Tuhaf olan nedir?

 

Dinin toplumsal hayat için böylesine önem taşıdığı bir dönemde laik toplum düzeninden bahsetmek düşünülemez bir şey olmalıydı. Zaten on yedinci asırda “tuhaf” kavramı da Arapçadaki anlamıyla kullanılıyor olmalıydı. “Tuhafiyeci” adı verilen esnaf tipi de çeşitli malzemeler, hediyelik eşyalar satan yer anlamında kullanılıyordu. Çorap, mendil, eldiven gibi giyim ile kurdele, dantel gibi giysi süsüne yarar şeylerin satıldığı yere “tuhafiye “ dükkanı deniyordu. Nasıl oldu da “garip”, “aykırı”, “kuralsız” anlamına dönüştü “tuhaf? Günlük yaşamda alışılmamış ya da alışılmamış biçimde olan şeylere, şaşkınlık verici, şaşırtan, garip davranışlara “Tuhaf” sıfatı rahatlıkla kullanılıyor. Örneğin, “Tuhaf  bir giyimi var.”, “Tuhaf davranıyordu.”, “Tuhaf kıyafetler giyen birisi.” Vb.

Bazı kavramların anlamlarının  zaman içinde nasıl  değiştiğini takip etmek çok zor. Tuhaf  kavramı da bunlardan biri. İtalya’da bir düşünce akımı olarak ortaya çıkan “Barok” tarzı her bakımdan “tuhaf” kavramıyla izah edilmesi çok zor. Sözlükte Barok kelimesini aradığımızda karşımıza  farklı  anlamlar çıkıyor:

  • “Avrupa’da XVI. yüzyılın sonlarında başlayıp XVIII. yüzyılın ortalarına değin süren, güzel sanatlarda şaşırtmayı, görkemi ve göz kamaştırıcılığı yeğleyen bir sanat biçimi.”
  • “XVIII. yüzyılda Bach ve Handel gibi bestecilerin kullandığı gösterişli biçim.”
  • “Avrupa yazınında XVII. yüzyılda ortaya çıkan, duyguya, coşkuya ağırlık veren, etkileyiciliğe, abartmaya dayanan yazın akımı.”

Esas itibariyle Barok düşüncenin özellikleri arasında şaşırtıcı, göz kamaştırıcı, duyguya coşkuya ağırlık veren, abartmalı, kural dışı, beklenmedik,  sıfatlarını da sayabiliriz. Bu sıfatlar Türkçedeki tuhaf ya da garip kavramlarıyla acaba yan yana durur mu? Hiç sanmıyorum.

On yedinci yüzyıla geri dönersek kamu ve saray yaşamında barok esintilerin kırıntısının  bile okunmadığı   söylenebilir. Batılı düşünce gelişimi ortaçağ engizisyonunun  karanlık dehlizlerinden hızla çıkarken Osmanlı toplumu  giderek İslam şeriatının labirentleri arasında kaybolmak üzeredir.

En belirgin fark bilim alanında göze çarpmaktadır. Küçük bir örnek vermek gerekirse:

 

 

Osmanlı devleti zamanında kurulan rasathanenin hikayesi çok ilginçtir.

III. Murat zamanında  astronomi ve bilim meraklısı Mısır’da eğitim görmüş olan müneccimbaşı Takiyüddin  er Raşit  bir rasathane kurmak üzere padişahtan izin ister. Gerekli izin verilir ve rasathane kurulur. Yıl 1575.

Teleskobun ilk kez kurulduğu ve astronomik araştırmaların başladığı tarihte bir grup yobaz  bazı kişilerin yönlendirmesiyle teleskopla meleklerin bacaklarını seyrederek günaha girildiğini ileri sürerek saldırıya geçmişlerdir. Böylesine garip, böylesine tuhaf ve akıl dışı bir şey olabilir mi? Oluyor işte. Yobazların birkaç teşebbüsünden sonra Şeyhilüislam Kadızade sanki başka işi yokmuş gibi rasathanenin uğursuzluk getireceği ve tahrip edilesi fetvasını çıkardı. III. Murat fermanıyla Kaptan-ı derya Kılıç Ali paşa bir gecede rasathaneyi top ateşine tutarak yerle bir etti.

Bu olay bile Osmanlı toplumunun iç dinamiklerini ortaya koymak için yeterli. Batıyla farkı, barok ya da tuhaf ne dersek diyelim en abartılı şekilde ortaya koymaktadır. Devlet ve devletin bürokratları ruhban sınıfının etkisi altında böylesine absürd bir iddiayı ciddiye almaktadır. Bu küçük örneğin dışında yüzlerce örnek vermek mümkündür. On yedinci asırda Osmanlı devleti her bakımdan ağır zafiyetler içine düşmüştür, sorunlu padişahlar, sorunlu sadrazamlar, sorunlu paşalar, sorunlu şeyh ül islamlar yapıyı kemirmektedir. Askeri ve siyasi alanda kaydedilen yenilgiler, batıyla kurulan sağlıksız ilişkiler imparatorluğun çöküşünü başlatmıştır. Fakat en önemlisi dinin taassubuna teslim olan devletin uyguladığı istibdattır.

Bireysel hak ve özürlüklerin hiçe sayıldığı çağlara nasıl gelindi? Osmanlıda hiç mi felsefe adına bir aydın yok muydu? Kayıtlara baktığımızda zorlanıyoruz.

1470’lerde Fatih Sultan Mehmet Han tarafından kurulan Sahn- ı Seman Medreselerinde felsefe dersleri verildiği biliniyor. Adı felsefe olmasa da din ve ontolojik  tartışmaların yapıldığı bazı medreselerin varlığı konusunda belgeler var. Zaman içerisinde bu medreselerde taassup ve cehalet hakim oldu. Klasik dönemde, 1600’lerin ortalarında medreselerde  tefsir, hadis ve fıkha ağırlık verildi. Yunus Emre ve Mevlana okumak zındıklık sayıldı. Bizzat şeyhülislam tarafından çıkarılan fetvalarla yenilikçi, sorgulayan düşünceler susturuldu ve böyle  düşünenler  idam edildi. Burada dikkat çeken husus düşüncesinden ötürü idam edilme cezasıdır. Kelle kesme, sallandırma, boğdurma, boynuna taş başlayıp denize atma gibi yollarla yenilikçi düşünceler birer birer susturuldu. Osmanlı klasik dönemi imparatorluğun giderek çürümeye başladığı bir dönemdir. Osmanlı romantikleri kusura bakmasın ama bu sert iklimde düşüncenin var olmadığını,  giderek hiçbir filozofun yetişmediğini  rahatlıkla söyleyebiliriz.

Barok dönem düşüncesine geri dönersek.

Bu döneme damgasını vuran birkaç filozof var:

  • René Descartes (1596-1650),
  • Baruch Spinoza (1632-1677),
  • Francis Bacon (1561 – 1626),
  • Thomas Hobbes, (1588 -1679).

Cogito ergo sum (düşünüyorum o halde varım) sonucuna ulaşan Fransız filozof Descartes, doğada  her şeyi sorgulamayı, araştırmayı ve bulguları gerekirse matematiksel formüller yardımıyla sistemleştirmeyi tercih eden bir filozof olarak çıkar karşımıza. Saf bilgiye ancak aklın yardımıyla varılabileceğini, duygulara çok fazla güvenmenin hatalı sonuçlar doğurabileceğini söyler. Cizvit eğitimi alan Descartes, 1637 yılında “Yöntem Üzerine Konuşmalar”  ve 1641 yılında yayınladığı “Meditasyonlar” adlı eserleriyle yüzyılın en önemli felsefecileri arasına girdi. Kuşkuculuk akımı da adı verilen yöntemiyle barok dönem düşünce tarzının belli başlı temsilcilerinden biri olarak tanıyoruz.

Batı dünyası her şeyi sorgularken Osmanlı devletinin bürokrat aydınları, daha doğrusu kapı kulları rakipleri hakkında  fetva çıkartarak en basit ontolojik soruları soranların kellesini uçurtuyorlardı. Mevlana, Yunus Emre gibi düşünürlerin adını anmak bile zındıklıktı. En büyük günah zındıklık yani dinsizlik idi. Buradan çıkan anlam da bir yerde “Kim daha  iyi Müslüman?”  çekişmesiydi. Müslüman yaşantısı görünüşte de olsa geçerli akçeydi. Din paralelinde Hıristiyan Ortaçağında da aynı değer yargıları  geçerli idi. O dönemde de özellikle İspanya, İngiltere  ve Fransa’da  engizisyon mahkemelerinde yargıladıkları kişileri işkenceler içinde öldürüyorlardı.

Batıda Vatikan merkezli din adamları sistemi  Hıristiyan katoşizmine karşı çıkan her türlü düşünceyi mahkum etmek için tüm fırsatları değerlendiriyordu. Kralların bu güce karşı yapabilecekleri bir şey yoktu. Siyasi olarak ne kadar önemli olursa olsun krallar papanın uydusu olarak hareket etmek zorundalardı. Laik düzene geçiş çok uzun bir zaman aldı. Barok düşünce bir ölçüde laik düzenin temellerini atıyordu. Descartes her şeyi sorgulayarak insanlara bir çıkış yolu gösteriyordu.

Spinoza felsefi çalışmalarında sonsuzluğu ve erişilmezliği öne çıkarıyordu. Etika adlı eserinde sonsuzluğun içindeki sonsuz sıfatlarla ifade edilen tanrı tanımıyla dikkat çeker. Doğayla iç içe, sonsuz doğadan başka bir şey olmayan tanrı tanımı akılcı bir nitelik kazanır. Bir ölçüde Giordano Bruno ile başlayan evrenin sonsuz olduğu ve bilginin temelinin de sonsuzluk olduğu düşüncesi Hıristiyan kalıplarla düşünmeye alışmış büyük bir aydın kitlesinin değer yargılarını kökünden değiştirecekti. Campo De Fiori meydanında bu düşünceleri nedeniyle yakılarak idam edilen Giordano Bruno’nun savunduğu düşünceler bir anlamda modernitenin de başlangıcını müjdeliyordu. Spinoza’nın tanrı tanımaz bir ateist olduğu propagandası Kuzey Avrupa’da fazla taraftar bulmadı. Hıristiyan reformistleri Luther ve Calven’in verdiği mücadeleler sonucunda “Protestan” olarak nitelendirilen hareket çok ağır bedeller ödeyerek Kuzey Avrupa krallıklarında kendine yer bulmuştu. Sonsuzluk düşüncesi yoğun tartışmalara sebep olur. Bu tartışmalar Newton’un yerçekimi gücünü matematiksel ve deneysel olarak ispatlamasıyla son bulur. Batılı aydınlar artık bilimsel olarak ispatlanmış bir sonsuzluk kavramını tartışır oldular.

Batı teleskoplarla ve mikroskoplarla sonsuzluğu keşfe çıkarken Doğu yani Osmanlı bütün bu düşüncelerden habersiz bir şekilde batının terk ettiği metafizik ve karanlık dünyaya daha fazla batıyordu.

Bu aşamada İslam dünyasında batının modernite girişiyle birlikte laik düşünce tarzını eleştirmek amacıyla çok sık ama farklı amaçlarla bazı kalemşörlerce sözü edilen, İbn-i Haldun, Farabi ve İbn-i Sina’nın  düşüncelerini analiz etmek yerine  yerine futbol takımı tutar gibi tezahürat yapma teşebbüslerinin okumuş yazmış, dil bilen camiada hiç itibarı olmaz.

Her şeyden önce “Bizde de filozoflar var.” Yaklaşımına öz teşkil eden bu üçlünün Descartes, Spinoza ve Newton’un düşünceleri ile  “İslam Filozofları” yaftası altında “İslam şövenisti” bazlı   rekabet ortamı oluşturulması hiç  doğru olmaz.

Buna  tartışma bile demek doğru değil. Cahil kitlelere “İslam büyüklerimiz” başlığı altında bir çok gönderme yapabilirsiniz. Bu kitlenin zaten istediği de budur. Hacı, hoca, şıh, sahabe, ermiş, hazret, vb. gibi sıfatlarla allanıp pullanan şahsiyetlerin uydurma mucizeleri çok prim yapar. İbn-i Haldun da hiç alakası yokken İslam Sosyoloğu olarak lanse edildi[1]. On dördüncü asırda kabile hayatına öğütler verdiği yazılarından nasıl bir sosyoloji dersi çıkar anlamak mümkün değil. Ayrıca felsefeyle de alakası yoktur. Bu İslam filozofları yaklaşımını  çok yanlış bulduğum için daha fazla üzerinde durmayacağım. “Elmayla elmayı karşılaştırmak lazım”. Doğuyla batıyı düşüncenin gelişmesi açısından karşılaştırmak çok kapsamlı araştırmalar gerektiriyor. Temelsiz iddialarla bu iş olmaz.

Barok düşüncenin nasıl olup ta “Cumhuriyet Türkiye’sine” sızdığını anlamak çok da zor değil. Biraz geriye giderek akıl yürütelim:

Batı toplumları on yedinci asırda Rönesans ve reformlar dönemiyle dinin baskısını üzerinden atarken cadı kazanı gibi fanatizmle karışık ihanet, fitne kaynayan fikirsiz, irfansız, fanatizmin pençelerinde,  körü körüne istibdat altında debelenen Osmanlı ahalisi aradan kanlı ve acılarla dolu iki  asır geçtikten sonra on dokuzuncu  yüzyılda Tanzimat fermanı ile birlikte nefes almaya başlıyor. Osmanlı İmparatorluğunun geniş topraklarında  1839 yılına kadar olan süre bireysel hak ve özgürlükler ya da modern anlamda kamu düzeni konusunda çok büyük eksikliklerle dolu idi. Kaba güç ve silah zoruyla sağlanan bir düzen ve muazzam bir coğrafya. Etnik ve dini sorunların hemen hemen her yerde patlak verdiği çökmeye başlayan bir imparatorluk. Osmanlı halkının yarısından fazlası Hıristiyan idi. Buna karşın “dini azınlık” tanımı kullanılıyordu. Tanzimat fermanıyla bir nebze olsun ferahlayan gayrimüslim ahalinin hevesi kursağında kalacaktı. Gayrimüslimlerin elde ettiği avantajları kıskanan  fanatik bürokrasinin çabalarıyla  1876 yılında İkinci Abdülhamid’i tahta çıkarmayı başardılar. İkinci Abdülhamid etrafına konuşlanan İslam reformistlerinin de tesiriyle ilk iş olarak Tanzimat fermanıyla verilen hakları geri aldı. Tahttan indirildiği 1909 yılına kadar koyu bir istibdat rejimi uyguladı. Tüm iktidarı süresince kurduğu “hafiyelik” teşkilatı aracılığıyla muhalefet edenleri tespit edip cezalandırmakla uğraşan bir devlet teşkilatı düşünülebilir mi?

Bugünkü hürriyet,  cumhuriyet ve demokrasi karşıtı güçler ikinci Abdülhamid dönemi özlemi içinde  yeni bir istibdat uygulaması içindeler. Geçmişte de öyleydi şimdi de öyle.

Yobazlar modern cumhuriyetin  tüm kurumlarını çürüterek yok etme peşindeler.  On yedinci asırdan itibaren batılılaşma sürecinin içine giren Türkiye  toplumu Tanzimat ve Meşrutiyet dönemine kadar olan süreçte “onlarda ne varsa biz de alalım” mantığıyla şiddetli bir taklit çılgınlığına  girişti. Her alanda taklit mallar, davranışlar, karakterler çıktı ortaya. Batıdan uzmanlar getirildi. Askeri ve kamusal alanlarda Fransız, Alman ve İngiliz usul ve tarzlar taklit edildi. Büyük paralar, tavizler verildi. Sonuç. Sıfır. Aynı tas aynı hamam. Şeyhülislam yine fetva verdi, kıskanç bürokrat  yine rakibini gammazladı, rüşvet alan yine almaya devam etti. Halk yine olup bitenin farkında değildi. Aynen bugün olduğu gibi. Zaten en çıldırtıcı soru da “halk”ın nasıl olup da böylesine  bariz bir istibdat rejimine nasıl razı olduğudur. Bu bağlamda beni ilgilendiren kısım işin siyasi boyutu değil. Felsefi boyutu, daha doğrusu kültürel boyutu.

Şimdi bir tuhaflığa daha yer verelim:

İki bin on yedi yılında Türkiye Cumhuriyeti Spor bakanı demeç veriyor:

Nerede veriyor demeci? Rize’de. Kapalı Spor Salonu’nda. Rize Müftülüğünce organize edilen  Kuran kursu katılımcılarına hitaben yapmış olduğu konuşmada söylüyor bunu. Birkaç istisnanın dışında spor salonları genellikle  spor yapmak için değil toplantı yapmak için kullanılıyor. Salonun canım zeminine konan sandalyelere oturan 304 hafıza hitaben konuşuyor hazret. Batılı değerlere saldırarak başlıyor. “Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar….”  Mehmet Akif Ersoy’un şiiriyle saldırıyor.

 

“Rehberimiz Kuran -ı Kerim.”

Hafız kursunun sporla ne alakası olduğunu da anlamış değiliz. Hafız kime denir? Sözlüğe bakalım:

“Kuran’ı tümüyle ezberlemiş olan ve ezberden okuyabilen kimse.”

Ezberliyor ve ezberden okuyor. Büyük bir olasılıkla hiç biri dirhem Arapça bilmiyor. Sadece sesleri iyi taklit ediyor. Ne anlama geldiğini bilmediği  sesleri hafızasında tutuyor. Geçen gün bu hafızlar arasında yapılan ‘kim daha iyi okuyor’ yarışmasıyla ilgili olduğu sanılan bir istifa da gündeme geldi. Diyanet işleri başkanının bu tür ezber yarışmalarına Kuran’ın alet edilmesi, diye başlayan demeciyle şimşekleri üzerine çektiğinden söz ediliyor. Söylenti bu.

Tüm spor branşlarında faaliyet gösterenler içinde bir defa bile “spor” kelimesi geçmeyen bir kutsal kitabı sporcular spor  rehberi  olarak kullanacaklar.

Bu nasıl mümkün olabilir? Sporcular hafız mı?

 

Cevabı yine barok dönemde yani on yedinci asır İtalya’sında bulabiliriz. Katolik kilisesi protestan hareketin yani reform döneminin sanat dallarındaki etkisini kırmak amacıyla bir dizi karar aldığı “Concilium Tridentinum 1545-1563”,  (The councel of trent), toplantılarında  “Counter Reformation” reform karşıtı propaganda paketleri  oluşturmuştu. Sanat dallarında sadece dini konular işlenecekti. İşlenen konular abartılı şekilde dikkat çekici hale getirilecek mevcut sanat kurallarının dışına çıkılarak dini konular empoze edilecekti. “The chiaroscuro technique” adı verilen gölge ve ışık tekniğiyle  dramatik etki artırılacaktı. Tanrı yüceltilecek ve yeni mitler yaratılacaktı.  Vatikan tüm gücüyle sanat camiasına para akıtıyor resim, müzik ve mimari alanlarında dini konular ön plana çıkıyordu. Müzik alanında İtalya’da Vivaldi, Almanya’da Bach, İngiltere’de Handel başta olmak üzere bugün barok müzik örnekleri olarak dinlediğimiz  besteler ortaya çıkıyordu.

Günümüz Türkiye’si ile alakası ne diye sorgulayacak olursak: Her şeyden önce laik bir devlet olarak kurulan Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlıdan arta kalan dini yapıları ve özellikle de Sünni İslam unsurları taşımak zorunda kaldı. Bu unsurlar zaman içerisinde devlete karşı ittifaklar kurarak güçlendiler. Halkın devlete karşı duyduğu her türlü olumsuzluğu, muhalefeti dini duyguları da içine katarak daha doğrusu  geniş çapta istismar ederek laik devletin dinsiz olduğunu ve  dindar bir devlet yapısı kuracakları mesajını verdiler.

Son on beş yıldır devlet organlarına özellikle de ordu ve yargı organlarına yerleştirilen tarikat mensupları zamanla güçlendiler. Bugün devlet içerisinde darbe yapacak hale gelen  grubunun tam olarak nerede başlayıp nereye kadar uzandığını bilmiyoruz. Siyasi sorumluların kimler olduğunu bilenler var ama bu konular yargı aşamasına getirilemiyor. Bildiğimiz şey onların ne ilk ne de son olacağı. İktidar partisinin seçmene verdiği “dindar devlet” sözü aslında “laik devlet” karşıtı olarak kullanılıyor. Son birkaç yıldır da bu doğrultuda önemli adımlar attılar.

Siyaset alanı kurbanlarla dolu. Kimin gücü diğerine yetiyorsa onu alaşağı ediyor. Kırkpınar güreşleri gibi. Yenilen eleniyor. Şu andaki siyasi güç piramidi  kendisine muhalefet edenleri ortadan kaldırmak için başta yargı organı olmak üzere her yolu deniyor.

Bir başka gerçek de demografik gerçek. Bir tanıdığım sosyal medyada aşağıdaki istatistik bilgileri paylaşmış. Bu verilerin doğru olup olmadığını bilmiyoruz. Ama en azından vakit harcamış. Verilerle  orantı kurarak  bir yerlere varmaya çalışmış.

İstatistik verilere göre Türkiye’de eğer 75 milyon kişinin yaşadığı düşünülürse :

  • Okuma yazma bilmiyen kişi sayısı: 9. 625.000  kişi[2]
  • İlkokulu bitirememiş kişi sayısı: 17,820.000  kişi
  • İlkokul mezunu kişi sayısı: 24,000.000 kişi
  • Zorunlu olan ilk öğretim mezunu: 10,200.000 kişi
  • Orta, Lise ve yüksek tahsilli: 13, 500.000 kişi
    • —————————
  • Toplam: 75, 000.000 kişi

 

Eğer yapılan bu hesap doğruysa durum felaketten de öte demektir. Bu kara cehaletin hiçbir ülkenin çıkarına olduğunu söylemek mümkün değildir. Cumhuriyet kadrolarının 1923 yılından bu yana bütün gayretlerine rağmen eğitilen kitlenin oranı yüzde yirmiyi bile bulmamaktadır. Toplumun yüzde sekseni kara cehalet içinde yüzmektedir. Aslında bütün tartışmaların odağında görünen tablo Türkiye’nin barok gerçeği  budur.

 

[1] Meraklı okuyucuya  İbn-i Haldun konusunda Yalçın Küçük’ün makalesini tavsiye ederim: http://odatv.com/ibn-haldun-hikayesi-bildiginiz-gibi-degil-2905171200.html

 

[2] (1-6 yaş arasındak çocuk gurubunun bu ilk 9 625 000 kişi içinde olduğu varsayılmaktadır.)

Barok Esintiler II

Yavuz Çekirge


Freelancer


Post navigation