“Önce karanlık vardı. Sonra ışık oldu.”

Kutsal metinler hep böyle başlar. Her şey karanlıkla başlar, sonra ışık gelir.

Karanlığın büyüsü eşsizdir. Öyle bir karmaşadır ki, ruhunuzda ne kadar korku varsa karanlığın içinden hepsi bir arada çıkıp gelirler.

Kaçacak yeriniz de yoktur.

Karanlığın karabasanı sizi sarmalar. Varoluşun sıkıntısıdır bu. Ontolojik gerçekleri düşünürsünüz.

Bir gölün kıyısında güneşin ilk ışıklarında “Theoria” kavramını düşünürsünüz.

Bu kıyılarda binlerce yıl önce yaşayan insanlar doğayı gözleyerek ontolojik gerçeklere varmaya çalışmışlardı.

“Her gecenin bir sabahı vardır.”

“Theoria, özgür, zorunlu olmayan, pratik hiçbir amaç gütmeyen, salt ve kuramsal (teorik) bir bilgi edinme’dir. Theoria, varlıkların, bizim için ne olduklarını değil, kendiliklerinde ne olduklarını (eşdeyişle, kosmos içinde varolan olarak ne olduklarını) söyler.”[1]

Doğayı gözlemleyerek varlık sorularına cevap aramak Ionya ve Kilikya felsefecilerinin uğraş alanı olmuştur.

Şimdi bu yaşlı gölün kıyısında karanlığın içinde elimde kamera ışığı bekliyorum. Beynimde kavramlar uçuşuyor:

Epistemoloji ve Ontoloji. Karanlığı nasıl oluyor da kavrıyorum? Işık karanlığı nasıl var ediyor?

Bu kavramların açılımı ne. Bildiğim Klasik Helence kadarıyla -loji son eki bir sistematiği belirtiyor. Geriye ne kalıyor?

 Epistemo-loji: ‘bildiğimizi (= var olanı) nasıl biliriz’ sorusu ile ilgilenir.

Onto- loji:  ‘var olan (= bilinen) nasıl vardır’ sorusu ile ilgilenir.

Felsefeye giriş derslerinde hep insanın beynini uyuşturan paradokslar vardır:

“Epistemoloji ve Ontoloji ayrımı analitik düşüncemizin bir soyutlamasıdır: Kavram, Varlıktan ayrı olduğu sanıldığında, olmayan Kavramdır — ve olmayan ise düşünülemeyendir. Varlık, Kavramdan ayrı olduğu sanıldığında, düşünülemeyen Varlıktır — ve düşünülemeyen ise olmayandır”

Sabaha karşı kıyılarına geldiğimiz gölün adı “Işıklı”. Pırıl pırıl parladığı için öyle bir isim verildiği söyleniyor. Gün doğumunda fotoğraf çekmek için buradayız. Ekim ayının sonu. Hava soğuk. Sıcak araçtan çıkıp çekim hazırlığı yapmak lazım. Kimsenin niyeti yok o ayaza çıkmaya. Zaten güneşin doğumuna daha iki saatten fazla zaman var.

Dışarı ilk çıkan ben oluyorum. Uyku tutmadı. Sıkıca giyinip kendimi dışarı atıyorum. Sırt çantamda her tür havaya karşı ekipmanım var. Eldiven, bere, wind-stopper ceketim. Nihayetinde burada kar yok. Ara katman polar giymeye gerek yok.  Göz gözü görmüyor dışarıda. Mecburen kafa lambamı yakıp yönümü ayarlıyorum. Gölün kıyısında bataklık olduğu söylendi. Dikkatli olmak gerek.  Ne kadar çok yıldız var. Acaba yıldız pozlama mı yapsam? Birkaç deneme yapmaya karar veriyorum. Nasıl olsa bol vaktim var. Bir bardak çay için neler vermezdim şimdi. Maalesef termos boş. Sıcak su doldurmadım. Büyük hata.

Karanlık insanın bilinç altını da ortaya çıkarıyor. Görüş mesafesi kısa. Netlik yok. Her nesnenin karaltısını başka nesnelere ya da canlılara benzetebilirsiniz. Karanlıkta kötü ruhlar olduğu söylenir hep. Kötü cinler, tekin olmayan varlıklar. Kötülük melekleri. Hep kötüyle eşleştirilir. Karanlıkların hiçbir kültürde iyiyle eşleştiğini duymadım.

Fırsat buldukça doğada kamp yapan biri olarak sizi karanlıktan ayıran ince bir çadırın yeterli olmadığını söylemeliyim. Doğada olmak başka şey, karanlıkta olmak daha başka. Yaban hayvanlarının çoğu geceleri koyu karanlıkta avlanmayı tercih ediyorlarmış. Kenya’da Mara nehri kıyısında çadırda ilk gecemi hiç unutmuyorum. Siyah Afrika o zaman çıkıyor karşınıza. Yerliler karanlığa karışıp saklanabiliyor ama siz bir beyaz olarak dikkat çekici bir avsınız. Çadırın içinde ormanın inanılmaz seslerini dinliyorsunuz. Aslında hayvan çığlıkları bunlar. Avcıların ve avların çığlıkları.  Binlerce Afrika canlısının çıkardığı seslerin muhteşem korosu. Uyumak ne mümkün. Güneş doğana kadar gözünüzü kırpmıyorsunuz. İşte orada karanlığın içinde bir av olmak işten bile değil. Dışarıda yanan kamp ateşi bizi vahşi hayvanlardan koruyor. Ateş başında da eli silahlı korucular var. Ne olur ne olmaz diye tedbir alınmış. En azından koruma altındasınız ama seslere engel olan bir şey yok. İşte uzakta bir aslanın kükremesi, bir maymunun çığlığı, bir filin homurtusu, çakalların ulumaları.

Burada bu gölün kıyısında yaban hayatı artık yok. Belki de binlerce yıl önce bu gölün kıyısına vahşi hayvanlar geliyordu. Şimdi domuz bile yok. İnsanlar görünürde avlanacak ne varsa avlamışlar. Sadece ihtiyaçları olduğundan değil. Yiyecek zincirinin önemli bir halkasını hiç çekinmeden koparıp alan cahil kitle şimdi de göldeki balıklara ve kuşlara yönelmişler. Buradaki karanlığın içinde vahşi hayvanların sesi duyulmuyor.

Bir süre sonra karanlığa alışan  gözlerim yavaş yavaş  nesneleri seçmeye başlıyor. Su, göl, ağaçlar, kayıklar, sazlıklar, tepeler. Gökyüzünde belli belirsiz bir turuncu ışık var şimdi. Güneşin ışıkları gökyüzünü yalıyor. Aydınlanıyoruz.

Heraklitos’un söylediği gibi :

“Her şey akar.”

Bu toprakların yetiştirmiş olduğu büyük filozoflar Miletoslu Thales, Anaksimandros, Anaksimenes ve Efesli Heraklitos.

“Önce logos vardı”

Logos sadece söz anlamında kullanılmıyor. Evrenin dengesi, düzeni kanunu anlamında kullanılıyor. Logos’u “söz” diye Türkçeleştirmek bu filozoflara büyük haksızlık olur.

İşte Herakleitos’un “Ateş” i belirmeye başlıyor. Gökyüzünü yalayan ateş yavaş yavaş yeryüzüne inecek, gölün suyuyla buluşacak.

“Her şey ateşten gelir, ateşe döner.”

MÖ. 535 yılında doğaya bakarak gözlem yapan Efesli Herakleitos’a nedense “karanlıklar filozofu” adı verilmiş. Her şeyi körü körüne kabul edip sorgulamayan insanlara öfkelenen Herakleitos’un dili de çok sivri imiş. Yazılarını anlamak çok zormuş. Oysa o her şeyin sorgulanmasını istiyordu. Bir insan her şeyi sorgulamalı, hiçbir şeyi sorgulamadan kabul etmemeli diye düşünüyordu.

Gölün yüzeyini yalayan güneşin ilk ışıkları çekim için aslında çok zaman bırakmıyor. Elimi çabuk tutmam gerekiyor. Karanlığın örttüğü her şey aydınlanıyor şimdi. Gölün suları da “yanmaya” başladı. Ne kadar sürecek bu ateş? Sonra ateş yok olacak. Güneşin sular üzerindeki pırıltısı kalacak.

Her gölün ışığı farklı oluyor. “Kara Göl” adı verilen göller orman içinde yoğun ağaç nüfusu ve çeşitliliği varsa, yansımalar da doğal olarak ağaçların rengini alırsa “kara” tanımı yapıştırılıyor.

Işıklı gölünün etrafında hiç orman kalmamış. Yerli ahali ne var ne yok talan etmiş. Fotoğraf çekmek için çok fazla zamanımız yok. Gün doğumuyla yetinmek zorundayız.

Karanlıklardan çıkıp gölün turuncu parıltılarına bırakıyorum kendimi.

Işığın karanlığı yok edişini izlemek çok heyecan verici. Sanki perde perde kalkıyor karanlık. Karanlığın kapladığı yerler şimdi görülebiliyor. Bu gördüğüm şeyler hoşuma gidiyor mu?

Karanlığın örttüğü ambalaj atıkları gölün üstünde yüzüyor. Sigara paketleri, pet şişeler, teneke kutular, plastik yağ şişeleri, teneke parçaları, mobilya parçaları. Karanlığın içinden bunlar çıktı. Bu ambalajları oraya atanların da ortaya çıkmasını isterdim.

Göl kıyıları mangalcıların akınına uğruyor. Civar köylerde, kasabalarda oturan ahali tatil günlerinde arabaya doluşup göl ya da nehir  kıyılarına geliyorlar. Mangalda pişirdikleri etleri yiyor üstüne de karpuz ya da kavun yiyorlar. Etlerin ambalajları, meşrubat şişeleri ve diğer ambalajlar göle atılıyor. Gölün bu kadar büyük oranda bir kirlenmeyi kaldırması imkansız. Gölün canlıları kendilerine doğru atılan ambalaj atıklarını yemeye çalışıyorlar. Ama mümkün değil.

Fotoğraf çekerken bu atıkları kadrajın dışında bırakmak için çaba harcıyorum. Benimle o ambalajları göle boca edenler arasındaki farkı düşünüyorum. Farkı bulduğumu sanıyorum. Cevap yine aynı. Karanlık ve aydınlık. Herakleitos’dan bu yana değişmeyen insan tipi. Eğitilmeyen, eğitilmek istemeyen yığınlar. Her şeye körü körüne inanan, hiçbir şeyi sorgulamayan, düşünemeyen insan tipi.

Bu topraklarda nasıl olup ta bu karanlık insanların çoğaldığını düşünüyorum. Bu kadar mı farklı olunabilir?

Gökten gölün üzerine düşen turuncu ışıklar sararmaya başlıyor.

 

[1] http://www.cangungen.com/2011/03/10/ontoloji-varlik-felsefesi/

 

Göllerin Işıkları

Yavuz Çekirge


Freelancer


Post navigation