Bithinia keşif  gezilerini sürdürüyorum.

İstanbul çıkışlı bir doğa grubu ile yaylalarda yürüyeceğiz. Sakarya, Akyazı Acelle yaylasından başlayıp, Çardakçı ve Karagöl yaylalarında 1300 metrelerde yatay, on beş kilometrelik  orman içi patikalarda üç yayla  yürüyüşü yapacağız. Bölgeyi tanımak için daha iyisi düşünülemez. İki önemli göleti de görme imkanımız olacak. Acelle ve Karagöl göletleri.

Sabah erken saatlerde İstanbul’dan yola çıkıyoruz. (07:05) Tem otoyolunda Akyazı sapağından çıkıp Kuzuluk kaplıcaları yönüne dönüyoruz. Kuzuluk’ta kahvaltı edeceğiz. Buralara ilk kez geliyorum. Küçük bir kasaba Kuzuluk. Ama yapılaşma çok fazla. Her yer beton. Belli ki burası yoğun bir yerleşim bölgesine dönüşüyor. Civarda bulunan fabrikalarda çalışanların evleri de buradaymış. Yöresel ürünlerin satıldığı pazar yerine otobüsümüz park ediyor. Çarşıya dağılıyoruz. Sulu yemek lokantaları, hediyelik eşya satanlar, ve hayretle okuduğum bir tabela: “Ayak Detoksu” ne demekse. Kaplıcaların buranın esnafına önemli bir gelir kapısı oluşturduğu belli. Etrafta gezinen kadınların çoğu kara çarşaflı. Erkekler de berbekan tipi Arap kıyafetinde. Belli ki buralar “muhafazakâr-dindar” olarak tanımlanan insanların yoğunlaştığı bir yer.

Esnafı bize kötü kötü bakıyor. Özellikle de pantolonlu, başı açık kadın arkadaşlarımıza öfkeyle bakıyorlar. Dükkanlarda çalışan kadınlar kalın kaba kumaştan türban takıyorlar. Kilolu, hamur işiyle beslenen kırmızı yanaklı ve kaba kadınlar. Belli ki modernlerden hoşlanmıyorlar. Aslında bu yerleşim yerlerine hiç girmek istemiyorum. Halkın yobazlığı, cehaleti ve nobranlığı moralimi bozuyor. Ama çaresiz bir saat buralarda oyalanmak zorundayım. Evinde kahvaltı edemeyen doğa yürüyüşçülerini beklemek durumundayım. Ben yarım saat içinde  kalkıp duşumu alıyor, kahvaltımı ediyor ve çıkıyorum. Çantamı bir gece önceden hazırlıyorum. Ne kadar yazılsa, çizilse söylense de bu yürüyüşlere katılanların çoğu bu konuda disiplinli olamıyor. Rehberler de çoğunluğa malum nedenlerle karşı çıkamıyor. Nihayetinde askeri garnizonda değiliz.

 

Bir saat sonra yaylalara doğru kıvrıla kıvrıla tırmanmaya başlıyoruz. Bin üç yüz metre irtifaya çıkacağız. Gürgen, kayın ve köknar ağırlıklı vadinin sırtlarında asfalt bir yolda fındık bahçeleri arasına dalıyoruz. Ağaçlar hafifçe renk atmış durumda. İlerde Sakarya nehrinin kollarından Mudurnu çayını görüyoruz. Cılız cılız akıyor. Dere yatağı akan suyun neredeyse yüz misli büyüklükte. Üzerine yapılan HES’lerden geriye suyu kalmamış belli.

Sangarius (Sakarya) nehrinin can verdiği bu topraklar geniş bir plato. Belki de Anadolu’nun en büyük platosu. 850 km uzunluğundaki muhteşem Sangarius (Sakarya) nehri, bu coğrafyanın baş aktörü. Bithinia’nın can damarı. Eskişehir’in Çifteler ilçesindeki “Sakarbaşı”(2) denilen yerden doğuyor.  Porsuk Çayını alarak büyüyor. Geyve Suyunu alıp dar ve derin Geyve Boğazına giriyor. Boğazdan çıktıktan sonra Alaçam Deresini, Mudurnu Çayını, Sapanca Gölünün ayağını meydana getiren Çark Suyunu da yutup çoğalır. İrili ufaklı derelerin hepsi Sakarya’ya akar. Bu muhteşem nehir Karasu yakınlarında Karadeniz’e dökülür.

Sakarya nehri üzerine on kadar HES kurulu. Bu HES’lerden elde edilen toplam enerjinin  Türkiye elektrik tüketiminin % 0,5 ‘ini karşıladığı bildirilmektedir. Bu HES’lerin bölgenin ekosistemine verdiği zarar henüz bilimsel raporlarla tespit edilmiş değildir. Ancak bölgede hızlı bir iklim değişikliği göze çarpmaktadır.

 

Bithinia dağları doğu Anadolu dağları gibi yüksek dağlar değildir. Samandağları Akyazı’dan Sapanca Gölüne kadar uzanan bu sıradağların en yüksek yerleri Keremali Dağı (1543 m), Karadağ (1467 m) ve Dikmentepe (1387 m)dir. Doğudaki ovalık bölgede en yüksek tepe Çamdağ Tepesi (1880 m.) dir.

Bu platoların çoğu yayla olup, bazıları ormanlarla, bazıları ise otlaklarla kaplıdır. Platoların  yüksek yerleri kayın, gürgen ve köknar ormanlarıyla kaplıdır. Belli başlı yaylalarının adları da şöyle: Ziyarettepe, Turnalık, Gındına, Keremali, Katırözü, Acella, Dikmen, Soğucak, Çiğdem ve Çataltepe,Karagöl, Çataktepe.

 

Belli ki bu bölgede ciddi iki geçim kaynağı var. Fındık ve hayvancılık. Dağ taş fındık dolu. Biz gittiğimizde her halde hasat zamanına denk geldik. Toplanan fındıklar güneşte kurutulmak üzere yerlere serilmiş. Hızla geçip giden otobüsümüzden kedinin ciğere bakışı gibi bakıyorum. Sergilerin üzerinde oturmuş fındıkları düzenleyen rengarenk giysili kadınlar, fındık ayıklama makinelerinin başında yüzleri gözleri toz içinde erkekler, iri gözlü koca kafalı çocuklar fotoğraf seti gibi. İçim gidiyor ama yapacak bir şey yok. Fotoğrafçılığın insafsız tarafı da bu işte. O canım fotoğraflar parmaklarının arasından kayıp gider ama izi hafızanda kalır.

Acelle yaylasına ulaşıyoruz. Havalar henüz soğumadığı için yayla evleri dolu. Etrafta büyükbaş hayvanlar serbestçe otluyor.

Gölet kenarında mangalcıları görünce huzurumuz kaçıyor. Her yer çöp. Nereden geliyor bu mangalcılar? İşte muhafazakar dindar halkın çevreye saygısının sınırı buraya kadar. Çöpünü toplamaktan aciz sorumsuz bir  halk. Son model jipleriyle geldikleri göletlere tüm çöplerini çekinmeden atan “efendiler ve hanımlar”.

Bu nobran halk kesimini  “saf ve temiz” olarak gören “naif” dantellere gerçekleri bir türlü anlatamıyoruz. Ön yargıları yıkılmasın diye ısrarla bu “milletin efendisi” ipine sarılıyorlar. Bırakalım da bu ipe kendilerini asmaya devam etsinler.

Yürüdüğümüz orman patikası iki yanında binlerce var-git çiçekleri açmış. Tam zamanı bu göç çiçeklerinin. Latincesi “Colchicum speciosum “(Vargit çiçeği), Anadoluda 47 türü bilinen Çiğdem (Colchicum) cinsi Marmara’nın doğusundan Artvin’e kadar olan bölgede 700 ila 2.600 m. arasındaki yüksekliklerde farklı ortamlarda Ekim ayı sonlarına kadar görülebilir. Zehirli bir bitkidir. Çiğdeme çok benzeyen fakat onun gibi yenilmeyip zehirli olan bu bitkinin çiğdem (Crocus) türleriyle karıştırıldığı için, ağır zehirlenme vakaları görülebilmektedir.

Bu çiçekler Toroslar’da gördüklerimden çok daha büyük. Artık yaylalardan göç vaktinin geldiğini haber veren bu çiçeklerle yaz mevsiminin de sonuna geldiğimizi anlıyorum.

Bu gezide beni en fazla etkileyen yer Çardacık Yaylası oldu. En az yüz yıllık gürgen ve kayın ağaçlarından yapılmış olan çok sempatik yayla evlerinin bulunduğu hiç bozulmamış doğal örtüsüyle mükemmel bir yayla.

 


(1) Sangarius (Helence:  Σαγγάριος): Frigya ve Bithinia’nın can damarı akarsu. bugünkü Sakarya.

(2) Atlas Dergisi’nde yer alan bir makalede Sakarya’nın doğduğu gözeler anlatılıyor: https://www.atlasdergisi.com/kesfet/doga-cografya/sakaryanin-kaynagi-derin-gozler.html

Sangarius, Σαγγάριος (1)

Yavuz Çekirge


Freelancer


Post navigation