Prologos ( προλογοσ) 

Balat eski adıyla “Palation” ya da “Petrion” olan semti Konstantinopolis’in Rumları  “Phanariots” olarak adlandırmışlar. Balat isminin Rumca saray anlamına gelen “palation” dan evrildiği  ileri sürülmektedir. Bizans İmparatorluk döneminde, XII. Yüzyıl dan itibaren önem kazanarak gelişen ve sonraları imparatorluğun merkezi olan Blahernai Sarayı‟nın (Bugün Tekfur Sarayı olarak bilinen yerde bulunan muhteşem saraydan geriye bir kaç yıkık duvar kalmış bulunuyor. Cahil idarecilerin restorasyon adı altında yaptıkları skandal değişikliklerin yandaşlarını zengin etmekten gayri bir faydası yoktur) da Balat ismiyle alakası olduğunu söyleyenler de var. Ayrıca Evliya Çelebi’nin de bu semtten bahsettiği bilinmektedir.

Eski İstanbul’u görmek ve eskideki yeniyi yaşamak için gidilecek yerlerden biri de Fener Balat semtindeki Vodina Caddesi’dir. On sekizinci asırdan kalma yapılarıyla ve Art Deco mimarisi örnekleriyle dolu bu cadde süprizlerle doludur. İspanya’da gelen Safaradlarla Konstantinopolis Rumlarının paylaştığı bu semt sinagoglar ve kiliselerle doludur. Ahrida Sinagogu en eskilerdendir ve hala aktifitir.,Aziz Stefan Bulgar Kilisesi,Fener Rum Erkek Lisesi,Ayios İoannes Prodromos kilisesi, Surp Hreşdogabed Ermeni kilisesi hala aktiftir. Eylül ayının ikinci haftasında kutsal ayazmadan su içmek için Hıristiyanlar kiliseyi doldurur. Esnaf lokantaları, tarihi köfteciler, balıkçılar ve Paris’i aratmıyan café’leriyle bir serüvendir Vodina Caddesi. Pazar günleri mezatlar düzenlenir, sokaklarında canlı caz müziği dinleyip sohbet edeceğiniz dost atmosferli bir mahalle burası. Bu Pazar gününü Vodina caddesin’de geçirdim. Ada lokantasında yemek yedim, Cumbalı Kahve’de filitre kahve içtim tanımadığım insanlarla fotoğraf,tarih, sanat ve felsefe üzerine  sohbet ettim.

Vodina Caddesi yürüyüşü.

İki yıl oldu buralara gelmeyeli. Vodina Caddesi çok değişmemiş. Bu dar cadde Balat yaşamının kalbi bence. Bir rehberle grup halinde  sokak sokak dolaşmıştım Balat semtini. Fotoğraf çekmiş, tarihçesini öğrenmiştim. Fatih Sultan Mehmet Konstantinopolis’i fethettikten sonra bir dizi göç hareketi oluyor. Makedonya’dan getirilen Yahudi aileler Balat semtine yerleştiriliyor. Vodina kelimesi Makedonca su şehri ya da sulu şehir  anlamına geliyormuş. Bu dar caddede şimdi eskiyle yeni bir arada yaşıyor. Zengin Rumlar Fener’de oturuyor, fakir Yahudiler de Balat’ta. Fetih sonrası bu ilk sosyal tabakalaşma zamanla değişiyor. Safarad İspanya Yahudileri de Balat’a yerleştiriliyor. Beş asır süreyle Osmanlı bürokrasisinin en üst mevkilerinde eğitimli, lisan bilen Rumlar bulunuyor.

Vodina caddesinin iki yanında on sekizinci yüzyıldan kalma taş binalar sıralanıyor. Bunlar endüstrileşmeyle başlayan süreçte apartman kültürü yerleşmeye başlıyor. Bir kaç ailenin yaşadığı apartmanlara geçiş çok kolay olmuyor. İlk apartman yapılaşmaları Balat, Fatih, Fener, Yeldeğirmeni, Beyoğlu, Cihangir gibi semtlerde görülüyor.

Sabah saat 11:20 de Üsküdar’dan kalkan Haliç vapuruna binmek üzere iskeleye doğru yürüyorum. Günlerden Pazar. 2 Nisan 2017. Referanduma tam iki hafta var. Meydanda restore edilmiş olan III. Ahmet çeşmesi etrafında muazzam bir gürültü var. TIR’lar, hoparlörler, mikrofonlar, türbanlı,kaftanlı, sakallı, takkeli görevliler çeşmenin etrafını doldurmuş. Evet’çiler. Sanki Arabistan’dayım. Bu kadar çok kara çarşaflı, türbanlı kadını bir arada görmemiştim. Erkeklerin kıyafetleri de Arap tarzında. Sarık,  cüppe ve sakalla çok farklı görünüyorlar. Hoparlörlerden davudi bir ses dua okur gibi bir şeyler anlatıyor. Neden “evet” oyu verilmesinin gerekçesini anlatmaya çalışıyor. Bu meydanı bilenler bilir. Burası belki de İstanbul’un en işlek meydanlarından biridir. Vapurlar yanaşıyor. Ağızlarından oluk oluk insan boşaltıyor, sonra tekrar ağzına insanları doldurup yola çıkıyor. Seyretmesi ne kadar yorucu bu hareketi? Böylesine çelişkilerle dolu bir halk nasıl olabilir? Böylesine apayrı iki farklı hayat tarzı nasıl olur da aynı coğrafyada bir arada yaşayabilir?

Ben ne kadar hayret edersem edeyim, Üsküdar’dan vapura binen halkın kadınları çarşaflı, erkekleri  cüppeli, sakallı  ve sarıklı. Çocukları yok. Kadınların gözleri bile görünmüyor. Etrafta gördüğüm Arap ülkelerinden gelen kadınlar gibi değiller. Bunlar farklı. Beyaz tenli, zayıf ve genç kadınlar. Erkekler ise kilolu ve kadınlara göre çok daha yaşlı. Çoğunluk bu tip insanlardan oluşuyor ama geri kalan insanlar benim görmeye alıştığım tipte kot pantolonlu, montlu, başları açık, sırt çantalı  modern gençler.

Haliç vapuru rotasını izleyerek Eyüp’e varıyor. Eyüp’te iniyorum. Yürüyerek gideceğim. En az üç kilometre yürümem gerekiyor Vodina Caddesi’ne kadar. Eyüp Sultan’a ziyarete gidenler yanımdan gelip geçiyorlar. Çok heyecanlılar. İsteklerde bulunacaklar. Kim bilir ne dertleri var. Evlilik, çocuk, yeni bir iş, para, sağlık dilekleri en alışıldık olanlardan. Bu her dinde aynı. Ayazmadan kutsal suyu içen Hıristiyan da aynı tür dileklerde bulunuyor, aziz için mum yakan Katolik için de aynı. İnsanların metafizik güçlerden medet umması yeni bir şey de değil. Kehanet merkezlerine akın eden ilk çağ halkı da aynı dileklerde bulunuyordu.

Surp Hreşdogabed Ermeni kilisesi Eylül ayının ikinci haftasında haç gününü kutluyor. Özel bir tören, özel bir zaman. Ermeni cemaatı bu özel günü kutlamak için kiliseyi dolduruyor. İki yıl önce tesadüfen o tarihlerde gezmiştim kiliseyi. Ayazma suyundan içmek için sıra vardı. İnsanlar, daha doğrusu inanan insanlar buna ihtiyaç duyuyor. Bir yerde Müslümanların Eyüp Sultan’ı ziyareti de böyle bir şey. İnsanlar yardım bekliyorlar. Metafizik güçlerden bir destek arıyorlar. Oysa bu türbe ziyaretleri ve beklentilerinin kökü pagan döneminden kaynaklanıyor. Çaput bağlamak, adak adamak, kurban sunmak hepsi pagan geleneği.

Bizans imparatorlarının en tanınmışı ve şehre ismini veren birinci Konstantin (Κωνσταντῖνος ὁ Μέγας)  aslında bir Mithra misteriydi. Yani pagan dinine inanıyordu. Fakat imparatorluğun parçalanma aşamasında halkı birleştirmek adına Hıristiyanlık dinini imparatorluğun resmi dini olarak ilan etmiştir. MS. 323.

Bütün rakiplerini yenerek Byzantion’u imparatorluğun yeni başkenti olarak ilan eden  Konstantin  (13 Mayıs 330). Kente “Yeni Roma” anlamına gelen Nova Roma  adını verdi.  Senato ve diğer tüm kurumları buraya taşıttı.

I. Konstantin’in ölümünden sonra (337) “ikinci kurucusunun” adıyla anılmaya başlanan ve Konstantinopolis adını alan şehir ; Roma, Bizans ve Osmanlı imparatorluklarının yaklaşık 16 asır boyunca başkenti olma işlevini aralıksız sürdürdü.

İşte bu 16 asırlık başşehir bugün üç semai dinin ve hatta pagan dinlerin merkezi olma işlevini devam ettirmektedir. Resmi devlet dinleri çağında baskın olan inanışın gölgesinde kalan pagan dinleri gölgede kalıp saklandılar. Önce Hıristiyanlığın sonra da Müslümanlığın tekke ve zaviyelerinde varlıklarını sürdürdüler. Ritüelik uygulamaları farklı inanış biçimlerinin icra edildiği tekkeler günümüzde de aktiftir.

İnsanın manevi yönü hep en zor anlaşılan yanı olmuştur. Şiddet ve güç uygulandığında inanç kabuk değiştirir. İnanan inancını saklamayı tercih eder. Genel toplum yapısı neyi gerektiriyorsa o ortalamaya göre değişim başlar. Hıristiyanlık dini altında paganizm, Müslümanlık dini altında Hıristiyanlık ve Yahudilik hep varlığını sürdürdü. İstanbul’un özel mekanları  oldu hep. Bu mekanları ziyaret edenler dua edip dileklerde bulunuyorlar. Dilekleri kabul olunca da ya lokma, ya şeker, ya kumaş, ya da tel veya anahtar gibi objeleri mekana bırakıyorlar. Bir sonra gelen faydalansın diye.

Ayın biri kilisesi örneğin. Kilisenin asıl adı Vefa Kilisesi; Meryem Ana Kilisesi ve Ayazması olarak da biliniyor. Ayazma  Arnavut asıllı bir Ortodoks ailenin evinin bahçesindeymiş.  Maria isimli kızları rüyasında Meryem Ana’yı görmüş, Meryem Ana ona bahçede bir ayazma olduğunu söylemiş. Gerçekten de bir su kaynağı bulunmuş ve aile kendi parasıyla ufak bir kilise inşa etmiş, kilise de Hz. Meryem Kilisesi olarak anılmaya başlanmış. Kilisenin Ayın Biri unvanına ne zaman kavuştuğu ise tam olarak bilinmiyor. Yılbaşlarında insanlar yeni bir yıl için dilek dilemek ve dua etmek için kiliseye gelmeye başlamış. Kulaktan kulağa yayılarak bu bir ritüel haline dönüşmüş. 30 yıl kadar önce de anahtar seremonisi oluşmuş. Her kapıyı açacak bir anahtar mutlaka vardır, kiliseye gelenler de dileklerinin ardında kaldığı kapıyı açacak anahtarı sembolize ettiğine inanarak her dilek için birer anahtar alıyor. Dilekleri olunca da anahtarı geri getirip iade ediyorlar. İstanbul aslında kutsal mekanların çok bol olduğu bir yer. Bu kutsal mekanlar her dine göre değişiyor. Örneğin  Müslüman halk arasında kutsal kabul edilen türbeler şöyle:

  • Oruç Baba Türbesi, Topkapı Şehremini, (Ramazanın ilk günü.)
  • Tezveren Dede , Cağaloğlu,
  • Telli Baba Rumeli Kavağı, (Yeni evli çiftler çocuk dileğinde bulunur )
  • Aziz Mahmut Hüdâyi, Üsküdar
  • Yuşa Peygamber, Beykoz
  • Yahya Efendi, Ortaköy
  • Eyüp Sultan, Eyüp
  • Merkez Efendi, Topkapı
  • Sümbül Efendi Türbesi, Koca Mustafa Paşa
  • Helvacı Baba Türbesi, Vefa
  • Selami Dede , Kısıklı
  • Gözcü Baba
  • Çifte Gelinler
  • Tuzcu Baba
  • Zuhurat Baba
  • Laleli Baba

Vodina caddesinde yürürken bu mekanları düşündüm hep. İnanç o kadar güçlü bir şey ki insanları derinden etkiliyor. Vodina caddesi de çok dinli İstanbul yaşamının en yoğun yaşanan mekanlarından biri. Her ne kadar günümüzde demografik yapısı değişmiş olsa da inanç haritası aynı. İnananlar kendilerinden daha güçlü bir varlıktan yardım istiyorlar. isteklerinin, dileklerinin kabul olması için adaklar adıyorlar.

Cumbalı Café’de kaldırımdaki masalardan birinde oturdum ya masada  oturan birileriyle sohbet ediyorum. Kim olduklarını bilmiyorum. Onlar da beni tanımıyorlar. Eskiyi yeniyi ve tam karşımızda karşı kaldırımda kapısını gördüğümüz  Ahrida Sinagogu hakkında konuşuyoruz. Romanyotlar adı verilen Makedon Yahudilerinin on beşinci asırda inşa ettikleri bu sinagogun da ayrı bir hikayesi var. Ohrid şehrine atıf yapılarak adlandırılıyor. Ohrid Yunanca Ahrid olarak telaffuz ediliyor. Fetihden sonra Makedonya’dan getirilen Yahudi halkın inşa ettiği bu sinagog daha sonra Safaradların gelişiyle onların kontrolüne geçiyor. Yahudiler arasında da geldikleri yöreye göre bazı farklılıklar var. Bu sinagoga 16. yüzyılda Sabetay Sevi’nin de gelip vaaz verdiği söyleniyor.

 

Vodina Caddesi pazar günleri çok kalabalık oluyor. Orada oturan yerli halktan ziyade dışarıdan gelen meraklı yerli turistlerin, fotoğraf kurs öğrencilerinin mezat için gelen antika meraklılarının uğrak yeri. Daha sık gidip detaylı incelemek gerekiyor. Yerli ahali ile dışarıdan gelenler arasında inanılmaz farklılıklar göze çarpıyor. Buraların eski ahalisi artık yok. Sanırım kırklı yıllara kadar mahalledeki Yahudiler, Rumlar, Ermeniler  ve Müslümanlar uyum içinde yaşamışlar. İstanbul’un diğer semtlerinde olduğu gibi bir denge varmış. Ahali orta gelirin de altında işçi, esnaf ve serbest çalışan insanlardan oluşurmuş. İkinci savaşta ne olduysa olmuş. Bütün dünya birbirine girdiği gibi Balat da birbirine girmiş. Faşist Almanya sempatizanları Yahudileri taciz etmeye başlamış. Beş asırdır oturdukları evlerinden göç etmek zorunda kalmışlar. Kimi başka semtlere, kimi de yurt dışına göç etmiş. Denge bozuldu ya bir kere ardından 5-7 Eylül olaylarıyla birlikte Rumların göçü başlamış. Ölenler, yaralananlar, tecavüz edilenler, yaralananlar, malını mülkünü kaybedenler her şeylerini geride bırakarak kaçıp gidiyorlar Balat’tan. Onların yerine gelenler daha doğrusu onların yerine konanlar ise evlere şenlik. Cüppeli, sakallı, türbanlı, çarşaflı muhafazakar Müslümanlar. İşte bu sonradan gelenlerin çocukları şimdi altlarındaki arabayla Vodina caddesinde caka satıyorlar. Arabaların geçeceği yer yok ama yine de bu çakallar bangır bangır müzik çalarak caddede yürüyenleri taciz ediyorlar. Muhafazakar ailelerin faşist eğilimli çocukları bir kabus gibi esiyor Vodina caddesinde. Bir yanda bir ara sokaktaki bir müzik dükkanı önünde canlı müzik yapan caz müzisyenleri öte yanda bu beyinsiz çakallar. Her değişim kendi ağırlığını da birlikte getiriyor. Bu muhafazakar ailelerin çocukları Vodina caddesinin yeni yaşam tarzına ayak uydurmaktan çok uzak. Arabada yüksek müzik çalarak neyi çözeceklerini düşünüyorlar acaba? Üstüne üstlük çaldıkları müzik de en ağdalı arabesk şarkılar. Bir kaç geçişten sonra ortadan yok oluyorlar. Tam huzura kavuştuk derken evet konvoyu görünüyor ufukta. Taş çatlasa elli kişilik bir grup. Ellerinde broşürler, evet pankartları önde yürüyen eli megafonlu kişinin komutlarına göre bağırıyorlar. Aralarında genç kızlar var. Bir tanesi çok dikkatimi çekiyor. Pembe bir türban ve farklı pembe tonda bir palto, ayaklarında da on iki punto yüksek topuklu pembe ayakkabılar. O ayakkabılarla nasıl yürünür acaba? Diğer kadınlar da farklı değil. Hepsi süslü püslü, makyajlı. Erkekler de sakallı ve cüppeli. İkide bir megafonlu bağırıyor: Tekbir…

Ne alakası var acaba tekbirle? Bunlar referandumu ne zannediyorlar da tekbirlerle yürüyorlar. Anlaşılır gibi değil. Onlar tekbirlerle bağıra çağıra geçerken üzerime bir ağırlık çöküyor. Birden orada olmak istemiyorum. Modern Paris’i aratmayan café lerin hiç bir anlamı kalmıyor. Bu tekbir getirenlerin neler yapabileceğini düşünmek bile istemiyorum.

Oradan hızla uzaklaşıyorum. Bu referandum kampanyaları toplum yaşamına çok ciddi zararlar verecek belli. Şimdiden bu zararların büyüklüğünü tahmin edebiliyorum.

Vodina

Yavuz Çekirge


Freelancer


Post navigation