Saklıgöl’e ulaşmak için Uludağ Kayak Otelleri (1772 m.) konumundan hareketle neredeyse 45 derecelik bir rampada  yükselerek 2278 metrelere tırmanmak gerekiyor. Bölgedeki dört beş gölden biri olan Saklıgöl ‘ü biz GPS marifetiyle bulduk. İsmini hak eden bir göl. Ancak koordinatları biliyorsan bulabileceğin bir yere saklanmış gibi. Kıraç tepeler arasına sıkışmış, uzaktan hiç göl olduğu belli olmayan, yaklaştıkça kendini belli eden bir göl.

Uludağ tırmanması pek keyifli bir dağ değil. Görsel anlamda karşılaştırıldığında diğer buzul göllerinden ayrılıyor. Anlaşıldığı kadarıyla doğa yürüyüşçülerinin de pek ilgi göstermediği bir bölgede bulunuyor.

Sanırım buraların kayak tesisleriyle dolu olmasının getirdiği Türkiye’ye özgü bir fenomen bu. Tesisler her halde yeterince kazanıyorlar ki, İsviçre, Almanya, Fransa ve Avusturya kayak merkezlerindeki yaz mevsimi doğa sporları aktivitelerinin hiç biri Uludağ’da yapılmıyor.

Alplerdeki ünlü kayak merkezleri karlar eridikten sonra yeni kar yağana kadar doğa sporcularına,yürüyüşçülerine ve golf severlere hizmet veriyor. Binlerce yürüyüş parkuru, zirve rotası var.

Nedense gerek önde gelen kayak merkezleri Uludağ, Kartalkaya, Palandöken, vb. karsız aylarda ıssızlaşıyor, adeta terk ediliyor. Kaybolan bir potansiyel. O devasa tesisler kapalı. Doğa sporları STK’larının bölgede etkinlik yapmadığı o kadar belli ki. İşaretleme hiç yok. Zaman zaman alakasız yerlerde “baba” lara rastlanıyor.

Görsellik açısından arazi hiç cazip değil. Bu arazinin yürüyüşçüler için hazırlanması, işaretlenmesi, belli rotaların çıkarılması ve levhalanması gerekiyor.  Bursa Dağcıları ve yürüyüş gruplarının, belediyelerin yapması gereken bir iş bu.

Bu haliyle bu arazide yürümek bir kabus. Kireç taşı ağırlıklı bir arazi. Yürümek çok zor. Zaman zaman tehlikeli keçi yollarından geçmek gerekiyor. Bölgeyi tanımayan rehberler el yordamıyla yol bulmaya çalışıyor. O vakit çıkışlar ve inişler dik, tehlikeli  ve zorlu oluyor.

Saklıgölü ve Seyitabat şelalelerini de kapsayan bir gezi düzenleyen İstanbul çıkışlı bir doğa grubuna katılarak sabah yedide Kadıköy’den yola çıktık. Önce feribot sonra alışveriş derken yürüyüş başlangıç noktasına varışımız saat 12:30 ‘u buldu. İstanbul hareketli tüm etkinliklerin en büyük sorunu yolda geçen zaman. En az araç yolculuğu beş altı saati buluyor. İstanbul trafiği de ayrı bir dert. Şehirden çıkışı ayrı, dönüşü ayrı eziyet. Doğaya çıkana kadar saatler geçiyor. Bu gecikmenin bir bölümü katılımcıların kaprisinden kaynaklanıyor. Bir gece önceden hazırlığını yapmayan arkadaşımız biliyor ki çoğunluk da onun gibi ve yolda alışveriş molası verilecek. Yarım saat alışverişe bir yarım saat de çiş molasına gidince tam bir saatlik bir kapris gecikmesi oluşuveriyor. Rehberler de bu konuda çaresiz. Laf anlatamıyorlar çoğunluğa.

Uludağ Milli Parkı kapısından girdikten sonra muazzam bir mangalcılar ordusuyla karşılaşıyoruz. Kiloyla et, kiloyla köfte satan yerler, canım ormanların içinde yanan kuyruk yağı kokuları sizi karşılıyor. Alpin sınırını geçtikten sonra o kar olmayınca çok çirkin görünen tepeler ve yapılarla karşılaşıyorsunuz.

Eski Wolfram madeninin bulunduğu tepelere doğru uzayıp giden yollar var. Artık kullanılmayan ama araçların geçip öbür vadilere ulaşabileceği yollar. Bu tepeleri  aşarak ulaşabilirmişiz  göle. Rehberin  GPS marifetiyle yürüdüğü meşakkatli yolda onu izliyoruz. Kıvrıla kıvrıla giden toprak yollardan değil de kestirmeden gitmek için rehber oteller bölgesinde yoldan ayrılarak  ilk tepelere kadar üç yüz metre çok dik bir açıyla tırmandırıyor bizi. Zemin taşlık ve kum kadar ince toprak. Kireç taşı ve Uludağ’a özgü siyahımsı granit kayaların hakim olduğu tepelere doğru canhıraş tırmanıyoruz. Grup üyeleri arasında “kim önce çıkacak” oyunu oynayanlar da var.

Beş saatlik otobüs yolculuğundan sonra bu tırmanış herkesi burnundan solutuyor. Ben antrenmanlı olmama rağmen zorlanıyorum. Bu kadar dik tırmanışları hiç sevmiyorum. Ne gerek var? Oysa pek ala maden yolu kullanılarak daha rahat bir yürüyüş yapılabilirdi. Demek ki bu benim alışık olduğum hiking etkinliklerine benzemeyecek. Doğaçlamayla yürünecek.

Nitekim öyle de oluyor. Bir kaç denemeden sonra GPS verileri marifetiyle gölü buluyoruz. Gölü görünce hayal kırıklığına uğradığımı söyleyebilirim. Kaçkar, Karçal, Cilo, Sat buzul göllerini gören birisi olarak beklentimin çok yüksek olduğunu biliyorum. Sanırım Saklıgöl Türkiye buzul gölleri sıralamasında son sıralarda yer alır. Koyu renkli kaya yapısı, çukurda kaldığı için yeterli ışık alamaması fotoğraf açısından iyi değil. Uğraşıp didinip ışığı kayalar üzerinde kovalayarak bir şeyler yakalamaya çalışmak gerekiyor.

Yürüyüşe katılanların çoğu trekingci. Tempolu yürüyorlar. Tempolu yürümeyi özellikle amaçlıyorlar. Belirli bir saatte belirli bir kilometreyi yürümek için plan yapıyorlar. Yürüyüş performansı önemli onlar için. Oysa benim açımdan gölün fotoğrafını bir çok açıdan çekebilmek önemli.  Gölde yarım saat yemek molası veriyor rehber. Grup öğle yemeğini yerken ben fotoğraf çekimi için koşturup aç kalıyorum. Hiç hoş bir durum değil. Gölden sonra yapılacak yürüyüş beni hiç çekmiyor. Çünkü sürekli iniş olacak ; bin dokuz yüz metre iniş yapılacak. Bu yürüyüşe Saklıgölü görmek ve fotoğrafını çekmek için katıldım ama bu yürüyüşün zorlu ikinci etabı beni pişman edeceğe benziyor.

Ne diyelim.

Yine de buzul göllerine ulaşmak her zaman trekkingcilerin rüyası olagelmiştir.

 

Saklıgöl

Yavuz Çekirge


Freelancer


Post navigation