“Dedem Elazığlı, babam Malatyalı, ben Erzincanlıyım. Tabii ki hepimiz Eğinliyiz. Değişen sadece Eğin’nin bağlı bulunduğu vilayet. Çünkü Kemaliye tarih boyunca birçok medeniyet arasında el değiştirdiği gibi çeşitli iller arasında da el değiştirilmiş. Bu yüzden hepimiz, sorulduğunda Eğinliyim deriz” diyor Kemaliyeliler.

Ortasından Fırat geçen çok şirin bir kasaba Eğin. Fırat’ın Karasu adı verilen ve ünlü Karanlık Kanyonu oluşturan akarsunun Sarıçiçek ve Munzur dağları arasından aktığı yamaçlara kurulmuş. Buraya genel bir fotoğraf koymak gerekirdi ama ben turist rehberi hazırlamadığım için daha farklı fotoğraflar kullanıyorum.

Evler eski Anadolu tarzı. Hatıllı mimari dediğimiz, kalın ağaç kasnaklar arasına kesme taş doldurularak yapılan yarı ahşap evler. Kadim Anadolu mimarisi.

Eğinliler bu şirin kasabalarından göç etmek zorunda kalıyorlar. Nüfus verilerine göre yirmi bin olan nüfus yedi binlere düşmüş. Anadolu’daki o köylerden kasabalardan büyük şehirlere akan muazzam göç dalgası buraları da vurmuş.

Kadıköy Yeldeğirmeni’nde alışveriş yaptığımız kasabımız “Fırat Kasabı” da Eğinli. İstanbul’daki bir çok kasap gibi. Eğin’den söz ederken gözleri yaşarıyor. İç çekiyor, kaybolan bir dünyanın özlemini, çocukluğunun Eğin’ini özlüyor. Siparişi hazırlarken çocukluk anılarını anlatıyor. Bir insanın doğup büyüdüğü daha sonra göç etmek zorunda kaldığı topraklara duyduğu hasreti her kelimesinde size aktarıyor.

Arapgir’den Eğin’e giderken karayolu keskin virajlar yaparak yüksek bir noktadan aşağıya doğru iniyor. Fırat kıyılarına iniyoruz. Uzaktan gördüğüm Eğin’i hayranlıkla seyrediyorum. Kasabada eski evleri restore ederek otel ve pansiyona çevirenlerin çoğaldığından söz ediyorlar. “Eğin Konağı” na gidiyoruz. Yüz elli yıllık eski bir ev. Restore edilmiş. Orijinaline sadık kalınarak. Sahibiyle konuşuyoruz. Ev yüz kırk yıllıkmış. Tamiratlar dışında bir değişiklik yapmamışlar. Çam ağacı kullanılıyormuş ahşap kısımlarında. Hatıllar da çammış. Demek ki bugün çırılçıplak olan tepeler çam ormanlarıyla kaplıydı. Yüz elli yılda ormanları yok etmeyi başaranları “kutlamak” gerekir.

Eğin’in tarihini yazanlar nedense MS. Beşinci asırdan başlıyorlar.

“ V.yy Pers dönemi, VI. yy’da Bizans dönemidir. Roma İmparatorluğu’nun ikiye ayrılışı ile Bizans toprakları içinde kalan Eğin, VII. yy’da Arap saldırısına uğradı. İslam-Arap egemenliği XI. yy’a, Alpaslan’ın 1071 tarihli Malazgirt Zaferi’yle bölgeye yerleşmesine kadar sürdü. Bu dönemin karakteristik niteliği, Bizans ve Arap kültürünün bölgeye hakim oluşudur.”[1]

Oysa bölge tarihi en az üç bin yıllık. Eğin aslında yerli Ermeni halkıyla da bilinmeli. Nedense bugünün yerel idareleri ilçenin tarihini yazarken bu konuyu gizliyorlar. Oysa  Harput,Arapkir, Eğin, Ağın, Divriği bölgeleri ve çevresi yerli  Ermeni nüfusun  yoğunlaştığı yerlerdi. Her şeyi Türkleştirme dalgasıyla birlikte Ermeni referansı yok edildi.  Eğin (Kemaliye)‘e bağlı olan  Ençiti /Ançırtı (Topkapı) köyü; 1915  öncesi 7.000 nüfusa ulaşmıştı. Moltke‘ nin ,‘‘Asya‘nın en güzel şehri‘‘, dediğini , Katip Çelebi’nin,‘‘ Amasya’dan daha güzel bir  şehir ‘ olarak gördüğü  Eğin’de, ekonomik kent yaşamı üretim ve ticaret alabildiğine gelişmişti.18.yy dan itibaren dünyanın birçok ülkesiyle ithalat ve ihracat bağlantısı olan bir yerdi Eğin. İpek dokumacılığı dahil bir çok sanayi malı üretilen zengin bir yerdi. 1915 yılı “tehcir” felaketi Eğin ve çevresinde yaşayan Ermenileri göçe zorladı.

Eğin, Arapkir, Divriği, Erzincan, vb. bölgelerinden oluşturulan zorunlu Ermeni göç kervanları buralardaki ermeni nüfusu sildi süpürdü. Bu konuyu açtığımızda kaşlar hemen kalkıyor. Eğinli ve Arapgirliler gözlerini kaçırıyorlar.

“Alpaslan’ın açtığı yoldan gelen Türkler…” diye başlıyorlar.

Kendi coğrafyasının gerçek tarihini sanki hiç olmamış gibi inkâr eden bu nesil nereye kadar gidebilir ki? Ermenilerden arda kalan sosyal ve ekonomik boşluk aradan geçen yetmiş yılda hala doldurulmuş değil. Birinin imkanlarının üzerine oturmakla süreklilik sağlanmıyor. Üretemedikten sonra o imkanlar kısa sürede kar gibi erir gider. Aynen canım konakların bakımsızlıktan viraneye döndüğü gibi. Sanayi ve ticaret ayağa kaldırılamıyor. İstanbul’a göç  etmek daha kolay geliyor yöre insanına. Anadolu için batıda Rumlar ne ise doğuda Ermeniler de oydu. Toplumun vaz geçilmez temel mozaikleri. Yeri doldurulamayan ve her zaman boş kalacak olan önemli bir toplum katmanı. Bölgedeki bir çok köyün ismi işgüzar bürokratlarca hemen değiştirildi:

Edindiğim bilgiye göre yaklaşık otuz binin üzerinde yerin ismi değiştirilmiş. Cumhuriyet dönemindeki kasaba ve köy isimlerinin  değiştirilerek Türkçeleştirilmesi sırasında, Eğin’e önceden bağlı olan, Ilıç ve Ağın bucağı da Arapkir’e devredilmiş.. Arapkir’in  Aşutka ( Dutluca) bucağı, Çemişgezek’in Başpınar bucağı ve köyleri de Eğin’e bağlanmış.

 

Günümüzde ismi değiştirilen  Eğin (Kemaliye)  ve köyleri şunlar :

Merkeze Bağlı Köyler: Pegir – Sırakonak, Apçağa – Apçağa, Geruşla – Yuva, Gemurgap – Toybelen, Ergü – Ergü, Hapanos – Kozlupınar, Hapanosekrek – Yeşilyurt,  Çanakçı – Çanakçı,  Bizmişan – Gözaydın ,  Ağıl – Ağıl,  Yeniköy,  Dilli – Dilli,  Abrenk – Harmankaya,  Navrel – Gümüşçeşme,  Ağılla, Çatlı , Merekler ,  Sandık – Sandık, Venk – Yaka,  Şırzı – Esertepe,  Şırzıekrek – Dallıca, Ağrik – Güldibi, Salihli – Salihli ,Venkağa – Ulaş,  Miçingah – Karakoçlu,  Muşaka – Kocaçimen , Pedigan – Çaldere,  Gecegü – Kabataş ,Geşo – Yeşilyamaç, Şıhsor – Başarı , Cancik – Yayladamı , Vengük – Arslanova, ,Tama – Dolunay ,Hüdü – Tuğlu,  Halmüge – Aksöğüt[2]

Nedense tabu olan konular bunlar. Kimse Ermeni tehcirini duymak istemiyor. Yok farz ediyor. Bu konuyla ilgili çok ciddi sayılar veriliyor.

“1914’te Osmanlı ülkesinde 2.925 yerleşimde toplam 1.914.620 Ermeni yaşıyordu. Bunların en büyük bölümü (762.848) ‘Yüksek Ermeni Platosu‘ olarak anılan Erzurum, Van, Bitlis, Harput ve Diyarbakır vilayetlerinde bulunuyordu. Osmanlı topraklarında 2.538 Ermeni kilisesi, 451 manastırı ve 1.996 okulu vardı‘‘

Bu yukarıda verilen sayılar acaba doğru mu? Doğru olmadığını söyleyenler de var. Bazı tarihçiler sayıları küçültme yoluna gidiyor. Tartışmalar sayılar üzerinden gidiyor. Etnik ve siyasi olarak kutuplaşmanın ayyuka çıktığı günlerde bu sayılar havada uçtu durdu. Tartışma dönüp dolaşıp “soykırım” kavramına kilitlendi. Oysa bütün bu tartışmalardan estirip kestirmelerden arda kalan bir gerçek var. Bu insanlar yargısız infazla göçe zorlandılar. Kaç kişi olurlarsa olsunlar. Bir gün eli silahlı devlet güçleri kapınıza dikiliyor ve size derhal evinizi terk etmenizi söylüyor. Eğin’de, Arapgir’de ve Divriği’nde olan da bu. Zorunlu göç. Tehcir. İşte geriye bu konaklar kalıyor. Artık bu el konulan yapılar, topraklar nasıl el değiştiriyor, ne zaman değiştiriliyor, kimler bu işten nemalanıyor araştırmak lazım. Bu da benim işim değil. Ben sadece gördüğümü yazıyorum.

Eğin konağına baktığımda bu yapının Ermeni taş ustalarının elinden çıktığı o kadar belli ki. Yüz kırk yaşındaki bu bina kim bilir hangi usta tarafından yapıldı? Eğin konağının sahibi bilinç düzeyi yüksek bir girişimci. Ustalar ve mimarlar konusunda konuşma fırsatımız olmadı. Ama sanırım konağın planları veya çizimleri onun da elinde yoktur. Bazı ustalar yaptıkları eserlerin bir köşesine imzaları denebilecek bir sembol yerleştiriyorlar. Arayıp bulmak lazım. Eğin’de tüm eski yapıları inceleyerek bir şeyler bulmak mümkün. Ama bu benim işim değil. Malatya veya Erzincan  üniversiteleri eğer varsa şehir planlama ya da mimari bölümü öğrencilerinin ve hocalarının işi. Bu işlerle uğraşmak yerine öğrencilere acaba hangi yapıları çalıştırıyorlar? Bilmiyorum. Artık üniversitelerin de bilim merkezleri değil de siyasi merkezlere dönüştüğüne şahit oluyoruz. Yakında bir bölümü medrese tedrisatına geçebilir.

Bugünkü konak sahiplerinin acaba bu konuda bilgileri var mı? Ustanın ya da mimarın adı ne? Bazılarının  haberi bile yok. Tek bildiği “Babamdan Kaldı”. Konağın tarihçesini  bilmesi gerektiğini de düşünmüyor. Araştırmamış da. 1800’lü  yıllardan itibaren  yapılan bu konaklar tüm gizemini de içinde taşıyor. Kapılar, kilitler, duvarlar, banyo ve tuvalet mekanizmaları, dolaplar Akseki Ormana’da gördüğüm konaklardan hiç farklı değil. Hemen hemen aynı. Demek ki ustalar arasında tarz ortaklığı var. Sanki aynı okuldan mezun olmuşlar gibi.  Aralarında bin kilometre mesafe olan konaklar nasıl oluyor da mimari açıdan bu kadar birbirine benzeyebiliyor?

Eğin eski konaklarının Akseki Ormana ya da Sarıhacılar köylerinde incelediğim konaklardan ne eksiği var ne de fazlası. Kim bilir kaç asırlık bir mimari tarzından söz ediyoruz. Ocak, mutfak, kiler hep aynı yere konuyor, avlu hep kare şeklinde yapılıyor, çatılar mertekli duvarlar hatıllı.

Eğin’le ilgili en eski Osmanlı belgeleri de var. Bunlara bir makalede eriştim.

“İlk belge  1518 tarihli Tapu-Tahrir Defteri içinde yer almaktadır. Buradaki verilere bakılırsa Eğin söz konusu tarihte İskender Bey veled-i Yularkastı’nın 300.000 akçalık hasılla tasarruf ettiği Arapkir livasına bağlı bir karye (köy) olarak yazılmış. Bu köyde 199 hane ve 97 mücerred (bekar) Aramine reayası yazılıdır. Buna karşılık aynı köyde 14 hane ve 10 mücerret de Müslüman reaya kayıtlıdır. Köyün toplam vergi geliri 25.591akçadır ki bu tutarın diğer çevre köylerin vergi gelirine göre yüksek düzeyde olduğu kabul edilebilir. 1523 tarihinde Eğin’ de Ermeni nüfus 92 hane ve 70 mücerret olarak hesaplanmaktadır. Buna karşılık aynı tarihte Müslüman nüfus 108 hane26 ve 7 mücerretten oluşuyordu.”[3]

Metinden anlaşıldığı kadarıyla kasabada çok yoğun bir Ermeni nüfus var. Yüksek oranda da vergi ödüyorlar. Bu da kasabanın hali vaktinin yerinde olduğunun bir başka göstergesi. Aksi taktirde bu konaklar nasıl yapılırdı? Bu konaklar zengin tüccarların konakları.

 Eğin’de dokunan kumaşlar arasında en  tanınmış kumaş tipinin adı “Manusa” olarak biliniyormuş. Manisa’dan örnek alınarak dokunan bu kumaşın Eğin ağzıyla söylenişi “Manusa”. Ayrıca özel dokuma bir  Eğin “peşkir”i de varmış. Kadınlar başörtüsü erkekler havlu olarak kullanırmış. Yine Eğin’de iplik boyamasında kullanılan özel bir bir boya varmış. Bu boya “cehri” bitkisinden elde edilirmiş. Eğin’de cehri tarlalarının varlığından söz eden kayıtlar var. Bütün belgeler Eğin’de yoğun bir sanayi (dokuma) ve buna bağlı olan ticaret  faaliyetinin yapıldığını ortaya koymaktadır.

Eğin Konağı’nda modelle çekimler yapacağız. On yedi yaşında genç bir Eğinli   bize modellik yapıyor. Adı Çiğdem. Yöresel giysiler (yüz elli yıl öncesinde Eğinli kadınların kıyafetleri)  ön plana çıkıyor doğal olarak. Acaba bunlar Ermeni kıyafeti mi diye merak ediyorum. Önce iç mekan çekimleri yapıyoruz. Arapgir’de el dokuma tezgahları görmüştük. Bu el dokuma tezgahları her evde bulunurmuş. Rengarenk ipliklerle dokunan kumaşlar dokuyanın tasarımını yansıtırmış. Bu kumaşların da ayrı bir hikayesi var. Manusa örneğin. Yani “Manisa işi” gibi.

Biz çekim yaparken büyük bir meraklı kalabalığı da oluşuyor. Aralarında İstanbul’dan turla gelenler de var. Çoğunluk yetmiş yaşlarında kadınlardan oluşuyor. Sanki çekimi onlar için ayarlamışız gibi kadrajlarımızın önüne geçip telefonlarıyla, küçük kameralarıyla fotoğraf çekmeye başlıyorlar. Eğin artık büyük şehirlerden özellikle de İstanbul’dan gelen turların cazibe merkezi haline gelmiş. Ne kadar istesem de modelin üzerine giydiği kıyafetle ilgili bilgi alamıyorum. Bilen yok. “Geleneksel giysi” tanımı yeterli görülüyor. Bu kumaşlar büyük bir olasılıkla Eğin’de dokundu. İpek karışımı olduğu da belli oluyor. Bilgi orada duruyor. Alamıyoruz. Eğer Yüksel Şahin hocam burada olsaydı mutlaka çok şey öğrenirdik. Yöreselin açılımını bize yapardı.

Yukarıdaki resimde Eğin Konağı ve yöresel kıyafet içinde Çiğdem’i görüyoruz. Kapı süslemelerindeki metal işçiliği dikkat çekiyor. Ayrıca ahşap işlemeler ve çevre düzenlemeleri, küçük taşlarla yapılan peyzaj çizgi üstü. Çekimleri Eğin’in dar sokaklarında sürdürdük. Arnavut kaldırımı oluklu yollar birbirinden ilginç konaklar. Vaktimiz çok kısıtlı olduğu için çekimleri çok uzatmıyoruz. Işık kaybolana kadar çekim yapıyoruz. Daha sonra yöresel yemekler servis edilen bir restoranda akşam yemeği yiyeceğiz. Eğin’de ve Arapgir’de yemek konusunda hayal kırıklığına uğradığımı söylemeliyim. Yöresel olarak söylenen yemeklerin çoğu her yerde bulunabilecek cinsten. Ciğer kavurma, et kavurma her yerde yenebilir. Eğin’de mutlaka çok lezzetli yemekler pişiyordur. Vakit olsa gidip o yemekleri de mutlaka bulurduk. Artık bir sonraki seyahatimde bu konuya eğilmeye karar veriyorum. Karanlık yavaş yavaş Munzur dağını örtmeye başlıyor.

 

[1] http://www.erzincangazetesi.com.tr/index.php?option=com_content&view=article&id=1794%3Akemaliyenin-tarihi&catid=148%3Atarihi&Itemid=316

[2] http://arkadas.ch/ergun-ozalp-egin-dedikleri-soykirim-kavsaginda-kucuk-bir-sehir.asp

[3] Zeki Arıkan: http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/19/1268/14597.pdf

 

Eğin, (Kemaliye)  

Yavuz Çekirge


Freelancer


Post navigation