıştır. Buna göre 7. yüzyılda Bartın yöresi; Kastamonu, Zonguldak ve Çankırı’yla birlikte Paflagonya themasına bağlı görünmektedir..”

Kaynak: Yenal Ünal: Tarihin İzinde, Bartın Halk Gazetesi,sayı 2898,12 Aralık 2015.

Yine de bu bölge ile ilgili elde yeterli belge yok. Demografik yapı, etnik yapı, dinsel yapı, ekonomik yapı gibi temel bilgiler eksik. Bu bilgiler mutlaka vardır ama bulmak zaman alacak. Bölgede araştırdıkça bir çok şey bulacağıma eminim.

Bulut denizi çekimi çok heyecan vericiydi. Bir çok yerde bulut denizi çekimi yaptım. Fakat buradaki bulut denizi çok farklı. Karadeniz yaylaları, Yenice yaylaları ve eminim bulut denizleri bir çok yerde oluşuyordur. Küre dağlarındaki bulut denizi neredeyse 360 derece. Geniş vadiler göz alabildiğince uzanıp gidiyor. Dağlar fazla yüksek de değil. Kolaylıkla tırmanılabilir. O vakit bulut denizleri daha da panoramik bir görüntü kazanıyor. İkincisi burada çekim yapmak için hava koşulları daha uygun. Pokut’a kaç kez gittiysem hep yağmurluydu. Çekim yapamadım. Orada bir pansiyonda birkaç gün kalıp havanın çekime uygun hale gelmesi beklenecek. O kadar vakit de bende yok. Büyük fedakarlıklarla gidiyorsunuz, hava şartları oluşmazsa çekim yapamadan dönüyorsunuz. Bazı gruplar horon, tulum, rakı  vakit geçiriyorlar ama bizim derdimiz vakit geçirmek değil.  Bulut denizi bir çok yerde var. Pokut’a Gito’ya özgü bir doğa olayı değil. Orada Fırtına varsa burada da Parthenios var. Küre dağları’nın bu geniş vadileri fotoğrafla dolu.

 

Ulukaya şelalesi bu bölgenin en ilgi çekici doğal hazinelerinden biriymiş. Vakit öğleye doğru köyler arasından çekim yaparak şelaleye doğru gidiyoruz. Yaşar Bey herkesin tanıdığı bir inşaatçı. Özellikle geleneksel ahşap evler  inşa ediyormuş. Küre Dağ Evi de onun eseriymiş. Bugünlerde Ulus Çayı kıyısında bir esnafa ev inşa ediyormuş. İstersek gidip görebilirmişiz. Geleneksel doğaya saygılı ahşap mimari hemen diğer “Laz İnşaatları”ndan ayrılıyor. Mesleği babasından öğrenmiş. Birkaç kuşak geriye gidiyormuş ustalıkları. Hatıllı evler tarzında iki katlı, şale damlı doğayla uyumlu evler inşa etmeyi tüm meslektaşlarına öneriyormuş. Aklıma Akyaka geliyor. İstenirse daha doğrusu yerel idare isterse iki kat ve yüzde yirmi beş inşaat izniyle birlikte mimari stil zorunluğu getirir. Kuralı da esnetmez. Bak gör ne oluyor o zaman. Görülmemiş iş değil. Ayrıca maliyet açısından da ahşap kullanmanın önemli bir rolü olmadığını Yaşar bey söylüyor. Ev büyük oranda tamamlanmış.Mükemmel olmuş. Evin içini gezdik. Modern tarzda iki yüz metrekare yaşam alanı var. Her oda ve mutfak orman ve nehir manzaralı. Ev sahipleri çok şanslı. Yolcu yolunda gerek. Dereyi takip ederek şelaleye gidiyoruz. Bu arada Yaşar Bey anlatıyor. En büyük sorun işsizlik. Eski düzen hiçbir yerde kalmamış artık. Büyük şehirlere göç hızlanmış. Gençlerin çoğu zaten gitmiş. Geriye yaşlılar ve hastalar kalmış. Bize yabancı olmayan sözler bunlar. Kırsal alanda hemen hemen her yerde duyduğumuz bu. İşsizlik ve göç.

Şelale[1] ile ilgili bir efsane var. Suyu aşk acısına iyi gelirmiş. Bu efsaneyi kim uydurduysa tutmuş anlaşılan. İki kilometrelik bir kanyonun sonunda yirmi metre yüksekteki bir mağaradan çıkıyor şelalenin suyu. Suyun mağaranın içine nereden geldiğini nasıl olup ta fışkırdığını da bilen yok. Ama aşk acısına iyi geldiğini bilen çok. Şelalenin suyunun borularla köye taşındığı o kadar belli ki. Boruların ve  demir konstrüksiyonun yarattığı görsel kirlilik  şelalenin görselliğini bozuyor. Fotoğraf çekmek içimden gelmiyor. Çekim açısı yok. Kadraja giren borular, teller, demir parçaları çekimi neredeyse imkansız hale getiriyor. Köylü şelale yoluna gözleme çay istasyonları kurmuş. Etrafta tavuklar, köpek ve kedi yavruları dolaşıyor. Ambalaj atıkları her yerde. Turist mevsimi olmadığına göre bu atıklar köylünün. Göründüğü kadarıyla bizden başka kimse de yok. Yeni yavrulamış bakımsız bir köpek peşimize takılıyor. Öğle yemeği için getirdiğimiz ekmek peynirin yarısını onu doyurmak için harcıyoruz. Geri kalan bize nasıl olsa yeter. Şelale kanyonun ortalarında bir yerde. Orada inanılmaz bir esinti var. Buz gibi. Yaz mevsiminde sıcaktan bunalanlar için biçilmiş kaftan. Hemen polar, windstopper, eldiven  ve bere düzenine geçiyoruz. Şelalenin suları o kadar şiddetli ki cadı kazanından yukarıya sıçrayan damlalar gökkuşağı oluşturuyor. Arnavut kaldırımı döşenmiş yol eskiden kamyonların da kullandığı bir ara yol imiş. Kanyonun bir ucu Drahna Vadisi’ne açılıyor. Kanyonun doğal hali yol açma amacıyla kayaların dinamitle uçurulmasıyla bozulmuş. 1962 yılında Ulukaya köylülerinin parlak fikri ile kanyon yanakları patlatılıp yol açılıyor. Doğal katliamlara bir örnek daha. Şelale ve onun oluşturduğu ekosistem dinamitlerle ağır hasara uğratılıyor. Derede yaşayan canlılar zarar görüyor. Doğal olarak şelale altında oluşan cadı kazanı ve gölet kayalarla doluyor.

Şelalenin çıktığı mağara ağzına demir konstrüksiyonla bir platform inşa edilmiş. Bir de trafo konmuş. Hangi amaçla konduğunu bilen yok. Görünüş itibariyle felaket. Şelalenin görselliği tümüyle bu demir yığını tarafından örtülmüş. İşgüzar turist rehberleri efsane uyduracaklarına şelalenin peyzajına önem verselerdi bugün bu şelale çok daha görsel bir duruma gelebilirdi. Türkiyede her şeyde olduğu gibi ehil olmayan insanların yönetiminde olan yerel idarelerin doğaya verdikleri hasar yürek sızlatan cinsinden. Ulukaya şelalesi de bunun en belirgin örneklerinden biri. “Gözleme Turizmi” adını verdiğim bu yiyen içen, tıkınan ve çöp atan insanların yarattığı rant için nedense doğa katledilmekten çekinilmiyor. Yerel gazeteler de turist akınını olumlu göstermek için kırk takla atıyorlar.

Şelale için anlatılan hikayeyi kim uydurduysa turist çekmek için uydurduğu kesin. Cahil halk bu tür efsanelere zaten dünden hazır. Bir de tabela yaptırılıyormuş. Tabelada hikâye iki dilde anlatılacakmış. Şelalelere bu tür aşk hikâyeleri karıştırmak çok moda.Bir çok yerde gördüm. Kahkahayla gülünecek cinsten saçmalıklar. Sanırım bu tür hikâyeleri  bölgede çalışan alaylı turist rehberleri kurguluyor. Nedense hepsi de birbirinin benzeri.

“ Şelaleyle ilgili mitolojik hikayeye göre, geçmişte bölgede yaşayan uzun boylu ve iri vücutlu Selamnos, ormanlık alanda karşılaştığı, çevrede güzelliğiyle ünlü Hera’ya aşık olur. Güneşin ağaçların arasından zor girdiği ve orman güllerinin güzellik kattığı alanlarda aşklarını yaşayan gençler, Hera’nın ailesinin karşı çıkmasına karşın bir süre sonra evlenir. Çiftin evliliğinin ilk yıllarındaki mutluluk, Selamnos’un anlaşılamayan ve uzun süren rahatsızlığı nedeniyle zayıf, çelimsiz ve çirkin hale gelmesiyle bozulmaya başlar. Hera, artık seven değil, eşinden nefret eden kadın haline dönüşerek Selamnos’tan sürekli uzak durur. Eşinin kendisinden nefret etmesine üzülen Selamnos, Ulukaya’nın zirvesine çıkarak Hera’nın ismini haykırıp, kendini boşluğa bırakır. Aşk tanrısı Eros, aşk acısının böyle sonlanmasını istemediğinden Selamnos’un bedenini yere değer değmez, şelaleye dönüştürerek suyu kutsar. Kutsiyete göre, her kim şelaleden su içerse, mendilini ıslatırsa ya da yüzünü yıkarsa Selamnos’un acıları azalır, içinde yeni ya da geçmişten kalma aşk acısı yaşayanlar da bundan arınır.” Kaynak:  http://www.hurriyet.com.tr/ask-acisi-cekenlerin-huznu-bu-selalede-diniyor-37012985

Türkiyede şelaleler maalesef çok bakımsız ve her geçen gün tahrip ediliyor. Örnek mi doğudan başlarsak Maral Şelalesi, Mençuna şelalesi, Ilıca Şelalesi, vb. En kısa sürede bu şelalelerin doğal haline geri dönmelerini umut ediyorum.

Fotoğraf çekmek için çok uğraşıyorum ama yine de istediğim kareyi alamıyorum. Fiziki bariyerler var, onların kaldırılması da imkansız. Çaresiz vaz geçip aracımıza binip Drahna vadisi’ne doğru hareket ediyoruz.

Küre Dağları Milli Parkı iki bin yılında TBMM kararı ile koruma altına alınıyor. Kastamonu ve Bartın illeri sınırlarına giren milli park içerisinde 8 ilçe ve 123 köy bulunduğu ifade ediliyor. Böylesine yerleşim bölgeleri içerisinde bulunan parkın nasıl korunacağıyla ilgili bir plan da yok. Belirli tur güzergahları belirlenmiş ama levhalama ve haritalama işlemi yapılmamış. Zaten milli parkın tampon bölgeleri dışındaki alanlarına rehber olmadan girmek de yasakmış. Rehber talep edilse bile rehber yokmuş. Sonuç itibariyle milli parklar yetkilileri park alanının  kimse tarafından gezilmesini istemiyor. Resmen kapalı diyemiyor. Rehber yok diyor. Web sitesinde tur güzergahları vermiş ama bu güzergahlara trekkingcileri götürecek rehber yok. [2]

     

 

 

[1] http://www.atlasdergisi.com/arsiv/kitaplar/turkiye-selaleler-atlasi/13/45/1

 

[2] http://www.kdmp.gov.tr/sayfa/kure-daglari-milli-parki

 

[1] Parthenios, Tanrıça Athena’nın bir sıfatıdır ve ‘Bakire Genç Kız’ anlamına gelmektedir.

[2] Kaynak: Yenel Ünal: Yrd. Doç. Dr. Bartın Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü, T.C. Tarihi Anabilim Dalı.

Küre Dağları

Yavuz Çekirge


Freelancer


Post navigation