Anadolu’nun kültür tarihini yorumlayan  araştırmacıların  çoğu  Ana Tanrıça kültünün başlangıcını M.Ö. 3000 yıllarına kadar götürüyorlar.  “Magna Mater” kültünün tarihsel süreç içinde hangi isimlerle anıldığını araştıran arkeologlar da var.

Kybele’nin ana yurdu neresidir diye sorsalar birbirinden farklı cevaplar alabilirsiniz. Ana Tanrıça kültünün en tanınmış olanı Kybele mi yoksa “Kumbaba” mı ? Yoksa “Artemis” midir? Söylemesi zor. Bu nerede  yaşadığınıza bağlı. Likya ve Pisidia bölgelerinde yaklaşık iki yıldır dere tepe antik kentleri geziyorum. Tarihi kalıntıların çoğu Roma döneminden kalma. Roma hakimiyetinin Anadolu’da hissedildiği  M.Ö. 200 –M.S.350 yılları arasında bu dönem öncesi uygarlıkların sırasıyla Hellen, Pers, Likya, Hitit ve öncesi dönemlerden kalan kültür mirasıyla senkretizasyon  sürecinde  kaynaşarak eklektik bir yapı oluşturdukları söylenebilir.

M.Ö. 540 yılında ünlü Pers generali “Harpagos” tarafından fethedilen Anadolu’nun bu tarihten önceki siyasi ve inanç tarihi soru işaretleriyle dolu.  “Karanlık Çağ” adı verilen bir dönemden söz ediliyor. Bu dönemin karanlık olarak nitelendirilmesi her şeyden önce belge yani bilgi olmamasından kaynaklanıyor. Eğer bir yerlerde bazı belgeler toprak altında henüz keşfedilmeyi bekliyorsa onları bulacak arkeologlara ihtiyaç var.  Frigya bölgesi antik Anadolu coğrafyasının karanlık döneminin sonralarına rastlayan M.Ö. 1200 –600 ‘lere  tarihlenen döneminde Trakya ya da Makedonya’dan gelip yerel halkla kaynaşarak bir imparatorluk kuran “Trak”  halklarının yeni adıyla Frigler’in ana yurdu olduğu hipotezi üzerinde duruluyor. Özellikle de Troya savaşından sonra Trakya ve Balkanlar üzerinden göçlerin başladığını ileri sürenler var.   Akademik dünyanın üzerinde anlaştıkları tek konu Demir Çağı adı verilen dönemin başlangıcının bu göçlere neden olduğu. O dönemi belgeleyen düşünürlerin eserleri Hellen döneminden başlıyor. Strabon bu önemli kişilerden biri. Öte yandan Hellen öncesi döneme ilişkin Anadolu krallıklarından herhangi birinden bir tarihçi bir yazar veya bir şair yok. Varsa bile ortada bir eser yok. Karanlık bir dönem. Bir Frig rahibi bir Gallos’un el yazması kitabı bulunmuyor. Bir Likya bir Lidya ya da Lykia  rahibinin eserleri ortada yok. Neden acaba? Bu kadar zengin  kültürleri  barındıran topraklarda neden hiç bu zenginliği belgeleyen kimse yok?  Likyalı ve Lydia ‘lı tarihçilerin varlığı biliniyor. Hellen öncesi dönemden kalan tabletlerin çözümlemesi mutlaka bazı konulara ışık tutacaktır. Yazılı kültür ile sözlü kültür arasındaki farkın en belirgin örnekleri yine Anadolu’da bulunabilir.  Doğu’nun mistik sözlü tarihi ile Batı’nın yazılı tarihi birleşince karanlıklar aydınlanıyor:  Lidyalı tarihçi Xanthus’un eserlerinde Kral Midas’dan söz ettiği bilinmektedir.  Midas ve oğullarının   Doğu’da Asur ve Urartu, Batı’da Lidya ve Hellen krallıkları ile anlaşmalar yaparak imparatorluklarını güçlendirdikleri fakat Kuzeyden gelen savaşçı bir kabile olan “Kimmerler” karşısında tutunamadığını başkent Gordion’un yağmalanmaktan kurtulamadığını  öğreniyoruz. Kimmerler başlarında efsanevi savaşçı Dougdamme[2] olmak üzere Anadolu’da savaş rüzgarları estirdiler. Büyük şehirleri yıkıp yağmaladılar.

Kimmerler tüm Anadolu için bir tehdit oluşturuyordu. Birbiri ardından akınlar düzenlediler. Keskin demir kılıçları ve gözü kara savaşçıları vardı. Liderleri Dougdamme ‘ye çok güveniyorlardı. Önlerine gelen her şehri yağmaladılar. Frigya başkenti ve hazinesi ellerine geçti. Midas’ın ailesi civar şehirlere kaçarak canlarını kurtardı. Bu şehirler bir süre daha varlığını sürdürdü. Kimmerler  bu kez de Lydia krallığına saldırdılar. Lidya kralı Gyges’i yenilgiye uğratarak Sardes ‘i yağmaladılar. Önceleri savaşı kazandılar fakat daha sonra M.Ö. 650  yılında Dougdamme ölünce Kimmerler’in gücü azalmaya başladı. Orduları süratle dağılma noktasına geldi. Güçlü lider yok olunca hiyerarşik yapılanma da yok oluyor genellikle. Güçlü lider ölünce isyanlar çıkmaya başladı. Asurlulardan yardım alan Kral Alyattes Kimmer topraklarına saldırılar düzenledi. Kimmerler ağır bir yenilgiye uğradı.  Bu yenilgiden sonra Kimmerler Anadolu’da tutunamadılar.  Kuzeye çekildiler. Frigya şehirleri kralları Midas’ı ve tanrıçaları Kybele’yi hiç unutmadılar. Anadolu artık bereketli ovaları ve doğal kaynaklarıyla paylaşılamayan bir coğrafyadır. Frigyalıların ana yurdu sürekli işgal altındadır. Her yeni güçlü kral Frigleri etkisi altına almaya çalışır. Kybele’nin çocukları kültürlerini muhafaza etmek için mücadelelerini sürdürürler. En sonunda Frigya adı M.S. 500 yıllarında Doğu Roma İmparatorluğu bünyesinde siyasi olarak ikiye ayrılır ve iki farklı ad verilir. Esaretle geçen   bin yıllık süreç içinde Frigya hafızalardan silinir yok olur.

Aslında Osmanlı ve daha sonra Cumhuriyet döneminde tarihi kendilerine göre   yazanlar Frigleri bir  paragrafla şöyle özetlemişler:

“Frigler, Ege göçleri sırasında Anadolu’ya gelerek M.Ö. 800 yıllarında Gordion (Polatlı) merkezli bir devlet kurdular. Kafkaslar üzerinden gelen Kimmerlerin egemenliği altına giren Frigyalılara Persler son vermişlerdir.”

Orta öğretimde öğrenci bu halkın yani Frig halkının  dış göçlerle ortaya çıkıp bir medeniyet kurduğu sonra yok olup gittiği fikrine endeksleniyor. Burada bir medeniyete “son verme” kavramından neyin kast edildiği belli değildir. Bir “hegemonyal kültür politikası” gereği yapılıyor bu. Antik Anadolu Tarihinde on beş bin yıllık kültür mirasına hiçbir iktidarın  sahip çıkma niyeti yoktur. Anadolu’da hangi antik kente giderseniz gidin bu bölgeler yabancı  araştırmacılara terk edilmiştir. ”İslam  eserleri” ve “Türk” olarak tanımlanan yapıların ötesinde gerçek Anadolu mirasıyla belirli bir akademik azınlığın dışında kimse ilgilenmemektedir.

Bu Cumhuriyet dönemi öncesinde de böyleydi sonrasında da böyle. Cumhuriyet üniversiteleri Orta Asya steplerinden kalkıp gelen ve 1071 tarihinde Anadolu’yu fethettiği söylenen  “Türkmen” kabilelerinden söz eder. Anadolu’nun kadim halkıyla hiçbir bağlantı kurmaz. Bu çünkü kafa karıştırıcı tuzaklarla dolu bir alandır. Bilim adamları için önemli olan belgelerdir. Mevcut belgelerin büyük bir bölümü tahrip edilmiş veya yurtdışına kaçırılmıştır.

İktidarlar için her şeyden önce bir “tarih mühendisliği” söz konusudur. Yani tarihi ideolojilerine göre şekilleme ve gösterme arzusu.   İki ya da daha fazla kutup halinde birbirlerinin kuyusunu kazan Ulusalcılarla Osmanlıcılar’ın taban tabana zıt kültür politikalarını savundukları artık gizli değil. Osmanlıcılar on yedinci yüzyıla geri dönmek istiyorlar. Ulusalcılar ise 1920’lere. Cumhuriyetin kuruluş yıllarına.

Anadolu kültürünün ve medeniyetlerinin modern Türkiye cumhuriyeti halkına yabancı daha doğrusu “gayrimüslim” olduğu tezi, eğitimde ana tema olarak kullanılıyor. Halkın kanaatleri üzerinde tarihi mühendislik yapılıyor. Zaman içerisinde tarihi gerçekler ortaya çıktıkça bu yanlış politikaların iflas edeceği de açıktır. Anadolu’nun kadim halklarının bimlerce yıllık bir süreçte  yeni gelenlerle karışarak çoğaldığı gerçeği aslında “saf ırk” hipotezini dayatan  ideolojinin iflası demektir.

Burada Anadolu ezoterizmi üzerine fikirlerini paylaşan M. Bülent Gökhan’dan bir alıntı yapmak faydalı olacaktır:

“Anadolu’daki yapılanma sürecini düzgün izleyebilmek için, Anadolu’nun kültür yapısına ve sosyal tarihine bakmak gerekir. Bilindiği gibi Anadolu ‘Doğu’dur ve ışık Doğu’dan yükselir.Anadolu, Ana-Tanrıçanın yani Kibele’nin vatanıdır ve antik mitler Anadolu’da doğup serpilmiştir; tüm Tanrılar (inançlar) Kibele’nin çocukları olduğu için kardeştir ve aralarında Kibele’nin şefkati hâkimdir. Daha sonra pagan öğreti ve gelenekler bu mitlerle kaynaşmıştır. Pagan geleneğin plüralist (çoğulcu) yapısı özünde hoşgörüyü barındırır; herkes birbirinin inancına saygı duymaktadır. Tek Tanrılı dinlerin Anadolu’ya gelişi, ikonoklast (put-kırıcı) tavrıyla baskı oluşturmuş ve bu nedenle de kadim öğretileri yer altına itmiş ve ezoterik örgütlenmeyi pekiştirmiştir. İyonya felsefe geleneği, Diyonizos ve Orfe Geleneği, Delf Mabedi ve Pisagor Okul-Mabedi bir pota oluşturmuş ve sonradan gelen inanç ve gelenekleri kendi potasında dönüştürmüştür (simya). Anadolu’daki çoğulcu yapı bununla da sınırlı değildir. Yukarıda anılanların yanında Sümer, Hitit, Asur, Babil’in kültürel mirası, Budist gelenek, Zerdüştilik, Gnostik Hıristiyanlık,Sufi İslâm, Karmatilik, Bâtınilik, bu kültür toprağına ekilmiş tohumlardır. Günümüzde yeni yeni bilgi dağarcığımıza katılan ve Anadolu’nun en kadim öğretisi ise Luvi’lerin öğretisidir ve kendilerine ‘ışığın çocukları’ denmektedir.”

Kybele’nin önemi bundan iyi izah edilemezdi. Hoşgörünün sınırlarını tanımlıyor Kybele. Yani sınır yok. Ne tesadüftür ki aynı tezi Mevlana Celalettin Rumi de  savunuyor. Tam  bin yıl sonra.

Anadolu’da ezoterik yapılanma ne Kybele Kültü öncesi ve sonrası ile ne de tek tanrılı dinlerin batıni mezhepleriyle sınırlı değildir. Çok daha kapsamlı, çok daha karmaşık bir yapılanmadır. MÖ dönemi arkeologlar ve tarihçilerin çağların daha kolay anlaşılması ve çözümlenmesi amacıyla  isimlendirdikleri dönemleri özetlersek:

  • Kahramanlar Dönemi (MÖ. 1250-750),
  • Arkaik Dönem (MÖ. 750-480),
  • Klasik Dönem (MÖ. 480-323).

Anadolu ve Hellen ağırlıklı ezoterik yapılanmaların ana kaynağı destanlar olarak bilinir. Homer(os) bu alanda en bilinen eserleriyle “İlyada” ve “Odesa” ile dikkat çeker. İzmir doğumlu Homer’in  MÖ. Sekizinci yüzyılda yaşadığı varsayılırsa, “Kahramanlar Dönemi” adı verilen çağa damgasını vuran eserleriyle ezoterik yapılanmaya en büyük katkıda bulunan tarihi şahsiyetlerden biri olduğu rahatlıkla söylenebilir.

Öte yandan Mezopotamya  kökenli “Gılgamış destanı” nın ve Pers ve diğer destanların da Anadolu ezoterik yapılanmasında çok büyük bir rolü olduğunu düşünüyorum. Doğu rüzgârı ile Batı rüzgârı Anadolu’sa nasıl karıştı söylemek kolay değil ama etkilenmeler çok belirgin.

 

Kısaca Gılgamış Destanı’nın konusuna bir alıntı yaparak değinirsek:

“Destanı özetleyelim. Görkemli bir şehir devleti olan Uruk’un üçte ikisi tanrı, üçte biri insan olan kralı Gılgamış acımasız ve zorba bir kraldır. Halkın yalvarmalarına Tanrılar Tanrısı kulak verir ve Tanrıça Aruru’ya Gılgamış’la baş edebilecek bir insan yaratmasını söyler. Aruru, Enkidu’yu yaratır. Çırılçıplak gezer Enkidu. Hayvanlarla dosttur, onlarla yaşar, avcıları yaklaştırmaz onların yanına. Avcılar şikayet ederler Enkidu’dan. Kurnaz Gılgamış, genç bir kadın gönderir, kadın aşık eder kendisine Enkidu’yu, Gılgamış’la savaşmaya ikna eder onu. Gılgamış’la Enkidu karşılaşırlar ve zorlu bir savaşın sonunda, Gılgamış yenilir.

Bu ikisi arasında büyük bir dostluğun doğmasına yol açar. Birlikte, bakışıyla insanları taşa çeviren sedir ağacı ormanlarının bekçisi Hunbaba’yı öldürürler ve kutsal sedir ağacını alıp Uruk’a getirirler. Tanrıça İştar’ın ilgisini çeker Gılgamış ama kabul etmez İştar’ın aşk teklifini. Çok öfkelenir İştar ve Fırtına Boğası’nı ister Gökler Tanrısı’ndan. Hayvanı Uruk’un üstüne salar. İki dost onu da alt ederler, bu durum daha da kızdırır tanrıları ve Enkidu düşler görmeye başlar, ölümünü görmektedir. Yatağa düşer ve ölür. Perişan olur Gılgamış. Ölüm korkusu sarar yüreğini ve ölümsüz olduğunu bildiği Utanapişti’i bulmak için ölüm denizini aşar, onun kayıkçısının yardımıyla. Ulaşır Utanapişti’nin yanına, onun verdiği ölümsüzlük otuyla ölümsüzlüğe kavuşacaktır. Ama, Gılgamış ölümsüzlük otunu yemeye fırsat bulamadan onu bir yılana kaptırır ve Uruk’a eli boş döner.

Kaynak: http://www.leblebitozu.com/tarihin-en-eski-yazili-destani-gilgamis-destani/

Mezopotamya  Ezoterik yapılanması çerçevesinde MÖ. 1800 yıllarına tarihlenen çivi yazısıyla kil tabletler üzerine yazılan destanın yukarıdaki metin de göz önüne alınarak: Ezoterik yapılanmada bir hiyerarşi kurulduğunu söylemek mümkündür. Homer’den tam bin yıl önceye tarihlenen bu destan tanrılar panteonuanlamında Hellen panteonuyla yarışabilir.  Tanrılar tanrısı vardır, güçlü bir tanrıça olan Aruru da tanrılar tanrısının  hizmetindedir. Üçte biri insan üçte ikisi tanrı olan Gılgamış ölümsüzlüğü aramaktadır. Aruru Enkidu’yu yaratmıştır. Ama Enkidu ölümlüdür. Aynen Gılgamış gibi. Ölümsüzlük otunu arayan zalim kral Gılgamış’ın serüveni ezoterik yapılanmada temel teşkil eden gizemi de içinde taşımaktadır.

Kybele Kültü

Yavuz Çekirge


Freelancer


Post navigation