Antik dönemdeki isimleriyle Lykos, Lykia, Lydia, Latmos, Bithynia,Pamphyllia, Pisidia, Karia, Ionia, vb. bölgeleri  binlerce yıl öncesine kadar uzanan  tarihiyle ve günümüze kalan kalıntılarıyla benim için keşfedilmeyi bekleyen çok özel mistik, ezoterik bir gizem coğrafyasıdır. Bu bölgelerde yaklaşık altı yıl önce başladığım keşif yolculuklarını aksatmadan  sürdürmeye çalışıyorum. Gruplarla  gitmek yeterli olmuyor. Genellikle doğa yürüyüş grupları ile gittiğim için fotoğraf çekmeye ve inceleme yapmaya çok vakit kalmıyor; daha çok yürüme ağırlıklı program oluyor.  Yolunu öğrendikten sonra daha kaliteli zaman geçirmek için  tek başıma gitmeyi tercih ediyorum.

Göller Bölgesi olarak bilinen Pisidia, dağları, akarsuları, gölleri ve dağlarıyla görsel anlamda sürprizlerle dolu. Batısında Lysis nehri (Erençay/Bozçay) ve Söğüt dağları, doğuda Karalis (Beyşehir) ve Trogitis (Suğla) gölleri, güneyinde Pamphyllia ovası, kuzey yönünde ise Askania (Burdur) ve Limnai (Eğirdir) gölleriyle tarif edeceğimiz alandır. Bugünkü Isparta ve Burdur il sınırları Pisidia bölgesini oluşturmaktadır.

Gençlik yıllarımda bu bölgede Beşkuyular ve Camili yaylalarında uluslararası izci kamplarına katıldığımı hatırlıyorum. Aradan çok ama çok zaman geçmesine karşın çam ağaçlarının reçine kokusunu hala ara sıra duyarım. Nedir hatırımda kalan? Her şeyden önce zifiri karanlık yaz gecelerinde yıldızlarla dolu bir gök kubbe. Çadırımda gökyüzündeki yıldızları seyrederek uyurdum. Uzun yürüyüşler yapardık. Bitmek tükenmek bilmeyen uzun yürüyüşler. Dağlara tırmanırdık, tepeleri aşardık, kayalıklardan doyumsuz vadi manzaralarını seyrettiğimi hatırlıyorum. Büyü adı verilen sarı bir örümcekten korkardık. Ormanda yaşayan zehirli bir örümcek. Geceleri yaktığımız kamp ateşi onları çekerdi. Kimse onları öldürmeyi düşünmezdi. Ormanın canlılarına saygılı olmayı öğrenmiştik.

Şimdi de aynı bölgede gölleri, akarsuları, antik kentleri  keşfe çıkıyor dağlara tırmanıyorum. Buralar belki de doğa sevenler için hala insan ayağı değmemiş yerlerle dolu.  Salda, Yarışlı, Acı Göl, Karataş Gölü, Çorak Göl, Eğirdir Gölü, Burdur Gölü ve tabii ki Beyşehir Gölü her biri ayrı bir dünya olan ekosistemler.

Göller hakkında ne biliyorum? Göllerin nasıl sınıflandırıldığını biliyorum en azından. Hangi göl tektonik hangi göl karstik söyleyebilirim. Çanak gölleri, tektonik, karstik, buzul, krater, set gölleri, volkanik, alüviyal, kıyı, delta ve heyelan gölleri olarak sınıflandırılan iki ana grupta toplanan sekiz tür gölden söz ediyoruz.

Orta öğretimde en sevdiğim ders coğrafyaydı aslında. Değerli coğrafya öğretmenim Mükrime Yalkı’ya ne kadar teşekkür etsem azdır. İngiltere’de Cambridge Üniversitesi’nde yüksek lisans yaptığı söyleniyordu. Sonra da ünlü Kraliyet coğrafya enstitüsünde çalışmış dediler. Ne kadar doğru bilmem. Anadolu ve dünya coğrafyasını ondan öğrendim. Hiçbir zaman da unutmadım. Coğrafyaya olan merakım hala sürüyor. Özellikle de antik coğrafya merakım her antik kent ziyaretinde depreşiyor.

“Frenk Seyyahlar”[1] Anadolu’ya ilgi duymaya ne zaman başladılar? On sekizinci yüzyılda mı? Yoksa daha önce mi? Bu ilgi alanı nereden başlıyor, nerede bitiyor? Frenk seyyahlar her şeyden önce antik çağa ilgi duyuyorlardı. Oryantalistler, endüstri ajanları, militaristler, maceraperestler, edebiyatçılar, tarihçiler ve coğrafyacılar yeni yerler keşfetmek amacıyla on yedinci yüzyıldan itibaren akın akın gelmeye başlıyorlar.  Bir coğrafyanın tarihi olur mu? Peki tarihin coğrafyası olur mu? İngiliz seyyahlar kitaplarını ne zaman yazmaya başladıklarını bilmiyorum ama benim araştırdığım kadarıyla Orient’i gezen ilk seyyahlar arasında Richard Pococke (1704-1765) sayılabilir. Daha sonra diğer seyyahların kitapları raflarda yerini alıyor.

Anadolu’yu ve özellikle Pisidia bölgesini 1881 yılından itibaren defalarca gezip daha sonra da bir kitap olarak gezi notlarını 1890 yılında yayınlayan Prof. W. M. Ramsay’ın “The Historical Geography of Asia Minor” adlı kitabı benim için ne önem taşıyor? En az Charles Fellows’un kitapları kadar önemli. Fellows da  ilk seyyahlardan 1830 yıllarında iki üç defa geldiği Anadolu’da özellikle Lykia  şehirlerinin yerlerini keşfetmesiyle ve bazı çevrelere göre antik eserleri yurt dışına kaçırmasıyla  da tanınıyor. C. Fellows padişah II. Mahmut ile de görüşen bir seyyahtır. O dönemde kazı izni kazıyı yapan kişinin belirli bir oranda tarihi eseri yurt dışına çıkarma iznini de kapsıyordu. Bu iznin ne olduğuna değinmekte yarar var. O devirde yani on beşinci asırdan itibaren Osmanlı tebaası olsun olmasın herkes seyahat etmek için seyahat tezkeresi almak zorundaydı. Mürur Tezkiresi adı verilen bu belge şahsa özel olarak hazırlanıyor, bir yıl süreli olarak şahsın eşkalinin de bulunduğu bir tür pasaport niteliği taşıyordu. Bazı kişiler eğer gerekiyorsa silah taşıma izni de alabiliyordu. Dolayısıyla Osmanlı topraklarında seyahat edenlerin mutlaka mürur tezkiresi alması zorunluydu.

Batı Anadolu antik kentlerini ziyaret edenler seyyahlar arasında en önemlileri şunlardır:

  1. Pococke, R. Chandler, W. Pars, J.C. Hobhuse, W. Turner, A. von Prokesh, F.V.J. Arundell, L.De Laborde, C.M. Farlene, J. Amerson, J.F. Michaud ve J.J.F. Poujoulat, C. Texier,C.B. Elliott, C. Fellows, P.L. Bas, E. Landron, L. van Ross, H. Cristmas, A.S.Noroff, J. Seiff, E.J. Davis, E. Curtius, E. Petersen, F. von Luschan, A.Warsbera.[2]

Osmanlı bürokrasisi on altıncı asırdan itibaren koyu bir taassubun içine battı. Reform yapmak isteyen padişahlar, paşalar ve kim varsa bir şekilde ya yok edildi ya da bertaraf edildi. İlimin yayılması ve çağdaş medeniyet seviyesine erişmek için reform yapmak isteyen  II. Mahmut’a engel olan “ulema,hacı ve  hoca” takımının yanı sıra “rüşvetçi”  Osmanlı bürokrasisi de reformları baltalamak için ellerinden geleni artlarına koymamışlardır.

Bugün “ecdadımız” diye yeri göğü yalana boğan tarih soytarılarının sakladıkları gerçekler ne fayda sağlıyorsa artık bu kuyruklu yalanlara kanan geniş bir ahmak kitlesi de mevcut. Bu ahmak kitle ve onları kontrol eden bürokrasi  değil arkeoloji bilimin hiçbir alanında faaliyet gösterilmesine müsaade etmemiş, bilimi din dışılık olarak yaftalayarak altı asırlık koyu cehalet karanlığının daha da yayılmasına katkıda bulunmuşlardır. Osmanlı öncesi Selçuklu beyleri de aynı cehalet karanlığında kardeş kavgalarıyla kaynaklarını heba etmişlerdir.[3] Tüm Selçuklu tarihi kardeş kavgalarıyla doludur. Din savaşları da bu yıllarda kendini gösteriyor. Zengin Doğu özellikle de “Bereketli Hilâl” adı verilen GD Anadolu, Suriye, Irak ve İran korsanların ve haydutların ilgisini çekiyor. Daha sonra Vatikan bu zenginlikleri elde etmek için Avrupa’nın güçlü krallarını seferlere ikna ediyor. Kutsal şehir Kudüs miti oluşturuluyor. Haçlı seferleri böyle başlıyor. Benim dinim senin dinin derken medeniyet adı verilen bilim yolundan sapıp soygun, şiddet ve fanatizm bataklıklarında heba olan insanlar. Anadolu da bu kavganın tam da gerçekleştiği coğrafyada yer alıyor. Nerede bir zenginlik varsa, üretim varsa oraya savaş geliyor. Savaştan kurtuluş yok. Beş bin yıl önce de öyleydi üç bin yıl önce de bugün de. Değişen bir şey yok. Savaş, kan ve ölüm hep gözü doymak bilmeyenlerin başlattığı bir yıkım. Bilimle ilerleyen Avrupa daha da zenginleşmek için yeni olanaklar peşinde. Bu seyyahlar da bir anlamda gezip gördükleri yerleri anlattıkları kitaplarında arkeolojik eserleri anlattıkları gibi bölgedeki doğal zenginlikleri,  yaşayan insanları ve geçim kaynaklarını da inceliyorlar.

Geniş Anadolu topraklarında yaşayan nüfus bugünkü seksen milyonla karşılaştırılmamalı. Yirminci yüzyılın başında Anadolu’nun toplam nüfusu on ya da on iki  milyonmuş. Büyük bir olasılıkla MÖ. 3.asırda toplam nüfus belki de bir milyonu bulmuyordu. Göçerleri saymazsak şehirlerde yaşayan nüfus taş çatlasa bir bilemedin iki milyonu geçmezdi. Savaşlarla ve salgın hastalıklarla  sürekli eriyen nüfus bir türlü kendini toparlayamıyordu. Yine de bugün kalıntılarını gördüğümüz şehirler bir şekilde  inşa edildi. MÖ. 12. asırdan itibaren kurulan “koloniler” giderek büyüdü zenginleşti. Şimdi bu koloniler meselesine de değinmekte fayda var. Koloniler ne zaman kurulmaya başladı? Benim bildiğim ilk kolonileri kuranlar Fenikelilerdi.[4] Deniz halkı Fenikeliler ticaret limanları kurmaya özen gösterdiler. Bu ticaret limanları zaman içinde bağımsız ticaret kolonilerine dönüştü. Akdeniz kıyıları Fenike kolonileriyle doldu taştı. Bugün Akdeniz Limanları olarak bildiğimiz hemen hemen tüm limanlar üç bin yıl önce Fenike kolonisi idi. Tarım ürünlerini bir limandan alıp öbür limana taşıyan gemiler, antrepolar, sosyal yaşamın gerektirdiği yapılar: Pazar yeri, tapınak, stadyum, hamam, idari binalar kısa sürede limanın etrafında yerini alıyordu. Bu limanlar zaman içinde şehir devletlerine dönüşecek, zenginleşecek dört bir yandan gelen göçmenlerle bugünkü metropolleri aratmayacak etnik ve kültürel çeşitliliğe kavuşacaklardı. Bu şehir devletleri   Roma döneminde en görkemli günlerini yaşadılar. Mükemmel kamu binaları yapıldı. İşte günümüze kadar kalan tüm bu kalıntılar en az iki bin yaşında. Kalıntıları okuyarak o dönemin ve diğer dönemlerin ekonomik, siyasi ve sosyal yaşamını anlamaya çalışıyoruz.

Lykos vadisi neresidir?

“Lykos (Çüruksu Nehri) Vadisi, konum olarak Batı Anadolu’da, İç Ege Bölgesi’nde yer alır. Bu ova, güneyde Babadağ (Salbakos), kuzeyde Çökelez Dağı, güneydoğuda Honaz (Kadmos) Dağı, batıda ise Buldan Sazak Dağı ile çevrelidir. Bu bölgede antik yollar birleşmektedir ve burası, nehir vadilerinden ve dağ yollarından geçerek birçok bölgeyi birbirine bağlar. Lykos Vadisi’nde antik yollar birleşmektedir ve burası, nehir vadilerinden ve dağ yollarından geçerek birçok bölgeyi birbirine yakınlaştırmaktadır. Vadide Hierapolis, Laodikeia, Kolossai ve Tripolis antik kentleri bulunmaktadır.”Kaynak: http://laodikeia.pau.edu.tr//tr/sayfa/arastirmalar-2

Lykos vadisindeki antik kentleri görmek için yola çıkıyorum. Yarışlı ve Salda Gölü üzerinden Denizli yoluna girip vadinin derinliklerinde bulunan Hierapolis kentini ziyaret edeceğim. Lykos vadisine girmeden önce  Salda Gölü kıyısında bulunan bir otelde  iki gece kalıp görmediğim civar gölleri de görüp fotoğraflarını çekmek istiyorum. Bu bölgede irili ufaklı bir çok göl var. Adı üstünde göller bölgesi. Sırasıyla Karataş Gölü, Yarışlı Gölü, Salda Gölü, Acı Göl, Çorak Göl, Işıklı Gölü sonra Burdur ve Eğirdir Gölleri geliyor.

HİERAPOLİS

Hierapolis’de Babası Zeus annesi Leto olan güneş tanrısı Apollon adına yapılan muhteşem tapınakla tanınan bir kehanet merkeziydi. Anadolu’daki önemli kehanet merkezlerinin çoğunu gezdim. Hierapolis bunlar arasında en görkemli olanlardan. Denizli’ye on sekiz kilometre uzaklıkta traverten bölgesinde kurulmuş bir şehir Hierapolis. Şehrin “kutsal şehir” olarak adlandırılmasının nedeni ise şehirde bir çok tapınağın olmasından kaynaklanıyor. Cehennem Kapısı adı verilen Ploutonium yeraltı dünyasına açılan kapı olarak biliniyordu. Bir mağara girişinden  zehirli gazlar çıkıyordu. Karbondioksit gazının ağırlıkta olduğu mekana sadece Kybele rahiplerinin girebildiğini Strabon yazıyor. Bu mağaranın etrafına kutsal alanlar inşa edilmiş, ziyaretçilerin kurban kesmelerine olanak sağlanmıştı. Gazdan zehirlenen boğaların kurban edilmesi d kolay oluyordu. Hadım Kybele rahiplerinin gazdan etkilenmemesinin nedeni ise rahiplerin uzun süren eğitimden sonra nefeslerini uzun süre tutabilme yeteneklerinden kaynaklanıyordu. Ziyaretçiler arasında Ciceron, İmparator Hadrianus, Caracalla, Damascius gibi tanınmış isimler de bulunuyordu. Ziyaretçiler kafeslerde getirdikleri kuşları mağaranın girişinde salıveriyor, gazdan zehirlenen kuşlar bir süre sonra düşüp ölüyorlardı. Pagan inanışlarına sıkı sıkıya bağlı Romalılar için burası çok değerli bir kutsal alandı.Yeraltı yani ölüler dünyasına geçiş kapısında nasıl bir ritüel izlendiğini ise ancak tahmin edebiliriz. Kutsal alana gelerek adak adayan kişi yeraltı tanrısıları  Plouton ve karısı Persephone için karbon anhidrid gazıyla boğulan boğaları kurban ediyorlardı. Öldüklerinde yeraltı dünyasında rahat etmek isteyen ve  kendilerine iyi davranılmasını dileyen adak sahibi hiçbir fedakarlıktan kaçınmıyordu. Kutsal alanda seyircilerin oturması için küçük bir antiktiyatro da vardı. Kazılarda bu alanın tamamı ortaya çıkarıldı.

—————————–

Kaynakça:

Fellows, Charles:

  • A Journal Written During an Excursion in Asia Minor,
  • An Account of Discoveries in Lycia,
  • Travels and researches in Asia Minor,
  • The Xanthian Marbles,
  • Mont Blanc

Childs, J.W:

  • Across Asia Minor on Foot, 1917, London

 

Ramsay, M. W;

  • The Historical Geography of Asia Minor, 1890, London

 

 

 

[1] Frenk kelimesi Frank adı verilen Cermen ırkından olanlara verilen isimdir. Gerek İngilizcede gerekse de Türkçede Frenk/Frank kelimesi Avrupalı anlamında kullanılmaktadır. Frenk olmayanlar kimlerdir? Sorusunun cevabı da Avrupalı olmayanlar olarak düşünülebilir. Örneğin Symrna’da Frenk Mahallesi vardı.YÇ.

[2] Kaynak: Yüksel, Ece, YLT, Aydın,2012, Adnan Menders Üniversitesi.

[3] Bak: Selçuklu Devri Türk Tarihi, Prof. Dr. Mehmet Altay Köymen, YTK, Ankara, 1993

[4] Berna Şirvan, Fenike ve Yunan Ticaret Kolonileri,

Lykos Vadisi

Yavuz Çekirge


Freelancer


Post navigation